26.06.1986 - Ganimet Malı, Hakkı Söylemek, Allahın Hududları, Ölüm

26.06.1986 - Ganimet Malı, Hakkı Söylemek, Allahın Hududları, Ölüm
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne hâzihi min ğanâimiküm ve innehû leyse yahillu lî fîhâ illâ nasîbî meaküm ille'l-humuse ve'l-humus... ilâ âhiri'l-hadîs.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.
Uzunca bir hadis-i şerif. Ahmed b. Hanbel'de, Taberânî'de, Müstedrek'te Übâde b. es-Sâmit radıyallahu anh'ten rivâyeten kaydedilmiş bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki;
İnne hâzihî min ğanâimiküm. "Bu gördükleriniz, şu işaret ettiğim mal, ortada toplanmış olan şeyler sizin savaşta kazandığınız ganimetlerinizdir."
Bir savaşın arkasından gazilerin düşmandan ganimet olarak aldıkları şeyleri göstermiş; "Bunlar sizin ganimetlerinizden bir yığındır, onlardan bir bölük..."
Ve innehû leyse yahillu lî fîhâ illâ nasîbî meaküm.
Peygamber Efendimiz onlara "Bu sizin ganimetlerden olan malınızdır." diye gösterdikten sonra; "Ben sizin peygamberinizim ama Allah'ın bana yazmış olduğu miktardan yani humustan fazlası bana bile helal olmaz. Peygamber olduğum halde hepsine sahip değilim."
Humusu, beşte biri devletin başkanına, Peygamber Efendimiz' e, Peygamber Efendimiz' den sonra gelenler için de emîrü'l-mü'minînlik makamına tahsis edilecek. Ama ötekisi, beşte dördü gazilere dağıtılacak. "Bu nasibimden fazlası bana helal olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.
İlle'l-humus. "Beşte bir..."
"Devlet başkanlığı dolayısıyla bana ayrılmış olan ve ayet-i kerimede bildirilmiş olan;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Va'lemû ennemâ ğanimtüm min şey'in fe-enne lillâhi humusahû ayet-i kerimesinde, orada humus diye Allah-u Teâlâ hazretleri tayin buyurmuş olduğu için, o bana helal. Ondan gayrısını ben bile almam doğru değil."
Peygamber Efendimiz demek istiyor ki: "Kimse almasın." Yani bu, "Gazilerden hiçbir kimse hiçbir şey almasın." demek.
Devamında buyuruyor ki;
Ve'l-humusu merdûdun aleyküm. "Zaten o beşte bir de size dönecek."
Neticede Peygamber Efendimiz onu Ümmet-i Muhammed'in hizmetlerine, ihtiyaçlarına, fukarasına, zekâta müstahak olan kimselere tahsis edecek. " O da netice itibarıyla size geliyor." diye Efendimiz onlara hakikati ifade ediyor.
Ve eddü'l-hayta evi'l-mıhyeta. "O halde bir iplik de olsa, o iplikle bir şey dikmeye mahsus olan iğne veya çuvaldız gibi şey olsa onu da getirin, buraya koyun."
İlk önce ortaya konulacak, ondan sonra gaziler arasında eşit dağıtılacak. Yani "iğnedir, küçüktür, ipliktir, lüzumsuzdur, ufacıktır" demeyin, ne aldıysanız, ganimetten elinize geçmiş ne varsa ortaya bir koyun.
Ve eksere min zâlike ve asğara. "İster bu iğne iplikten daha fazla olsun, küçük olsun, ister daha büyük olsun, ne varsa getirin."
Yani iki hududu söylüyor ki bu "hepsini getirin" demek.
Ve lâ teğullû fe-inne'l-ğulûle nârun ve ârun alâ ashâbihî fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Ganimet malından kendinize taksim dışı bir şey saklayıp ayırmayın."
Buna gulûl derler. Gulûl hırsızlığın bir çeşidi sayılmıştır. Yani ganimette taksimden evvel malı alıp da ortaya çıkarmamak, elinde tutmak. Yüzük, bilezik, para, kıymetli torba, bir şey; ne varsa küçük büyük hepsi ortaya konulacak. Kim [bunu ortaya koymazsa] o da hırsızlık etmiş gibi olur.
"Gulûl..." Nârun. "Ateştir." Ve ârun alâ ashâbihî fi'd-dünyâ ve'l-âhireti. "Ve dünyada ve ahirette bu hırsızlığı yapan, bu gulûlu yapan kimseye hem ardır, utanç vesilesidir, yüz karasıdır, hem de ateştir."
Cehennemde onunla ateşlenecek, onunla cezayı yiyecek.
İnsan; "Bunların bizim zamanımızda hükmü var mı?" diye düşünebilir. Şimdi bu hadis-i şerifin tatbik yeri var mı?
Vardı. Arkadaşlarımız, kardeşlerimiz Kıbrıs'a çıktı, Kıbrıs'taki mazlum kardeşlerimizin imdadına yetişti. Zaten bizim olan yerleri aldı. Kim ne kaparsa elinde kalmış. Oraya giden -ihvanımızdan, kardeşlerimizden- bir tankçı astsubay tanıdığımız vardı; kim ne almışsa yanına kâr kalmış. Öyle düzensizlik yok İslâm'da. Girdiği evden bulduğu şeyi ne varsa herkes cebine koymuş, öyle geçmiş gitmiş.
İslâm öyle değil. İslâm'da ne varsa hepsini getirip ortaya koymak lazım, ondan sonra gazilere eşit olarak dağıtılması gerekiyor. Ve böyle yapmışlar.
Hz. Ömer zamanında İran'a sefer yapan İslâm ordusunda bir şahıs kumların arasında bir torba mücevher buluyor. Demek ki birisi "ele geçmesin" diye saklamış. O da onu orada bulmuş. Götürüp halifeye vermiş. Fakir, yoksul, üstü yırtık, hırpani, kumların arasında toz toprak arasında mücahit bir kimse, ihtiyacı var belki; vermiş gitmiş.
Komutan haber salıyor, diyor ki:
"O külliyetli miktarda parayı ve mücevheratı o torbayı bulup da getiren asker kimse gelsin onu mükâfatlandırayım, halifeye yazayım, kendisine büyük mükâfatlar versin."
Diyor ki:
"Ben Allah'ın bana verdiğinden başka şeyi isteyen insan olsaydım bu torbayı size getirmezdim, ben Allah'ın taksimine razıyım. Hiçbir şey istemem."
İsmini dahi ortaya koymamış.
İslâm öyledir. Küçük büyük, iğne iplik hepsi ortaya konulacak. Hiç kimseye helal olmaz, peygambere dahi. Peygambere ayette ayrılmış olan [hariç.]
Ve men yağlül ye'ti bimâ ğalle yevme'l-kıyâmeti. "Kim gulûl ederse, ganimet malından hırsızlama, habersiz, aşırma, cebinde, yanında saklarsa, hırsızlık ederse o sakladığı şeyle kıyamet gününde huzur-u Rabbi'l-izzete gelir, mahşer halkına rezil rüsva olur."
Bizim her işimiz böyledir. Allah her yerde, her zaman bizim her hâlimize muttali, her hâlimizi görüyor; kimden ne saklıyoruz?
Onun için, biz de bu şuurda olmalıyız.
Diyorlar ki;
Hz. Ömer radıyallahu anh geceleyin teftişe çıktı. Bir evin yanından geçerken... Hz. Ömer biraz da meraklıydı, her şeye "emîri'l-mü'mînim" diye karışırdı... Evin içinden bir ses;
"Kızım, sütün içine biraz su katıver."
Annesi kızına sesleniyor. Karanlık, ortada ışık yok, sokaklar lambalı değil. Yani çöl, insanların imkânları az, hurma bile, yiyecek bile bulamıyorlar, bakkal nerede, süpermarket nerede, kasap nerede... Yani bir yoksulluğun azamî derecesini düşünün, hurma dallarıyla yapılmış, çamurla sıvanmış evleri düşünün... Doğu Anadolu'da acığımız toprak altında [evler] var ya, ona benzer şeyler düşünün... Tabii elbet içeride konuşulan duyulur. Hz. Ömer de meraklı, oradan tam geçerken, "Kızım sütün içine su kat." deyince dikkat kesilmiş, ne diyecek?
Kız diyor ki:
"Ama anne, halife hazretleri gündüz 'Sütlere su katmayın.' diye emir çıkartmamış mıydı?"
Süte su katılır. Ama sen kendi sütüne katarsın. Ben şahsen mesela Efendimiz' in hadis-i şeriflerinde gördüm, süte su katıyorum, tatlı geliyor, içiyorum. Hele sıcak bir iklimde, sıcak bir yerde biraz daha hafif olsun diye, yağlılık nisbeti azalsın diye katılabilir. Ama satarken yapamazsın. Demek ki hafif olsun diye süte biraz su katıp da içmek onların arasında yapılabilen bir şey; ama Hz. Ömer satarken yapılmasın diye emir çıkartmış, öyle anlaşılıyor. Hilenin doğru olmadığını da hepsi bilir.
"Süte su katıver." deyince "Hz. Ömer, halife böyle dememiş miydi anne?" diye kız hatırlatıyor.
"Canım, şimdi Hz. Ömer nereden bilecek?" diyor.
O gündüz o emri vermiş ama dışarıda Allah ona dinlettiriyor, tevâfuken Hz. Ömer orada dışarıda dinliyor. Kız şahane bir cevap veriyor:
"Hz. Ömer görmüyor ama anne, Allah görmüyor mu? Şu senin emrettiğin şeyi yaparsam Allah görmeyecek mi?"
Emîri'l-mü'minîne âsi olacak. Mü'minlerin emirine âsi olmak büyük günah. "Allah onu görmüyor mu?" diyor. Kadıncağız da susuyor. Demek ki anne de insaflı... "Canım, ne olacak işte..." filan demiş, sonradan kızının ikazı üzere bir şey dememiş.
Hz. Ömer evi öğreniyor, bakıyor nerede, hangi ev... Ertesi gün gidiyor, o evdeki kızı daha görmedi, ama gece duydu, o evdeki kızı oğluna istiyor ve o kızı gelin alıyor.
İşte böyle büyük insanlar cevheri zamanında tespit edip el koyarlar. İnsanın bir davranışından cevheri ortaya çıkıyor demek ki...
Allah'tan korkan bir kadın her şeyden kıymetlidir. Yüzü çirkin olabilir, fakir olabilir, şöyle olur böyle olur; ama Allah'tan korkuyor.
Şuura bak; "Allah görmüyor mu?" diyor. "Tamam, bu benim oğluma zevce olmaya layıktır." diye ertesi gün Hz. Ömer gitmiş, onu gelin olarak almış.
Sonra ne olmuş?
İşin ikinci safhası var. Emevîler'in içinden gelmiş geçmiş devlet idarecilerinin çoğu pek makbul insanlar değil. Saraylar kurmuşlar, keyifler yapmışlar, zulümler olmuş, valiler göndermişler, Hicaz'ın mübarek sahabesine, tâbiînine çok baskılar [yapmışlar.] Tarih kitaplarında Emevî devrini biliyoruz. Ama onların içinden bir şahıs çıkmış, "İkinci Ömer" diye lakaplanmış, Ömer b. Abdilaziz. Adaletiyle şöhret kazanmış, çok makbul, çok takvâ ehli bir insan. İşte bu kadının torunu! Bak, helal süt emmek, Allah'tan korkmak nasıl nesillere doğru yüksek insanların çıkmasına vesile olur. Hz. Ömer o cevheri oğluna almış, oğlu bir cevher, o bir cevher, onlardan doğan çocuklar da cevher, torunlar da cevher... Emevî ailesinden bile olsa işte o Ömer b. Abdilaziz'in anası bu kadının torunuymuş. Böyle gidiyor. Asalet devam edip gidiyor.
Buradan çıkan bir başka ders:
Evlatlarımıza helal lokma yedirelim, helal süt emdirelim. Hanım alırken helal lokma yemiş, helal süt emmiş, İslâm'a saygılı, Allah'tan korkan, Allah'ın her yerde kendisini gördüğünün şuurunda olan insanı alalım. Damat seçerken namaz kılan, Allah'tan korkan, takva ehli, ahlâklı, dürüst insan alalım. Yoksa mevki makamı güzel olur da senin kızını alır günahların içine dalar da namusunu da ayaklar altına alırsa ne olacak?
Çok dersler çıkıyor.
Demek ki -hadis-i şerifin yarısında bıraktık, bu açıklamaları yaptık- gulûl, yani ganimet malından çalmak dünyada ve ahirette o çalan kimseler için yüz karasıdır ve ateştir, cehenneme girmeye vesiledir.
Ve câhidu'n-nâse fi'llâhi teâlâ el-karîbe ve'l-baîde. "Allah yolunda insanlar ile, yakındakilerle ve uzaktakilerle çarpışın."
O insanlar ister sizin yakınınız olsun, akrabanız olsun, isterse yabancı kimse olsun, Allah yolunda yakın uzak demeden hakkı söyleyip onlarla cihat edin.
Câhidu'n-nâse. "İnsanlarla cihat edin." Fi'llâhi teâlâ. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunda, uğrunda." el-Karîbe ve'l-baîde. "İster yakın ister uzak olsun ister akraba olsun ister uzaktan bir kimse olsun, ister bu beldedeki olsun ister uzaktaki olsun."
Hakkı söyleyeceksiniz, hak için çalışacaksınız, hak için çalışırken de "Şu benim yakınım, şu benim uzağım." demeyeceksiniz. İslâm bu. Ama unutulduğu zaman cemiyetler mahvoluyor.
Ve lâ tübâlû fi'llâhi levmete lâimin. "Allah yolunda bir iş yaparken, Allah'ın rızasını düşünüp de 'Şunu yapmam lazım.' deyip de bir işi yapmaya giriştiğiniz zaman kınayanın kınamasına aldırmayın."
Beğenmeyen beğenmesin, kınayan kınasın, ayıplayan ayıplasın. Yaptığın şey doğru mu, eğri mi?
Doğru; hırsızlık yapmıyorum, dürüstüm.
"Hiç kimse beni sevmiyor." Sevmesin. Allah'ın sevmesi yeter.
Yaptığın iş doğru mu? "Doğru."
Etrafındakiler hepsi seni ayıplıyorlar;
"Şu aptala bak, şu serseme bak; şu parayı cebine soksaydı, işte bak bedavadan önüne gelmiş de enayi namusluluk taslıyor da almıyor..."
Ne derse desin; "Hayır, almam. Haram. Almam ve aldırmam! Ben varken burada kimseye de göz açtırmam, haram da yedirmem!" diye kınayanın hiçbir şekilde kınamasına, ayıplayanın ayıplamasına bakmadan Allah emrini tutmak ve çalışmak.
Kıza söylüyorsun:
"Kızım başını ört!"
Anası Müslüman, babası Müslüman, kızda da iman var;
"Örteceğim ama utanıyorum." diyor.
Kimden utanıyorsun? "İnsanlardan."
Ya bu insanların yarıdan çoğu senin örtünmenden memnun olur.
"Hadi ezan oku." Utanıyor. "Hadi namaz kıl." Utanıyor. "Oruç tut." Utanıyor. Namaz vakti geçiyor, etrafındakilere; "Ben namaz kılacağım." demeye utanıyor.
Ve lâ tübâlu fi'llâhi levmete lâim.
Bu cümleyi hatırınıza yazın. Allah yolunda kınayanın, ayıplayanın kınamasına, ayıplamasına bakmayın, yapacağınızı yapın. Allah'tan korkun, başkasına aldırmayın.
Ve lâ tübâlu demek, "aldırmayın" demek. Mübâlat etmek, "aldırmak" demek. "Aldırmayın, yüz vermeyin, ehemmiyet vermeyin." demek.
Ve ekîmû hudûda'llâhi teâlâ fi'l-hadari ve's-seferi.
Allah'ın emirleri tutulmadığı, dinlenmediği zaman cezalar var. Sopa cezası, ta'zir cezası, değnek cezası, hapis cezası, şu cezası bu cezası... İslâm'da cezalar var. Her yerde, her zaman, her cemiyette... İnadına suç işleyenin her cemiyette cezası vardır. İslâm'da da cezalara hudûdullah denir, yani Allah'ın hadleri, hadd-i şer'îler. Çünkü Allah'ın çizdiği bir çizgi vardır, o hududu aşıp öbür tarafa yasak yere girmişlerdir, cezayı hak etmişlerdir.
"O cezaları icra edin ister seyahat esnasında ister bir yerde mukim iken olsun."
İhmal yok. Adam şu kabahati işledi; cezası şu, yapın. Şu kabahati işledi; cezası şu, yapın.
Bu mânada, Allah'ın yasaklarının çiğnenmesi zamanında terettüp eden cezaların yapılması hususunda Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Ve lâ te'huzküm bihimâ re'fetün fî dînillâhi. "Sakın ha o hadd-i şer'îyi icra ederken de içinize acıma duygusu gelmesin."
Suçluyu salıverdin mi cemiyeti mahvedersin. Suçluyu cezalandırmadığın zaman cemiyetin nizamı altüst olur. Bir kişiyi güya kurtarırsın, bir kişiye acırsın, milyonlarca kişiyi mahvedersin.
Hırsızı salıverdin mi ne olur? Deliyi salıverdin mi, caniyi salıverdin mi ne olur?
Daha beter zarar verir.
O bakımdan, -İslâm'da- Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
"Kızım Fâtıma o suçu işlese o cezayı veririm."
Cezayı kim işlerse işlesin ceza var. Hatta bazı kimseler gelmişler, demişler ki:
"Yâ Resûlallah, falanca kimse asildir, falanca kabilenin hatırlı kimsesidir, bir kabahat işlemiş; ama ona ceza vermeyelim." Diyor ki:
"Sakın bir daha araya böyle şefaatçi olarak da gelme, 'Bunu yapma.' diye bunu söylemeye de gelme; eski ümmetler bundan helâk oldu."
Hz. Ömer zamanında bir kabile reisi çarşıda gezerken Müslümanlardan birisi bunun ayağına basıveriyor... Olur ya, kalabalık, izdiham, itişme kakışma, pazar yeri... Adamın ayağına basınca gerilmiş bir tokat aşketmiş, ayağına basan kimseye vurmuş. Vurmuş ama adamın haberi yok; kendisi kabile reisi ama İslâm geldi, İslâm'ın geldiğinden haberi yok. Adam da kalkmış, Hz. Ömer'e, halifeye, radıyallahu anh, demiş ki:
"Yâ Ömer, çarşıda bu adam beni tokatladı, kısas isterim, hakkımı isterim."
Hz. Ömer adamı çağırıyor. Adam kabile reisi; "Ayağıma bastı, ondan vurdum." diyor.
Vurma hakkın yok ki, gelip dava edeceksin. Herkes kendisi hakkını almaya kalkarsa ne olur?
Sokakta herkesi birbiriyle boğaz boğaza, gırtlak gırtlağa, alt alta üst üste görürsün... Herkes kendi hakkını kendisi almaya kalkarsa... Öyle şey yok.
Diyor ki:
"Yok, sen yanlış iş yapmışsın. Kısas, bu da sana bir tokat vuracak. Sen ona bir tokat vurdun, o da sana bir tokat vuracak. Cezayı aynı gör bakalım..."
Adam kaçmış gitmiş, Bizans'a sığınmış, orada Hristiyan olmuş, dinden çıkmış…
Keşke o tokat yerine bin tane tokat yeseydi de cennetlik olsaydı.
Ve innehû yünecci'llâhu bihî mine'l-hemmi ve'l-ğammi. "Ve Allah-u Teâlâ hazretleri cihat sebebiyle insanı üzüntüden, gamdan, kederden de kurtarır."
İnsanın ne gamı kalır ne kederi kalır, cemiyetin ne huzursuzluğu kalır ne sıkıntısı kalır. Şerefiyle yaşar, mutlu olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi mücahit fî sebîlillah, Allah yolunda cihat edicilerden eylesin.
Şu hadis-i şerif uzun bir hadis-i şerif, her cümlesi ayrı bir hayat prensibi, kaidesi.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu hadis-i şerifte tarif edilen sıfatlara sahip hakiki Müslüman eylesin.
Başından bir daha okuyacağım, uzun olduğu için hatırda kalsın, tekrar olsun diye... Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
"Bu gördükleriniz sizin ganimetlerinizdendir ve bana bile sizinle beraber olduğum için verilen beşte birden gayrısı bunun içinden helal olmaz. O beşte biri de zaten size dönüp gelecek."
"Sizin hizmetinizde kullanılacak, ben şahsî işimde kullanacak değilim." demek istiyor Peygamber Efendimiz.
"Bana bile helal olmadığından dolayı ey nas, ey gaziler, ey cihada katılanlar, eğer bir iğne bir iplik bile olsa, bundan çok veya az bile olsa getirin, şuraya taksime koyun. Taksim dışı bırakmayın, taksim dışı cebinize sokmayın, torbanıza atmayın. Ganimet malını çalmayın, oradan ketmedip saklayıp sizde alıkoymayın. Çünkü bu ganimetten çalmak dünyada ve ahirette onu yapan kimse için cehenneme girmeye sebeptir ve yüz karasıdır.
Allah yolunda, Allah rızası için insanların yakınıyla uzağıyla cihat edin. Onlara Allah'ın emrini tarif edin, yapılması gereken şeyi söyleyin, Allah'ın emrine aykırı gittikleri takdirde 'şöyle böyle olacak' diye onlarla uğraşın. Boş durmayın. Yutmayın, ketmetmeyin, söylemekten geri durmayın ister uzak olsun ister yakın olsun...
Ve Allah yolunda yürürken, iş yaparken, çalışırken sizin yaptığınız işlerden dolayı sizi kınayan olursa kınayanın kınamasına aldırış etmeyin, önem vermeyin, yapacağınızı yapın. Ve Allah'ın hudutlarını, Allah'ın yasaklarını çiğnemekten doğan cezaları hazerde de seferde de yani mukim iken de yolculuk esnasındayken de tatbik edin."
Yani, birisinin gulûl yaptığı, ganimet malından çaldığı anlaşılmışsa; "Yolcuyuz, şimdi yapmayalım, dönünce [yaparız.]" Hayır, "Oracıkta, vakit geçirmeden yapın." demek istiyor Peygamber Efendimiz.
"Ve Allah yolunda cihat edin; çünkü cihat cennetin ulu kapılarından bir kapıdır, cihat eden kimseler oradan cennete girer. Ve Allah böyle yapınca cihat eden Müslümanları gamdan, kederden, elemden, üzüntüden, sıkıntıdan kurtarır."
Hem sosyal bakımdan rahat ederler hem de ferdî bakımdan rahat ederler, ruhî huzur içinde olurlar. Yaşarlarsa alnı açık gaziler olarak yaşarlar, ölürlerse göğüsleri kanlı şehitler olarak şerefle ölürler. Dünya ve ahiretin iki hayrından birisine nail olurlar.
Rabbimiz bizi cesur, Allah yolunda çalışan kimselerden eylesin. Korkmayanlardan eylesin.
Bir söz çok hoşuma gider, her zaman söylerim:
"Korkak her gün ölür, cesur ömründe bir gün ölür."
Korkak her gün ölür ölür dirilir, ölür ölür dirilir...
Moğollar Anadolu'yu istilâya gelmişler, Sivas'ı yakmışlar yıkmışlar, bilmem nereye gitmişler... Öyle ki bir adamı yolda yakalıyormuş; "Sen burada dur." diyormuş, yanında kılıcı yok, adam orada duruyormuş; gidiyormuş kılıcını alıyormuş, geliyormuş, kesiyormuş. Ya sen ne güne duruyorsun, nasıl olsa kesecek seni! Hiç olmazsa "Biraz yorayım şu adamı." diye zahmet çıkar. Koyun bile biraz tepeleniyor. Orada bekliyormuş. Tarih kitaplarında böyle okudum da hayret ediyorum.
Neden?
Ölüm korkusu geldi mi bir insana böyle bir hal oluyor demek ki... Bu doğru değil.
İnsan bir defa ölür ömründe ya, bir defa... Onu da Allah yazmış. "48 yaşında şu kadar aylıkken şu diyarda şu şekilde ölecek." Tamam, ondan önce kimse seni öldüremez ki... Cümle cihan başına yıkılsa altından sağlam çıkarsın; çünkü Allah "48 yaşında ölecek." dedi, bitti. Allah'a imanın yok mu? Kadere imanın yok mu? Allah-u Teâlâ hazretlerinin kulların ömrünü takdir ettiğini bilmiyor musun?
O zaman Müslümanların korkmaması gerekiyor. Korktuğu zaman zillet geliyor ve o zilletin de hiçbir faydası olmuyor. Korkunca ömrü artacak mı?
Hayır; bu sefer adam yine tepesine çıkıyor, öldürüyor.
Mesela Bulgaristan'da binlerce insanı, kardeşlerimizi Bulgarlar öldürmüşler. O binlerce insan bir araya gelip bir isyan çıkarıp da orada biraz bir şey yapsalardı, yani gürültü patırtı çıkartıp da öyle ölselerdi yine öleceklerdi; ama çarpışa çarpışa öleceklerdi, şimdi kuzu gibi öldüler.
"Kader değişmiyor." demek istiyorum. Kimseyi ayıplamıyorum.
Allah zorlu imtihanla kimseyi imtihana maruz bırakmasın.
Ama ölecekse yine durduğu yerde de ölüyor. Geliyorlar, öldürüyorlar, insanın işi bitiyor.
Onun için, mü'min insan Allah yolunda başı dik durur, öyle kâfire boyun eğmez.
İnne hâzihi'l-kulûbe tesdau kemâ yesdau'l-hadîdu izâ esâbehü'l-mâu. Kîle: yâ Resûlallah, ve mâ cilâuhâ? Kâle: kesretü zikri'l-mevti ve tilâvetü'l-Kur'âni.
Bu hadis-i şerifi İbn Hibbân, Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. Çok dikkatle, kulağınızı açarak dinleyin ki Efendimiz buyuruyor:
"Şu kalpler var ya, bu kalpler demirin suya maruz kaldığı zaman paslandığı gibi paslanır."
"Muhakkak ki bu kalpler demirin su isabet ettiği zaman paslandığı gibi paslanır."
Başında inne var. "Muhakkak paslanır."
Kîle: yâ Resûlallah, ve mâ cilâuhâ? "Yâ Resûlallah, bunların pasının giderilmesi, kalbin parlatılması nasıl olacak?" diye sordular.
Buyurdu ki;
Kâle: kesretü zikri'l-mevti ve tilâvetü'l-Kur'âni. "Bu kalplerin pasının giderilmesi ölümü çok hatırlamaktır ve Kur'an'ı çok okumaktır."
Kalbin pası öyle gider.
Tabii anlamışsınızdır ki kalp ettir, paslanmaz. Demir demirdir, su rutubet gördüğü zaman, açıkta maruz kaldığı zaman okside olur, demir oksit oluyor, paslanıyor. Kalp paslanmaz. Kalbin pası demek mecazen "paslanır" demesi; demir nasıl paslandığı zaman âletlik vazifesini yapamıyorsa... Bir otomobil düşünün ki bütün parçaları paslanmış; bitti, çalıştıramazsın. Bir cihaz düşünün ki dişlileri paslanmış; tamam, birbirine yapıştı, çalıştıramazsın. Yani vazife yapmıyor, fonksiyonunu ifa edemez duruma düşüyor. "Kalp paslanır." demek, "Demir âletin paslandığı zaman işe yaramadığı gibi bu kalp de işe yaramaz." demek.
Kalp ne işe yarar?
Mesela ben kâfirin de kalbinin olduğunu biliyorum ki yine kanı pompalamaya yarıyor.
Değil. Kalp, Türkçe' deki "gönül" mânasına, "et parçası" mânasına değil.
Kalbin mânası gönül. İnsanın gönlü paslanır.
Kalbin et parçası olmadığını nereden biliyoruz?
Ayet-i kerimede buyuruluyor ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Lehüm kulûbun lâ yefkahûne bihâ. "O adamların kalpleri vardır ama onunla akıl etmezler, kullanıp da onu idrak etmezler."
Bu ayet-i kerimeden öyle anlaşılıyor ki kalp, insanda idrak âleti, şuur âleti, yani gönül... Yoksa şu et parçası değil. Koyunun alıyorsun, kesiyorsun, yiyorsun... İnsanın da durduğu zaman [ölüyor.] Hayır, o değil. Onunla belki ilgisi var. O cihaz ile bu kalp, göğüsteki 'tık tık' atan et parçasıyla bir ilgisi var. Fakat "gönül" dediğimiz manevi bir şey.
Paslandı mı ne olur?
İnsan akıl edemez. Yani aklının çarkları paslanır. Aklının çarkları paslanınca gerçekleri anlatamazsın, hakikatleri gösteremezsin.
Gün gibi aşikâr; hepimiz ölmeyecek miyiz kardeşim?
"Öleceğiz."
Peki, niye ahirete hazırlanmıyorsun?
"Canım Allah ömür verir, daha yaşarım... Tevbe ederim, hacca giderim, hepsini affettiririm... 70 yaşına gelince sakal bırakırım..."
Hiç genç yaşında düşünmüyor. Peki genç yaşında ölenleri görmüyor musun? Görüyor.
Ya sen de genç yaşında gidersen?
Akıl var ama kullanmayınca ne makul şeyi söylesen gönlü yatmıyor, çalışmıyor, gerçekleri görmüyor. Gerçekleri görmeyince de dünyada ahirette muvaffakiyete eremiyor.
Talebeye diyorsun ki:
"Ya şimdiden çalışsana!"
"İmtihana daha önümde sekiz ay, dokuz ay var." diyor.
Ya bu dokuz ay çabucak geçiverir, bugün çalışmazsan sonunda çalışamazsın, şöyle olur böyle olur... "Ha bugün ha yarın..." Başarısız duruma düşüveriyor.
Arapların kalp dediği Türkçe' de bazen "yürek" mânasına gelir, bazen "gönül" mânasına gelir.
Gönüller de demirin paslandığı gibi paslanır. Yani çalışmaz olur. İnsanın idraki iyi çalışmaz, gerçekleri görmez, yanlış yoldan gider, günahlara dalar, hataları işler, kendisini de çevresini de çok büyük zararlara uğratır, hasire'd-dünyâ ve'l-âhire, dünyada da ahireti mahvolur gider.
Mahvolmaması için insanın ne yapması gerekiyor? Tedbir alması gerekiyor.
Tedbir almak neyle olur?
Akılla olur, yani gönülle olur. Gönlü olan, aklı olan, idraki olan, fıkhı olan insan tedbir alır. İşte o tedbirin olması için bu çarkların çalışır hâle gelmesi lazım.
Nedir o?
Ölümü çok düşünmek. Ölümü düşüneceksin, kalbin pası gidecek. "Ya hakikaten öleceğim. Bir gün beni de bu tabutun içine koyacaklar, dört tekbirle namazımı kılacaklar, gacır gucur omuzlarda taşıyacaklar. Kara toprağın altına defnedecekler, üstüme toprağı kürek kürek yığacaklar. En samimi arkadaşlarıma bile mezarın içinden bağırsam; 'Bırakmayın beni, gitmeyin yanımdan!' desem bile akşama katiyen kalmaz, hepsi kalkıp gidecek. Ben o kara toprağın içinde amelimle baş başa kalacağım. Aman tedbir alayım, iyi insan olayım." Ölümü düşündü mü iyi insan olmaya yönelir.
Kur'an'ı okudu mu ayetleri görür, okur, yola gelir.
Peygamber Efendimiz bir kafileyi bir yere görevli gönderiyordu. İbn Kesir Tefsirinin başında [anlatılıyor.]
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz herkesi çağırıp soruyormuş:
"Kur'ân-ı Kerîm'den ne biliyorsun bakalım, söyle."
"Yâ Resûlallah, şu sureyi biliyorum, şu sureyi biliyorum, şu sureyi biliyorum."
"Gel bakalım sakallı, sen hangi sureleri biliyorsun?"
"Yâ Resûlallah, şu sureyi, şunu şunu biliyorum."
"Sen gel bakayım, yaşlı."
"Şunu biliyorum, şunu biliyorum."
Hepsine sormuş. Nihayet yaşça ötekilerden genç birisi gelmiş;
"Sen ne biliyorsun?" diye sormuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Demiş ki:
"Yâ Resûlallah, şu şu şu sureleri biliyorum, bir de Bakara suresini biliyorum."
Yani Elif lâm mîm. Zâlike'l-kitâbu lâ raybe fîh'den başlayıp 286 altı ayet, Âmene'r-resûlü ile biten 48 sayfalık, 2,5 cüzlük büyük sure... Kur'ân-ı Kerîm'in en büyük suresidir. İçinde ahkâm ayetleri vardır.
Peygamber Efendimiz bir kere daha sormuş;
"Sen Bakara suresini baştan sonra biliyor musun?"
"Evet yâ Resûlallah."
Fe-ente emîruhum. "O halde bu kafilenin başkanı, emiri sensin." demiş.
Resûlullah Efendimiz kime kıymet veriyor, kime emirlik veriyor?
Kur'an'ı en çok bilene. Yaşa bakmıyor, Kur'an'ı en çok bilene veriyor. Çünkü; ulûm-u evvelîn ve'l-âhirîn Kur'an'dadır. Her şeyin ilmi Kur'an'da; farzlar, edepler, dünya, ahiret, ibretler, kıssalar, hepsi Kur'ân-ı Kerîm'in içinde mevcut. İbret ile okuduğu zaman bir insanın kalbinde pas kalmaz. Bir insanda tembellik kalmaz. Bir insanda şuursuzluk kalmaz. Bir insanda zulüm kalmaz. Bir insanda haksızlık kalmaz. İnsan yola girer, adam olur.
Onun için, ölümü çok anacaksınız ve Kur'an'ı çok okuyacaksınız.
Bize hocalarımız ölümü anmayı çok tavsiye ettiler. Demek ki haklılarmış.
"Evlâdım, tesbih çekmeden önce ölümü düşün."
Neden?
Bak, kalp paslanırmış, kalbin pası gitsin diyeymiş demek ki, anlaşılıyor. Hadislerden çıktığı anlaşılıyor.
Bir de bize hücum ederler, bir de bizim hocalarımıza çatarlar, bir de bizim yolumuza ta'n ederler! Elhamdülillah hadis-i şerifleri bizim yolumuzun mensupları kadar tam tatbik eden kim varmış bakalım, çıksın ortaya, görelim!
Kur'ân-ı Kerîm'i çok okuyacağız. Kur'ân-ı Kerîm'in okunuşunun kademeleri var. Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne bakmak sevap. Elif demek sevap, lam demek sevap, mim demek sevap, her birine on hasene veriliyor. Ama mânasını bile bile, şuur ede ede, idrakini kullana kullana, adımcık adımcık şuurla öğrenmek en yüksek kıraat o, en yüksek tilavet o. Büyüklerimiz diyorlar ki:
"Kur'ân-ı Kerîm'den biz on ayet okurduk, onu iyice hazmetmeden öteki on ayete geçmezdik."
Kur'ân-ı Kerîm'i böyle okumamız gerekiyor. Yani dikkatli dikkatli, paldur küldür değil.
Peygamber Efendimiz;
"Üç günden daha sık Kur'ân-ı Kerîm okumayın." demiş.
Niye?
"Ondan bir tat alamazsınız." demiş. Yani idrak olmaz diye. Maksat, ayetlerin ahkâmına intikal etmektir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz nasıl Kur'an okurdu?
Okurdu, müjde ayetlerinde sevinç izhar ederdi, azap ayetlerinde gözyaşı dökerdi, Allah'a sığınılacak yerde Allah'a sığınırdı, temenni dua edilecek yerde temenni ve dua ederdi.
Biz de Kur'ân-ı Kerîm'i yudum yudum, tadına lezzetine vara vara okumamız lazım.
Allah bize o şuuru ihsan eylesin.
Bu hadis-i şerif de Ye'cüc ve Me'cüc'le ilgili geldi.
İnne ye'cûce ve me'cûce min veledi Âdeme velev ürsilû le-efsedû ale'n-nâsi meâyişehüm ve len yemûte minhüm raculün illâ tereke min zürriyetihî elfen ve sâiden ve inne min verâihim selâse ümemin te'vîle ve târîse ve menseke.
Hocamız Gümüşhaneli hazretleri çok kaynaklarını zikretmiş; "Şu kitapta, şu kitapta, şu kitapta Abdullah b. Amr İbnü'l-Âs'dan rivayet edilmiş." diye...
Ye'cüc ve Me'cüc adlı kavim Kur'ân-ı Kerîm'de Kehf suresinde de adı geçiyor. Başka yerde olmasa bile varlığına delil o var.
İnne ye'cûce ve me'cûce müfsidûne fi'l-ardi fe-hel nec'alü leke harcen alâ en tec'ale beynenâ ve beynehüm seddâ.
Zülkarneyn'e diyorlar ki:
"Aramızda bir set yapsan, bunlar zarar veriyorlar." diye söylüyorlar.
"Bu Ye'cüc ve Me'cüc bir kavimdir ki Âdem evlâdındandır."
Min veledi Âdem. "Âdemoğlunun, Hz. Âdem'in evlâdındandır."
"Eğer insanların üzerine salıverilseler..."
Le-efsedû ale'n-nâsi meâyişehüm. "Bu insanların yeryüzündeki yaşamlarını perişan ederler, berbat ederler."
Tutuluyorlar; salıverilseler berbat ederler.
Ve len yemûte minhüm raculün illâ tereke min zürriyetihî elfen ve sâiden. "Onlardan bir tanesi arkasından zürriyetinden bin küsur, binden fazlasını bırakmadıkça ölmeyecek."
Çok çoğalacaklar. Çekirge sürüsü gibi mi diyelim, mikrop gibi mi diyelim; üreyecekler, çok fazla miktarda olacaklar.
"Onların arkasından, onların ötesinde üç tane ümmet vardır. Onların da adı te'vîldir, târîstir, ve mensektir..." diye üç esrarengiz ümmetten de bahsetmiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Ahir zamanda Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak, yeryüzünü çok fesada uğratacaklar; suları kurutacaklar, kavimleri öldürecekler. "Yeryüzündeki bütün insanları öldürdük, gök ehline de sıra geldi." diyecekler, diye hadis-i şeriflerde çok geçiyor.
Allah bizi huzur, âfiyet içinde yaşatsın; âfiyet içinde, fitnelere bulaşmadan emanetini alsın. Huzur ve âfiyet içinde ilk girenlerle cennetine dâhil etsin. Kıyametin fitnelerine fesatlarına, ahir zamanın dehşetlerine bizleri uğratmasın.
İnne Yahye'bne Zekeriyyâ seele rabbehû fe-kâle: yâ Rabbi ic'alnî mimmen lâ yekau'n-nâsu fîhi fe-evha'llâhu teâlâ ileyhi: yâ Yahyâ, hâzâ şey'un lem estahlishu li-nefsî keyfe ef'alühû bike? İkra' fi'l-muhkemi tecid fîhi "ve kâleti'l-yehûdu Uzeyruni'bnullâhi ve kâleti'n-nasâra'l-Mesîhu'bnullâh" Ve kâlû: "yedullâhi mağlûletün" ve kâlû ve kâlu yâ Rabbi iğfirlî fe-innî la eûdu.
Deylemî Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.
Zekeriya aleyhisselâm'ın oğlu Yahya aleyhisselam Rabbine dua ediyordu, münacaatında istemiş, buyurmuş ki:
"Yâ Rabbi! Beni insanların dil uzatıp kötülemediği bir kimse et. İnsanların dilinden beni kurtar, bu insanlar aleyhimde bir şey söylemesinler."
"İnsanların şerrinden, dillerinin hücumundan beni kurtar yâ Rabbi!" demiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri ona buyurmuş ki:
"Yâ Yahya, bu öyle bir şey ki insanlar bana bile dil uzatmaktan geri durmadılar, sana nasıl uzatmasınlar?"
Levh-i Mahfuz'da eski yeni kitapların hepsi var, işte bak, ne yazıyor:
Ve kâleti'l-yehûdu Uzeyruni'bnullâh. "Yahudiler 'Üzeyr Allah'ın oğludur.' dediler."
İftira. Allah'ın kuluna 'Allah'ın oğlu' demek bir iftira. Allah'a dil uzattılar, yanlış şey söylediler.
Ve kâleti'n-nasâra'l-Mesîhu'bnullâh. "Hristiyanlar da 'Hz. İsa Allah'ın oğlu.' dediler."
Hâşâ sümme hâşâ! Allah'a -evlat edinmekten münezzehtir- öyle bir sıfat yakıştırılmaz. Ama dediler, yani dil uzattılar, bu insanoğulları edepsizlik ettiler. Ve dediler ki;
Yedullâhi mağlûletün. "Allah'ın eli sıkıdır, cimridir."
Hâşâ sümme hâşâ!
Yebsutu'r-rızka li-men yeşâ'.
Yeryüzüne nimetleri saçmış, nasıl bu söz söylenir?
Ama edepsiz. Böyle şeyler oldu.
Bunları Levh-i Mahfuz'dan gösterince Yahya aleyhisselâm dedi ki;
Yâ Rabbi iğfirlî. "Yâ Rabbi! Beni mağfiret eyle, bağışla; bir daha böyle söz söylemeyeceğim."
Buradan çıkıyor ki; insanların aleyhinde söz söylerler. Varsınlar söylesinler ya, sen Allah yolunda yürü, kimsenin gevezeliğine şusuna busuna aldırma. "Müslümanlar gericidir, hayattan tat almasını bilmezler, şöyledir böyledir..." bir sürü laf söyler. "Osmanlılar şöyle kötüdür, Abbasîler böyle kötüdür, Müslümanlar şudur..." Hepsi yalan yanlış... Ama dillerini tutamazsın. Edepsiz olduğu için, dengesiz olduğu için söylerler. "Zalim" derler, "emperyalist" derler, hâlâ emperyalizmi onlar yaparlar sürdürürler, hâlâ bizi de dahil olmak üzere dünyanın her yerini sömürürler; ama yine de başkalarına "Osmanlılar emperyalistti." diye atarlar tutarlar.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
01.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Hutbedeki
01.01.1989 -
Defi Hacet, Mescide
