Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yekûmenne ehadün min meclisihi illâ li'l-Haseni ve'l-Hüseyni ve zürriyetihimâ.
Lâ yekûmu'r-raculü min meclisihi illâ li-benî Hâşimin.
İki hadis-i şerîf okudum. Birisi Ebu Ümâme, birisi Enes radıyallahu anhumâ'dan. Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz toplandığı, oturduğu yerden başka kimse için kalkmasın, Hasan için, Hüseyin için ve onların evlatları için kalksın. " Peygamber Efendimiz' in sülalesi, torunları mübarek insanlar, hürmet…
Muhterem kardeşlerim! Burada bir şey çıkıyor karşımıza:
Bir insan, bir kimseyi sever sayarsa onun çevresini de sayacak. Ben falanca adamı sayarım, hanımıyla böyle. Olmaz. Falancayı severim, çocuğunu elime geçirsem testereyle keserim. Olmaz. Kesersin ama böyle düşünürsün ama o adam seni sevmez artık, yüzünü görmek istemez. Neden? Kişinin sevdiği kimseleri sevmezsen o sana, senin ona gösterdiğin sevgiye bakmaz. İşin akıllıca olan tarafı sevdiğiniz kimseyi çevresiyle sevin. Peygamber Efendimiz' i severim ama hanımlarına bir şey yok, çocuklarına bir şey yok.
Olur mu? Olmaz.
Peygamber Efendimiz' i seven Ehl-i Beyti'ni sevecek, ashabını sevecek, muhacirini sevecek, ensârı sevecek. Muhacirini severim ama ensâr sonradan İslâm'a girdiler, onlara yok.
Hakir görmeyecek onu. Bunlar taşra Müslümanı, asıl Müslümanlar Peygamber Efendimiz' in akrabası falancalar, gibi yanlış bir görüş olmasın diye;
"Ensar'ı sevmek imandandır." diyor.
Onun için sevgimize saygımıza dikkat edeceğiz. Sevdiğimiz insanı şümullü seveceğiz.
Benim bir meslektaşım vardı, benden de yaşlı, otobüse bindik. Tam yarı yolda otobüste ben yaşlı diye onu oturttum, ben ayaktayım, o zaman arabam marabam yok, otobüsle geliyoruz. O otobüste oturduğu yerden hop ayağa kalktı, oturduğu yerden ayağa kalktı. Ne oluyor diye şaşırdım. Hocasının kabrinin önünden geçiliyor, hocasının kabri var orada, Köprülü kabristanı var, Köprülü var tam Çemberlitaş'ın karşısında. Köprülü hocasıymış, ayağa kalkıyor. Otobüsün içinde ayağa kalkıyor. Saygı, hocaya saygı, kabrine bile saygı gösteriyor, onu şey yapıyor.
İhyâ-u Ulum’da okumuştum. Bir hoca efendi bir camide ders veriyormuş. Ders verirken iki de bir de ayağa kalkarmış. Talebelerinden bir tanesi soruyor; "Hocam niye kalkıyorsunuz iki de bir de ayağa?" Ayağa kalkma sebebini soruyor. Sebebi anlaşılmış, camiin kapısı böyle açıkmış, camiin dışında, avlusunda o ders veren hocanın kendisinden feyiz aldığı hocanın torunları oynuyormuş.
Sevgi saygı böyle olur.
Bir kimseyi seven, gülü seven dikenine katlanır. Sen hocayı sev, karısına çelme tak, Peygamber Efendimiz' i sev, torunlarını Kerbelâ'da kıtır kıtır kes. Olur mu? Lalettayin bir insan bile kesilmez, Peygamber Efendimiz' in torunlarını, çoluk çocuk, evlat, kundaktaki yavru… Bir şey demeden hunharca mesela Kerbelâ'da şehit ettiler. Olmaz. Olmayacağını herkes biliyor da biz de dikkat edelim.
Sevdiğimiz insanı çevresiyle beraber, onun sevdiği şeylerle beraber öyle seveceğiz. Ben hocamı severim. O mübarek, çay bardağının böyle kulplu olanını severdi, ben de ondan seviyorum. Böyle olacak. Sevgi, bağlılık böyle olur. Onun için sevginizi candan tutun, eksik, kusurlu olmasın. Çünkü o da sizi bu sefer sevemez çünkü onun sevdiği kimseye sen sevgi göstermiyorsun. O senin için karısından mı ayrılacak? Ayrılmaz. O zaman sana sevgi göstermesin. Gülü seven dikenine katlanır, bir kusuru varsa. Kaldı ki sen kusuru kendinde gör, kendin kurtulursun
Lâ yekûmu'r-raculü li'r-raculi min mekânihi ve lâkin li-yüvessi'i'r-raculü li-ehîhi'l-müslimi.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Bir adam oturduğu yerden bir başkası için kalkmasın."
Hani çok olur ya bizim toplantılarımızda, birisi geliyor, kalkarlar;
"Buyur buraya otur."
O gelir oturur. Öyle olur ya… Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Bir adam bir başka adam için yerinden kalkmasın."
Ve lâkin li-yüvessi'i'r-raculü li-ehîhi'l-müslimi.
Kalkmasın da ne yapsın? "Müslüman kardeşine yer açsın."
Şöyle biraz sıkışsınlar, toplaşsınlar, oraya o kardeş de otursun.
Neden?
Allah-u a'lem böyle yapıldığı zaman gelen adamda kibir meydana gelebilir, bu adamda kırgınlık meydana gelebilir. Bazı insanlar oturmaya doğuştan layık, bazı insanlar ayakta kalmaya doğuştan mahkûm, öyle şey yok. İslâm böyle şeyi kabul etmiyor. İslâm'da üstünlük takva ile, tevazu ile, güzel huy ile, ibadetle, taatle... Onun için böyle saltanat temayüllerinin gelişmesini kesiyor, kökünden kurutuyor İslâm. İslâm'ın ilacı o marazları kökünden tedavi etmek. Birisi kalkar ötekisi oturmaya alışır, bu beyzâdedir, ağazâdedir, eşraftandır filandır diye şey yaparlar, kırgınlıklar olur, dargınlıklar olur diye, yer açın o da otursun, öyle şey yapmayın. Kimse kimseye şey yapmasın diye talim buyurmuş.
Alimler için kalkmak, bir kavmin büyük zatları için kalkmak hakkında hadis-i şerifler var. Kalkılabiliyor. Bir arkadaşımız burada bahis konusu etti de konuşuldu, ben de kitaplarda inceledim. Peygamber Efendimiz kendi kızı geldiği zaman kalkarmış ayağa. Fâtımatü'z Zehra geldi mi ayağa kalkarmış. Peygamber kendisi, o sevgi ve saygıdan hâsıl olan bir şey, iştiyaktan hâsıl olan bir şey.
Lâ yemne'anne ehadüküm heybetü'n-nâsi en yekûle'l-hakka izâ reâhu ev semi'ahu.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"İnsanlara karşı duyulan hürmet hissi, saygı hissi, insanların heybeti sizi hakkı gördüğü veyahut işittiği zaman söylemekten katiyen alıkoymasın." Bu ne demek? "Kalabalıktan utanırım ben, hakkı söyleyemem." demesin.
Veyahut "Filanca adam çok heybetli bir adam, mevki makam sahibi bir adam, ben susayım fitne çıkmasın." demesin.
Geçen gün arkadaşlar öyle söylüyorlar: Bir kasabada biraz ihtilaflar olmuş. Adamın birisi mezhepsizlik cereyanını yaymaya başlamış orada. Yanlış, boş bir yol, yanlış bir yol, mantıken yanlış dinen yanlış. Bu kardeşimize;
"Peki, dedim, sen de niye konuşmadın?"
Diyor ki:
"Fitne çıkmasın." diye.
Olmaz, sen sustuğun zaman fitne çıkıyor, sen hakkı söyleyeceksin.
İnsanların heybeti veyahut saygısı veyahut kalabalığı veyahut onların insana verdiği ürküntü, insana hakkı söylemekten engel olmayacak, hakkı söyleyecek. Kalabalıkta da olsa, âmirine karşıda olsa, memuruna karşı da olsa, kime karşı olursa olsun insan, hakkı gördüğü, bildiği, duyduğu zaman söyleyecek.
"Yok, bu işi o yapmadı, ben gördüm, yanlış, suçsuz bir insanı itham ediyorsunuz, bu böyledir."
Veyahut;
"Hayır, bu söylediğin şey yanlış, ben şöyle duydum, işin aslı budur." diyebilecek insan.
Gerçekler saklanmasın, gerçekler ortaya çıksın diye.
Muhterem kardeşlerim! Hepimiz kalın kalın zincirlerle, kuvvetli kuvvetli bağlarla hakka bağlıyız, hakka esiriz. Doğruluğa dürüstlüğe esiriz. Doğruluğun mahkûmuyuz hepimiz. Dosdoğru olmak zorundayız. Başka türlü yapamayız.
"Hocam birazcık müsaade et, şu zincirleri gevşet, kıvırttırayım."
Öyle şey yok, kıvırttırmak yok, dosdoğru olacağız! Hepimiz hakka uymaya mecburuz. Hakka uymama serbestliğine sahip değiliz. Hakka uymama hürriyetine sahip değiliz. Hür değiliz. Bağımlıyız, köleyiz.
Neye köleyiz?
Hakikate köleyiz, hakikatin, gerçeğin kulu kölesiyiz, onu söyleyeceğiz. Söylemediğimizden bozuluyor ortalık. Hakkı söylemediğimizden, batılın karşısına çıkmadığımızdan, en az edepsizler kadar edepliler aktif olmadığından memleket bozuluyor! Nizam bozuluyor, huzur bozuluyor, asayiş bozuluyor, haksızlar, arsızlıklar, zulümler, edepsizlikler alıp gidiyor. Halbuki biz kalabalığız, hakkı seven, tutan insanlar ekseriyetteyiz. Aldatıyorlar, parçalıyorlar, bölüyorlar, göz boyuyorlar, hakkı alavere dalavere alt ediyorlar gene.
Onun için Müslüman feraset sahibidir, hakkı tutar. Anasının babasının aleyhinde olsa, akrabasının aleyhinde olsa hakkı söyleyecek insan. Hakkı söylemeyi, hakkı sevmeyi, hakkı desteklemeyi öğreneceğiz.
Mehmet Akif, Allah mekânını cennet etsin, ruhunu şad etsin, ne diyor?
Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Güzel bir söz bu. Bunu böyle yazın duvara, duvarınızda bulunsun.
"Çiğnerim çiğnenirim ama hakkı tutar kaldırırım."
Hakkı tutacağız, hakikati tutacağız. Yalan şahitlik yapmayacağız, doğru şahitlikten kaçmayacağız, gerçeği söylemekten çekinmeyeceğiz velev karşımızdaki rütbe sahibi olsa, mevki makam sahibi olsa. Rüşvet alıyorsa, haksızlık yapıyorsa, dolanlı işler yapıyorsa…
Boğaz'a, Beykoz'a çağırdılar, gittik geldik. Boğaz'da benim bildiğim inşaat yasakları var, koruluklar, yeşilliklerin korunması, Boğaz korumaya alınmış. Birçok korulukta inşaat gördüm. Kılıfına uydurmuşlar, çaresini bulmuşlar. Çamlıca'ya baktım, Çamlıca'nın bile yeşilliği kalmamış, kel tepe olmuş, böyle ağaçları uzaktan sayılabilecek hâle gelmiş.
Yasaklar ne oluyor? Çiğneniyor. Bir çaresi bulunuyor, alt ediliyor.
Neden?
Ses çıkartılmamaktan. Ses çıkartılmadığı için usulü bulunduğundan, zengin olan, rüşveti veren işini yapıp kanunsuz bir iş yapıyor. Abide, karşınızda kanunsuzluk abidesi duruyor, gık diyemiyorsunuz.
Neden?
Gık dersen nemelazım ya bir mafya çıkar karşıma ya da şöyle olur ya da böyle olur ya mevkiimden olurum ya makamımdan olurum ya da beni sürerler filan gibi hesaplar yapılıyor. Öyle olmayacak.
Hakkı tutacağız. Allah'a tevekkül edeceğiz. Allah yardımcısıdır… Doğruların yardımcısıdır Hz. Allah. İmtihan için biraz sıkıntı gelir gibi olur. Yusuf aleyhisselam'ı, biliyorsunuz, Allah imtihan etti. Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldı, anasından babasından ayrı düştü, hapse girdi ama sonunda Mısır'a âdeta sultan oldu, vezir oldu, tarım bakanı oldu Mısır'a. Kölelikten tarım bakanı oldu. Sabretti, Zeliha validenin nefsani isteklerine hayır dedi…
Rabbi's-sicnü ehabbu ileyye mimmâ yed'ûnî ileyhi. "Kadınların bu beni yaptırmak istedikleri fesatlara, fitnelere, bulaştırmak istedikleri çirkin işlere bulaşmaktansa hapse girmeyi tercih ederim." dedi, kadınların şerrinden korunmak için hapse girdi.
Hapse girdi. O kadını Allah gene ona nasip etti. Ama meşru yoldan nikâh yoluyla nasip etti. Peygamberler nikâhsız iş yapmazlar.
Zeliha valide Yusuf aleyhisselam'la macerası malum, üstüne atılmış gömleğini yırtmış cart diye, ondan sonra Yusuf aleyhisselam da kaçmış. Erkek adam kaçar mı? Erkek adam kendisini duvardan bile aşağıya atar! Namusunu korumak için…
Kadının namusu namus da erkeğin namusu namus değil mi? Bu mantığa senin aklın yatıyor mu? Kadınınki; "Vay edepsiz zânî, fahişe!" bilmem ne, erkeklerin hepsi fahişe.
Erkeklere yapmak serbest kadınlara yasak, öyle şey olur mu?
Kadına da yasak erkeğe de yasak! Haram iş yok. Helal iş var, haram iş yok. Yusuf aleyhisselam kaçtı. Kaçtı arkasından Zeliha validemiz yakaladı, cart gömlek yırtıldı. Tam o sırada da Aziz içeri girdi, efendi.
Men erâde bi-ehlike sûen. "Senin ailene kötülük isteyen, kötülük yapmaya çalışan bir kimsenin cezası nedir? " filan diye kadın bu sefer ters şey söylüyor.
Diyor ki Yusuf aleyhisselam:
"Hayır benim bir suçum yok, o bana saldırdı."
Hangisi doğru? İki ters iddia var. Müspet bir delil lazım. Kur'an'dan ne ibretler çıkar, insan dikkatle incelerse neler çıkar.
Ve şehide şâhidün. "Bir tanesi dedi ki, meseleleri görenlerden bir tanesi, eğer gömlek önden yırtılmışsa, ön tarafı yırtılmışsa gömleğin kadın doğru söylüyor."
Yusuf aleyhisselam yanlış söylüyor demek istiyor.
"Arkadan yırtılmışsa belli ki Yusuf aleyhisselam kaçıyormuş, kadın haksız Yusuf aleyhisselam doğru. Bakıyorlar ki gömlek arkadan yırtılmış. Müspet delil, kaçarken arkadan yırtıldığı belli. O zaman diyor ki:
Yûsufu a'rid an hâzâ. "Yusuf sen bu işin üstünü kapat, vazgeç bu şeyden."
Ve'stağfirî li-zenbiki. "Ey kadın sen de bu şaşkınlığından tevbe, istiğfar eyle." diyor.
Öyle bitiyor o macera. Ama orada bir ayet-i kerimede iki kelime var
Ve lekad hemmet bihî ve hemme bihâ lev lâ en reâ burhâne Rabbihî.
Yusuf aleyhisselam'ın da canı çekmiş, ötekisinin de canı çekmiş ama;
"Yusuf aleyhisselam Allah'ın burhanını gördüğü için kendisini tutmuş, haram işe yanaşmamış."
Yusuf aleyhisselam'ın da canı çekmiş, demek ki öbür taraf da güzel, giyimli, asil bir hanım. Lalettayin bir kimse değil. Güzel bir kimse, tahsilli, görgülü, hanımefendi bir kimse ama Yusuf aleyhisselam çok güzel, dayanamamış, bir hatalı iş yapacak. Yusuf aleyhisselam'ın da ona karşı içinde bir meyil meydana gelmiş. Onda da ona karşı bir meyil ama Yusuf aleyhisselam; lev lâ en reâ burhâne Rabbihî.
"Rabbinin burhanını görmeseydi o hatayı yapardı ama gördü yapmadı."
Bazı kitaplarda diyorlar ki;
Ne gördü Yusuf aleyhisselam?
Ne görmüş?
Bazı kitaplara göre babası Yakup aleyhisselam'ı görmüş. Yakup aleyhisselam'ın hayali Yusuf aleyhisselam'ın önüne gelmiş, böyle parmağını ısırıp;
"Oğlum sen ne hâldesin ne yapıyorsun?" gibi hayali parmak ısırır tarzda görünce toparlanmış Yusuf aleyhisselam.
Bu rabıtanın misali, rabıta denilen şeyin misalidir. Çok bilmediği şeyler var bu koca koca profesörlerin bu dünyada...
Lâ yemne'anneküm min sühûriküm ezânü Bilâlin ve le'l-fecrü'l-mustatîlü ve lâkin el-fecrü'l-mustatîrü fi'l-ufuki.
Bu hadis-i şerif de neyle ilgili?
Orucun başlangıç vaktiyle ilgili bir hadis-i şerif. Râvilerine bakalım muhterem kardeşlerim; Ahmed İbni Hanbel, Tahâvî, Dârekutnî, Hâkim'in Müstedrek'i, Tirmizi. Sahih hadis kitaplarından ve Tirmizi hasen hadis demiş. Hasen sıfatıyla söylemiş. "Hocam niye bu hadisin böyle kaynakları üzerinde bu kadar durdun?"
Bizim ukala, münakaşacı hasımlarımız vardır. Ukala, münakaşacı hasımlarımız vardır, iddia ederler, şeriata aykırı şeyler iddia ederler. İslâm'ın birtakım gerçeklerini inkâr ederler. Ondan sonra da biz bir hadis filan söylediğimiz zaman kaynağını söyle... İşte kaynağı! Kaynağını söyle, işte kaynağı bak; Tirmizi, falanca filanca hem de hasen hadis demiş.
Ne diyor Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde?
Daha başka hadisler var. Bir çiçekle bahar olmaz dediği gibi, çok çiçekler var, çok şeyler var. Alimlerimiz, müçtehitlerimiz armut mu topladılar? Sen hadisleri birazcık okuyup kendini medresede biraz okudun, biraz Irak'ta, İran'da Arapça mürekkep yaladın filan diye müçtehitlerden üstün mü sanıyorsun kendini? Bizim müçtehitlerimiz armut mu topladılar? 4 yaşında hafız olmuş, 15, 17, 13 yaşında fetva vermeye başlamış, su gibi bunları ezbere biliyorlardı. Râvilerini ezbere biliyorlardı. Sen onların tırnağının ucu olamazsın.
Adam gelmiş bizim müçtehitlerin haksızlığını, şeyini çıkartmaya çalışıyor. Yok el böyle bağlanmaz, şöyle olacak da böyle olacak…
"Bu hadis sahih mi?" diye sorarlar, işte sahih hasen hadis-i şerif.
Ne diyor Peygamber Efendimiz;
"Sakın sizi sahur yemeği yemekten, seher vaktinde hani kalkıp sahur yemeği yemekten oruç tutacağınız zaman, Bilâl-i Habeşî hazretlerinin teheccüde kalksınlar diye okuduğu ezan alıkoymasın."
Peygamber Efendimiz sahura kalksınlar diye ezan okuttururdu. Teheccüd namazı kılsınlar diye... Hâlâ şimdi Mekke'de filan o ezanları okurlar. O ezan şeydir, ey uyuyanlar kalkın, teheccüd vakti geldi, abdest alın, teheccüd namazı kılın, sahur yemeği yiyin filan demektir.
"O Bilal’in ezanını görünce yemek yiyorsanız yemeğinizi kesmeyin, sabah oldu sanıp da yemeğinizi kesmeyin." diyor Peygamber Efendimiz.
Başka?
Ve le'l-fecrü'l-mustatîlü. "Böyle dikine gökyüzünde hafif bir aydınlanma olmuş, şöyle dikdörtgen şeklinde, yukarıya doğru bir aydınlanma olmuş, fecir doğdu, imsak kesildi sanıp da yemeği şey yapmayın, yiyebilirsiniz daha."
Peki, ne zaman bırakacağız yemeği?
Ve lâkin el-fecrü'l-mustatîrü fi'l-ufuki. "Ufka yayılmış olan aydınlık belirdiği zaman, o zaman kesin."
Şimdi burada insan apartmanlardan, dağlardan şeyi göremez. Belki yaylalarda oturanlar, köylerde olanlar, yaşlılar falan bu şeyleri biliyorlardır. Gecenin sonuna doğru insan doğu tarafına baktığı zaman her taraf lacivert renkli, böyle karanlıkken doğu tarafında bir ışıma hâsıl olur, şöyle bir ışıma olur, bir müddet sonra kaybolur. Buna fecr-i kâzib derler, öyle dikine, böyle bir ışık gibi olur, kaybolur. Ondan sonra ufukta böyle dağların silueti belirir, her taraftan yaygın bir aydınlık belirir, gittikçe mavileşir, lacivert karanlık mavileşir, sabahın vakti girer. O yaygın aydınlık fecr-i sadıktır, hakikî fecirdir. O zaman oruç başlamış oluyor. Artık sofradan elini çek, sahur yemeğini bırak artık o başladığı zaman, diyor Peygamber Efendimiz.
Şimdi astronomlar, şeyler, bunlar ufku gözleyip zamanını tespit ediyorlar, takvimlere yazıyorlar ki sahurun vakti, imsakın vakti şudur filan diye yazıyorlar. Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki ufuktan o lacivertlik altından yavaş beyazlanmaya başladı mı fecr-i sadık belirdi mi ruç vakti başlıyormuş. Niye bunu bastıra bastıra söylüyorsun?
Bazı kimseler çıktı son zamanlarda dediler ki "Daha yesin, yesin..." Orucunu yer.
Ne zamana kadar yesin?
"Güneş doğmasına yakın vakte kadar yesin, ortalık aydınlanıncaya kadar yesin."
Öyle şey yok. Bak bu hadis-i şerif sahih hadis-i şerif. Müçtehitliğe kalkıyorlar, insanları yanlış yollara sevk ediyorlar.
Bir gürültü, bir patırtı, bir şamata, millet de şaşırıyor Hanefilik mi doğru, Şafiilik mi doğru, Hanbelilik mi doğru, Malikilik mi doğru?
Ya o zaman mı şimdi?
Zaman; Ahmed b. Hanbel hazretleri mübarek bir imam, İmam-ı Azam Efendimiz de mübarek bir imam, onların da kabul ettiği, onların da takdir ettiği, üstat dedikleri İmam Şafiî hazretlerinin methiyeleri var hakkında.
Şimdi İmam Şafii’yle [ötekisini] çatıştırmak mı maksat? O devirde miyiz? İmam Şafii ile şeyi mi kavga ettirtelim? İki mezhebin kavgasını mı çıkartalım şimdi?
Kendi mezhebinde yürürsün olur biter. Sen kendin içtihat yapacak durumda değilsin. Yeni yeni şeyler ortaya çıkartıyorlar deliller, bu deliller ne oluyor? Bunları görmezlikten geliyorlar veya bilmiyorlar veya gördükleri halde bazısını saklıyorlar, bazısını söylüyorlar.
"Namaza yaklaşmayın" diyor. Öyle yarısını gösterip yarısını göstermemek olmaz.
Onun için büyük alimlere tâbi olun, lalettayin, uydurma, sonradan çıkma, karıştırıcı, cahil, yarı cahil çünkü yarım doktor insanı candan eder. Yarım hoca dinden eder, yarım doktor candan eder. Sağlam yere bağlanın, sağlam, sahih kitap okuyun.
Allah-u Teâlâ hazretleri yardımcı olsun hakkı bulmakta. Haktan ayırmasın, batıla saplatmasın cümlemizi.