20.04.1986 - Cennette Huriler, Münafıklar, İyilik Yapmak

20.04.1986 - Cennette Huriler, Münafıklar, İyilik Yapmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vellezî nefsî bi-yedihî inne'r-racüle min ehli'l-cenneti le-yufdiye fi'l-ğadâti'l-vâhideti ilâ mieti azrâ'.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım, nefsim kudreti elinde olan; hayatım, ölümüm, yaşamam kalmam kendisine bağlı olan Allah-u Teâlâ hazretlerine yemin olsun ki..."
"Cennet ehlinden bir er kişi, adam, bir sabahta yüz tane hûri kızını dolaşır." Yüz tane hûri kızı ile bir arada bulunur.
Böyle buyurmuş.
Kur'ân-ı Kerîm'de de âyet-i kerîmelerde de bildirilmiş ki mü'minlere Allah-u Teâlâ hazretlerinin ikramı olarak cennette hûriler var.
Hûri, ahver kelimesinin müennesi olan havrâ sözünün cem'i, huur ve ona ismi nisbetle bağlı, "onlardan birisi" demek olan. İştikakı öyle. "Gözünün akı ak, karası kara, iri gözlü, güzel gözlü" demek. Ama bu güzellik sadece gözünün güzelliği değil.
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Fî hinne kâsırâtu't-tarfi lem yatmishünne insün kablehüm ve lâ cânn.
Rahmân sûresinde: "Cennette öyle hûri kızları var ki gözlerini daha bir başkasına çevirip bakmamışlar." Gözleri sadece o cennetlik mü'minlere açılmış, onlara bakmışlar ve hiç kimseyi görmemişler, onlara tahsis olunmuşlar. "Hiç kendilerine daha evvel insanlardan veya cinlerden bir kimse yanaşmamış."
Muhterem kardeşlerim! Hadîs-i şerîflerde ihbar edilmiş ki; insan besmelesiz hanımının yanına varırsa şeytan evladına ortak oluyor. Allah etmesin.
Biz her şeyimizi Allah'ın rızasına uygun yaparız ve onun nişânesi olmak üzere besmeleyi çekeriz. Allah'tan sığınırız, her şeyi temiz, pak, abdest ile, iyi niyetle yaparız. Hanımlarla olan, hanımların da beylerle olan normal cinsiyet dolayısıyla evlilik hallerinde de aynı nezaket, aynı zarafet, aynı taharet, aynı güzellik, aynı asalet olması lazım. O tarzda yürürse hayır ve bereket olur.
Cennet ehline tahsis edilmiş, kendisine cin ve ins daha önce yaklaşmamış, gözlerini efendilerine açmışlar, başka kimseye hiç bakmamışlar, başka kimse tarafından görülmemişler; Allah'ın ikram olarak bahşettiği hûriler olacak.
Burada, Gümüşhaneli Hocamız şerhte yazmış ki:
Onlar diyecekler ki;
Tekûlu küllün min hünne. "Onlardan her birisi efendisine, öyle saygılı olacaklar, öyle itaatli olacaklar ki, her birisi, Müslüman olan o cennetlik efendisine, zevcine diyecek ki;
Ve izzeti rabbî. "Rabbimizin izzetine and olsun ki, yemin olsun ki..." Mâ erâ fi'l-cenneti şey'en ahsene minke. "Şu cennette senden daha güzel bir şey görmedim." diye yemin edecek. Hûri kızı o cennetlik kimseye böyle yemin edecek. "Cennetin içinde senden daha güzel bir kimse görmedim vallâhi, billahi..." diye Allah-u Teâlâ hazretlerinin izzetine yemin edecek.
Öyle anlaşılıyor ki Allah cennette mü'min kuluna ne güzellik verecek ki o hûri kızları cennetin içindeki başka nimetlerle kıyas ediyor da efendisine "Cennette senden daha güzel bir kimse görmedim." diyor. Sadece efendisini görüyor, sadece efendisine bağlı, sadık, sadece efendisine gözünü açmış; başka bir yerle hiç daha önceden [münasebeti] olmamış. Böyle imkânlar...
Bunları Allah-u Teâlâ hazretleri bize Kur'ân-ı Kerîm'de bildirmiş.
Ben atlayayım mı? Niye atlayayım? Atlamam, söylerim. Cemaat duysun, bilsin. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri bilinmesini istemeseydi Kur'an'da söylemezdi. Bilinsin.
Ey cemaat-i müslimîn! Bilin ki Allah yolunda gider, cennete girerseniz bu nimetler var, bu imkânlar var. Eğer bu dünyanın fâni lezzetlerine aldanırsanız, bu dünyanın yalan yanlış güzelliklerine aldanırsanız, bu dünyanın yüzü gözü boyalı sahtekârlarına aldanırsanız orayı kaybedersiniz.
Eğer cennet ehlinden bir hûri kızı bir parmağının ucunu dünya ehline gösterseydi yerler gökler nur dolardı, insanların akılları başlarından giderdi. Öyle bir güzellik. Daha parmağı, yüzü değil!
Şehit olacaklardan bir tanesine hûri kızlarından bir tanesi rüyada görünmüş. Şehit olasıcanın gözünü dünya görmüyor. Olmamış da rüyada görünmüş; "Efendim ne zaman geleceksin, seni bekliyorum." diye rüyada görünce ondan sonra gözünü dünya görmemiş. Cihada girmiş, şehit olmuş. Hadîs-i şerîfte anlatılıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi ehli cennet eylesin. Cennetin türlü türlü, akla gelmedik, hayale sığmayan nimetleriyle mütena'im eylesin.
Muhterem kardeşlerim! İslâm'da el-Cezâu min cinsi'l-amel diye bir kâide vardır. "Mükâfat veya ceza, yapılan işe uygun düşer."
Mesela münafığı Allah cezalandıracak. Münafık ya ikiyüzlü ya yanardöner, bir öyle görünüyor, bir öyle görünüyor.
Nasıl cezalandıracakmış? Hadîs-i şerîften öğreniyoruz ki:
"Gel bakalım münafık!" Cennetin yanına kadar sokuyor. İçine değil, yanına kadar. Kokusunu duyuruyor. Güzelliklerini, köşklerini gösteriyor. Pırıl pırıl nuraniyetini, nimetlerini dışarıdan görüyor. "Hadi alın bunu cehenneme götürün!"
Münafık, riyakâr diyecekmiş ki:
"Yâ Rabbi! Beni cehenneme atsaydın ama şu cenneti göstermeden atsaydın, şu cenneti görmeden atsaydın. İçimin hasreti çok daha fazlalaştı, içimin yangını daha da arttı. Gördükten sonra gitmek lazım."
"Sen dünyada böyle yaptın da ondan. Gösteriş, münafıklık yaptın; iyi göründün, için başka türlü oldu... İşte cennet, gör; girmeyeceksin, mahrum kal, cehenneme git!" İşe karşılık…
Bu dünyada şehvetine hâkim olan, bu dünyada arzularına gem vuran, bu dünyada Allah'ın emrine uygun yaşayan, Allah'ın istediği tarzda duygularını kullanan âhirette o mükâfata erecek. Onun için yapılan işin cinsinden mükâfat olduğundan dolayı hûri kızları da var.
Muhterem kardeşlerim! Gerek erkek olsun gerek kadın olsun, Allah-u Teâlâ hazretleri erkekli dişili yaratmış ya, iki tarafa birbirine karşı meyil ve alaka duygusu vermiş. İki tarafta bir muhabbet, bir meyil, bir alaka var. Buradan oraya, oradan [buraya] doğru bir alaka var.
Bu neden? İnsanoğlu evlat yetiştirsin, nesiller devam etsin diye.
Kuşların öyle birbirlerine karşı alakası var, çiçeklerin alakası var, kelebeklerin alakası var, böceklerin alakası var. Her mahlukâta bu hissi koymuş ki nesiller devam etsin.
Tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlıkîn.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin sanatına hayran kalmamak mümkün değil. Sun'una, hılkatına, yaratışına hayran kalmamak mümkün değil.
Böyle bir arzu koymuş. O arzudan dolayı insanlar birbirleriyle evleniyor. Dinimiz evlenmeyi de emretmiş, tavsiye eylemiş. O arzu ile evlatlar oluyor, o arzu ile evlatlar büyütülüyor, kahrı çekiliyor, bezi yıkanıyor, sütü emziriliyor, hastalığı çekiliyor... Kanun böyle. Allah-u Teâlâ hazretleri çok güzel kanun koymuş. Buna göre yürüyor.
İşte insanın içine konulmuş bu arzu, "şehvet" diye adlandırıyoruz. Arapça' da "şehvet" denen arzu... Arzu demektir, Her şeye, mesela şehvetü't-taam; "yemeğe karşı iştiha" demek. Ama Türkçe' de "şehvet" dendiği zaman ille "erkekse kadına, kadınsa erkeğe karşı duyulan arzu" mânasına geliyor. Neyse...
Bu şehvet denilen arzu çok kuvvetli bir arzudur. Şiddetli bir arzudur. Çünkü neslin devam etmesi için zorluk çoktur. O zorluğu yensin diye o arzuyu Allah-u Teâlâ hazretleri yaratmış. Her şeyi güzel, her şeyi yerli yerinde. Rabbimiz öyle yaratmış.
Bu arzu... Masallarda hani Alaaddin'in lambası içinde cin varmış da dışarıya çıkıyor ya o dev oluyor ya öyle anlatılabilir. [İnsan masaldaki şeyle.] İnsanın içinden çıktı mı, dev gibi insanı yerden yere çalar. Burnundan yakaladı mı... Ayının burnuna halka takıyorlar da götürüyorlar ya, öyle götürür insanı. Allah etmesin. Yerden yere çalar. Oyun oynatır. Rezil rüsva eder. Bu devin çaydanlığın içinden çıkmaması lazım. Çıktı mı zapt etmek mümkün olmaz. Bu cin, bu dev, bu şeytan o şeyin içinden çıktı mı o insanı öldürtür, başka insanı öldürtür... Kardeşini öldürmüş, kızcağızı öldürmüş. Bu cin bu şeyin içinden dışarı çıktı mı insanı yerden yere çalar.
Ölçü içinde kalması lazım.
"E baskı altında mı tutalım?"
Hayır, hayır. Genç yaşta evlen.
"E nasıl geçineceğim?"
Şimdi nasıl geçiniyorsun? Aç mı kalıyorsun, açık mı kalıyorsun? Allah rızkını veriyor. O zaman da verir, bereket de verir.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
"Hanımlarla evlenin, hanımlar bereket getirir, mal getirir."
Çeyiz olarak değil. Beş parasız hanımla da evlensen eve hayır gelir, mal gelir. Çeyiz olduğundan değil, hayır olduğundan, bereket olduğundan. Allah o işi bereketlendirir.
Evlen, normal yoldan adam gibi ol. Gayrimeşru yoldan, onun kızına bak, ötekisinin karısını ayart, öbür tarafta gayrimeşru iş yap; cemiyet altüst olur, nesil bozulur, veled-i zina çoğalır. Terbiye ortada kalır, terbiyesiz insanlar hâkim olur. Kıyamet ondan kopar.
İslâm bunu biliyor, onun için engelliyor.
Bu kuvvetli duygunun engellenmesi için evlenirsin. Eh, pekâlâ.
Peki, evlenemedi; ne olacak? O zaman da oruç tutar. Çünkü bu azgınlıklar hep bu tokluktan oluyor. Karnı doydu mu o zaman insanoğlu azar, gezecek yer arar, etrafta dolaşır, çare arar. Oruç insanın arzularını kırar. İbadet o arzularını kırar, Hakk'a yöneltir.
Sonra, büyük mükâfatları düşünen insan evvelki küçük sıkıntılara katlanır. Talebe niye bu tahsili görüyor? Niye bu kadar meşakkat? Yarım milyon insan tahsile girecek, dört-beş senede okuyacak, geceleri uykusuz kalacak, lambaları yakacak, imtihanlara girecek, imtihan kapılarında heyecan çekecek...
Bu sıkıntıyı çekmesin, girmesin, okumasın.
"Yok hocam, sen cahil misin? Hiç okumasın denir mi? Bunlar okuyacak. Bu sıkıntıları varsın çeksinler."
E niye? "Sonra büyük adam olacaklar."
Haa! İleride büyük mükâfat olacak diye demek beride meşakkatler çekiliyormuş. Onun bir misali.
Tamam. Bu dünyada sabredersen, en kuvvetli duygu olan, bu şehvânî duygu denilen nefsânî duyguya bu dünyada Allah rızası için sabredersen, kendine hâkim olursan, el-Cezâu min cinsi'l-amel ya, "mükâfat amelin cinsinden" ya...
"Sen neye sabrettin kulum?"
"Yâ Rabbi! Şu baş belası şehvet arzusunu dizginledim, harama bakmadım, nâmahreme kuşak çözmedim, kötü işler yapmadım yâ Rabbi! Yanlış yola sapmadım yâ Rabbi!"
"Peki kulum, al. O güzel amelinin mükâfatı olarak o amelin cinsinden bir mükâfat sana..."
Onun için hûriler var. Yoksa cennetin içinde en güzel nimet, Cemalullah'ı görmek. Cemalullah'ı görmenin üstüne büyük nimet yok. Allah'ın has kulları, cuma günü emsali olan günde Allah'ın has divanına toplanacaklar. Allah-u Teâlâ hazretleri Cemâl-i bâ kemâlini gösterecek. Mest olacaklar. Tariflere sığmaz lezzetlere gark olacaklar. Cennetin içinde nimetlerin âlâsı var. Ama bu dünyada şehvetine hâkim olursan cennete girersin, o nimetlere erersin diye o mükâfat ondan.
Özetleyeyim ki:
İnsanın içindeki en kuvvetli duygulardan biri bu şehvet duygusudur. Bunu Allah bir başka sebeple koymuş. Nesiller devam etsin, insanoğlu kıyamete kadar yeryüzünde yaşasın diye ondan bunu koymuş. Bunu kötü yola saptırtmamak, çığırından çıkarttırmamak, günah yoluna döndürtmemek lazım. Bu işi sevaplı yoldan yapmak lazım. Evlenirsin; tamam, düğün dernek, dost arkadaş, ziyafet... Bak alnın açık rahat rahat, tamam, olur biter. Ama zinaya saparsan, başka şeye saparsan hem bu dünyada cemiyet bozulur, nesil bozulur, dünya altüst olur, edep, namus, ar, haya duygusu kalmaz, cemiyetler çöker.
Bu çok önemli bir duygudur. Bu önemli duyguyu dizginlemeyi öğrenin. Mükâfatın büyüklüğünü bilin. Allah-u âlem ondan Allah-u Teâlâ hazretleri önceden haber vermiş ki "Bak böyle büyük mükâfatlar var, kendinize sahip olun." mânasına. Onun için bu hadîs-i şerîfi okudum. Utana utana okudum ama hadîs-i şerîf böyle, okudum... Çünkü Efendimiz bildiriyor.
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî mâ amile ehadün kattu sırran illâ elbesehu'llâhu ridâen alâniyeten in hayren fe-hayrün ve in şerren fe-şerrün.
Râvisi Hz. Osman radıyallahu anh.
Bu Hz. Osman kimdir diye baktım şerhe de emiri'l-mü'minîn Hz. Osmân-ı Zinnûreyn, Peygamber Efendimiz' in iki kez damadı olmuş olan aşere-i mübeşşereden cennetlik o zât-ı muhteremin rivayet ettiği hadîs-i şerîf.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in nefsi elinde olan Zât'a yemin olsun ki..."
"Allah'a" demek istiyor.
Peki Muhammed diye kendi adını niye anıyor?
Buna "tecrit" derler. Edebî bir sanattır. İnsan kendisini söylerken başka bir şahıstan bahsediyormuş gibi söyler. Mesela âciz bir şahıs geldi, senden bir yardım istedi, sen de onu reddettin. "Olur mu böyle ahbaplık?" dersin. Bir kimseye. Sen gidip bir yardım istedin, o da yapmadı. Kendinden bir üçüncü şahıs gibi bahsedip söylersin. Bu bir edebî sanattır. Buna "tecrit sanatı" derler. Kendisini tecrit ediyor, başka bir şahısmış gibi, üçüncü bir şahıstan bahsedermiş gibi konuşuyor ama maksat kendisi ve söyleyen de kendisi.
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. "Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki..."
Kim söylemiş bu sözü? Yine Muhammed'in kendisi, sallallahu aleyhi ve sellem. Edebî bir üslup ile, kibar, zarif bir tarz ile söylemiş.
"Şu Muhammed denilen Allah'ın kulunun canı O'nun elinde, Allah'ın elinde, O'na and olsun ki..." diye kendisinin adını zikretmek suretiyle tevazu gösteriyor. Yoksa şerefli insanların adı zikredilmez, unvanı söylenir. Peygamber Efendimiz' e etrafındakiler;
Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! derlerdi. "Allah'ın resûlü" derlerdi. Veyahut başka kimseler, mesela Yahudilerden birisi gelmiş bile olsa Peygamber Efendimiz' e, Yâ Ebe'l-Kâsım! derdi, "Ey Kâsım'ın babası!"
Künyesiyle söylüyor. İsmiyle hitap etmek şerefli kimselere hakaret gibi olur, onun seviyesinde tutmak gibi olur. Şerefli kimselerin ismini herkes ağzına alamaz. Ama burada kendisi, kendi ismini alıyor ki kulluğunun, tevazuunun bir ifadesi olarak... O da güzel bir ibret alınacak iş.
Neresinden baksan bu güzelliklerin sonu gelmez, gözler kamaşır.
"Muhammed'in nefsi, canı, hayatı, elinde olan kimseye Allah'a yemin olsun ki..."
Bu söz, "vallâhi" demek. "Allah'a yemin olsun ki..."
Mâ amile ehadün kattu sırran illâ elbesehu'llâhu ridâen alâniyeten. "Bir insan gizli bir amel işledi mi, gizlice, hiç kimse görmeden bir iş işledi mi Allah ona aşikâre bir elbise giydirir."
Eğer işlediği iş hayırlı bir iş ise, gizlice işlediği bir ibadetse, tesbihse, bir zikirse, bir sadaka vermekse, sessizce vermiş, gizli, hayırlı bir iş yapmışsa...
"Hayır ise giydirdiği elbise de şerefli, hayırlı bir elbise olur."
O kimsenin nâmı yürür. "İyi insan, büyük insan, cömert insan..." Gizli yaptı ama Allah aşikâre çıkartıyor. O gizli yapıyor, o sevabı Allah'tan bekledi, kullardan alkış istemedi, mükâfat istemedi ama Allah aşikâre eder. Öteki kullara onu sevdirir, beğendirir, nâmını yürüttürür.
Allah-u Teâlâ hazretleri bir kulu sevdiği zaman gök ehline seslenir:
"Ey gök ehli! Ben filanca kulumu seviyorum, siz de sevin!"
Onlar severler. Melekler, gökteki bütün Allah'ın varlıkları, yaratıkları o insanı severler. Onlar da yer ehline seslenirler:
"Ey yer ahâlisi! Allah-u Teâlâ hazretleri filanca kimseyi seviyor, siz de sevin!"
Yer ehli de sever.
Gök ehli de yer ehli de sever. Allah gizlisini aşikâreye çıkarttırır. Gizli yaptı ama Allah aşikâre etti.
Kötülüğü gizli yaptı; onu da aşikâreye çıkartır. Bir rezalet elbisesi giydirir, nâmı tepetaklak gider, kötüye iner. Bu işi gizli yapmıştı. Otel odasında basılır, yakalanır. Rüşveti verirken yakalanır. Şöyle olur böyle olur... Mahvolur gider.
Neden? Neyin cezası? Sen o tenhada Rabbinin seni gördüğünü bilmedin mi? Niye yaptın? İnsanlardan korktun, gizli yapıyorsun. Gizli yapışının sebebi, insanlardan korktuğun için. Rabbinden korkmadın mı?
"Hadi bakalım... Sen misin saklayan? Al, ben de aşikâre ediyorum; senin rezaletini cümle cihan duysun!"
Allah duyurur!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi edepli kul eylesin.
Suçumuz kabahatimiz yok mu? Edepsizliğimiz az mı?
"Her dem hatadır kârımız." Her zaman işimiz kusurdur.
Rabbimiz Settâr ismi hürmetine cümlemizi bağışlasın, günahlarımızı örtsün.
Ama bundan sonra bize edep versin. Edip, ârif, zarif kul olalım. Bu edepsizliği koyalım. Bundan bir hayır fayda yok. Niye biz buna sımsıkı yapışmışız? Sanki bu edepsizlik çok iyi bir şey mi? Bu işin niye peşini bırakmıyoruz, niye elini bırakmıyoruz? Niye vazgeçmiyoruz, bilmem ki!
"Hiçbir şey gizli kalmaz. İyilik yaparsan yayılır, kötülük yaparsan yayılır." demek. Bilirler, kimse söylemese yine bilinir. Çünkü Allah duyurtur.
Onun için Rabbimize biz gizlide de itaat edelim. Gizlide de aşikârede de itaat edelim. Rabbimize her halükârda ibadetimizi güzel yapalım.
Büyüklerden bir zât kitabına yazmış, çok güzel yazmış doğrusu, Allah rahmet eylesin, büyüklerimizin şefaatine nâil eylesin. Diyor ki:
"İnsanların yanında edepsizlik yapmazsın, uslu uslu durursun. İnsanlar gitti mi türlü türlü edepsizlikleri yaparsın. Peki senin vücudunda üç yüz altmış tane vazifeli melek var, hafaza melekleri var, yaptıklarını yazıyorlar. Mânevî bakımdan etrafın boş değil, gözünden perde kalksa göreceksin. Nerede kaldı senin meleklere inandığın?!"
"İnsanlara inanıyorsun, insanların yanında edebini bozmuyorsun. İnsanlar gider gitmez edepsizliğe başlıyorsun. Nerede kalsın senin meleklere inandığın?" diyor. Bak işi nasıl tutuyorlar.
Hepimiz okumadık mı? Hepimiz bilmez miyiz? Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî... Hepsini biliriz. Saymaya gelince biz de sayarız. Öğretmeye gelince herkesin hocası da oluruz, herkese hocalık da ederiz, akıl da satarız. Ama bak onu ötekisi nasıl değerlendiriyor. İnsan ârif oldu mu nasıl değerlendiriyor:
"Madem melek var, madem omzumda kirâmen kâtibin var, amellerimi yazıyor; madem vücuduma Allah melekler vazifelendirmiş, her eklemime, her kemiğimin eklenti yerine bir melek yerleştirmiş; o halde onların huzurunda da edepsizlik yapmayayım." diyor. Bak!
Öyle büyük insanlar duydum ki yaşayan, yakında vefat etmiş, Allah mekânlarını cennet etsin, şefaatlerine erdirsin; "Yatakta ayağımızı boylu boyunca uzatıp da edepsizlik etmeyelim!" diye dizlerini bükerlermiş, dizlerine ip veya sargı geçirirlermiş. Yatakta yatarken, uyuduğu zaman farkına varmadan ayak uzatmak edepsizliği olmasın diye.
Şu edebe, şu zarafete bak! Ne insanlar gelmiş geçmiş... Rabbine ne güzel kulluk eden insanlar geçmiş... O insanlar gelmiş geçmiş, meydanlar boşalmış, arslanların kükrediği yerler, sahralar boş kalmış; şimdi topal tilkiler dolaşıyor.
Allah onlara verdiği marifeti, muhabbeti bizlere de ihsan eylesin. O edepleri bizlere de ihsan eylesin. Cümlemizi edepli kul eylesin.
Bakın bu sözün Hz. Osman tarafından söylenmesi ne kadar önemli...
Hz. Osman deyince hatıra ne geliyor? Haya. Utanma duygusu. Arlanma duygusu. Zarafet. Hatıra o geliyor.
Kur'ân-ı Kerîm'i okurken şehit ettiler. Sakalına yapıştı birisi de elinde kılıç, "Ey filanca!" dedi, "Baban seni bu halde görse çok üzülürdü!" dedi.
Ne insanlar... Allah şefaatlerine erdirsin. Öteki insanlar da ne biçim insanlar ki böyle insanlara kılıç çekiyorlar. Onlar da ne biçim... İnsan mı?.. Nasıl insan? İnsan ama...
Hepimizin bildiği şeyi yeri gelmişken bastıra bastıra söyleyelim.
Bu insan denilen şeyin elinin ayağının, gözünün kulağının, dudağının olması yetmiyor. Bu insanın terbiyesi lazım geliyor. Bu insan terbiye görmezse, nefsinin elinde esir olursa, şeytana maskara olursa her türlü haltı karıştırır. Her türlü edepsizliği, zulmü yapar.
Biz içimizdeki bu düşmanları yenmeyi öğreneceğiz. Şu "nefis" denilen, içimizde kendi nefsimiz var ya, kendimiz, canımız, nefsimiz; işte o en büyük düşman. Çok şeyi o yaptırtıyor. Şeytan; çok şeyi o yaptırtıyor.
Bir insan işte buna karşı durmayı öğrenirse insan olur. Nefse ve şeytana karşı durmayı öğrenemezse hayvandan da aşağı gider.
Ülâike ke'l-enâmi bel hüm edal. "Daha aşağı gider, hayvandan beter olur."
Mahallenin çocukları kaplumbağayı vurmuşlar vurmuşlar, kabuğunu kıramamışlar. Yaralamışlar ama kabuğu sert, taşı vurmuşlar vurmuşlar, kıramamışlar. Çocuklarımızı merhametli yetiştireceğiz. Merhametsiz. Vurmuşlar, kıramamışlar. Orada bir at arabası duruyormuş, sütçü beygiri, arabasının tekerinin önüne koymuşlar. Sütçü geldiği zaman atı çekecek, tekerin altında kalacak, bakalım ne olacak diye haylazlar, yaramazlar kenardan bakıyorlar.
At başını eğmiş, kaplumbağaya bakmış, şu tarafa doğru bir gitmiş, ondan sonra tekeri onu ezdirmeden dolaştırmış.
Hayvanda merhamet var; insanın oğlunda terbiye görmediği zaman merhamet yok. Terbiye olmadığı zaman böyle olur.
Bu insanların terbiye edilmesi lazım, yetiştirilmesi lazım.
Nereden terbiye edelim? Kaç tane yumurta kırmak lazım, sirkesi kaç kaşık katılacak, sarımsak dövülecek mi içine?
Öyle terbiye değil bu. Bu insanın yetiştirilmesi için küçükten başlayacaksın. Terbiyenin ilk malzemesi helal süt. Çocuğa helal süt vereceksin. Haram oldu mu, sen istediğin kadar uğraş. İçine pislik gittikten sonra dışarıdan sil bakalım, temizlenecek mi? Karası çıkar mı?
Çıkmaz ki; haram yedirdi.
"Bizim çocuk yola gelmiyor hocam." Gelmez. Helal yedirmedin ki, haram yedirdin, ondan.
İlk önce helal sütle besleyeceksin. Ondan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'ini öğreteceksin. Ondan sonra sen kendin ona numune olacaksın.
"Oğlum kapıda gelen adama söyleyiver, 'Babam evde yok.' deyiver."
"Tamam."
O çocuktan ondan sonra sen doğru söz söylemek bekle bakalım. Söyler mi? Söylemez.
"Babam evdeyken 'Evde yok.' dedirtti." Tamam, o da bir ayağının üzerinde, bir topuğundan dönerken bin tane yalanı kıvırttırır. O, çocuğun babasından aldığı terbiyedir.
Kendimiz adam olacağız. Kurdun oğlu sonunda kurt olur. Başka çaresi yok. Kendimiz insan olacağız, kendimizi terbiye edeceğiz. Evladımızın üstüne titreyeceğiz, onu hayırlı evlat yetiştirmeye çalışacağız. Çok mesuliyetimiz var. Çok boş kafa gezdiriyoruz, çok veballer yükleniyoruz.
Allah bizi affetsin.
Bizim kurtulmamız çok zor, meğerki Rabbimiz kurtara... Çünkü O, kurtarmasını da bilir. Yoksa helâk oluruz.
Gece gündüz ağlayalım da gözyaşı hürmetine cehennemin ateşi sönermiş de belki Rabbimiz bizi cehennemden inşaallah lütfuyla keremiyle halâs eder; gözyaşlarımız inşaallah ıslahımıza vesile olur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
20.04.1986 -
Komşu Hakkı
20.02.1986 -
Takva Üstünlügü, Peygamberimizin
