25.10.1987 - Malı Depolamak, Takva, Haram ve Helallik, Ölüm

25.10.1987 - Malı Depolamak, Takva, Haram ve Helallik, Ölüm
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ya eyyühe'n-nâs! Emâ testahyûne? Tecmaûne mâ lâ te'külûne ve teb'nûne mâ lâ ta'murûne ve te'mülûne mâ lâ tüdrikûne. Elâ testahyûne min zâlike?
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Dersimizin ilk hadis-i şerifi öyle bir hadis-i şerif ki, muhterem kardeşlerim, dinledikten sonra oturup, elimizi yüzümüze kapayıp, ağlayıp ağlayıp camiyi terk etmemiz lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hz. Ömer radıyallahu anh'ın kızı Ümmü'l-Velid radıyallahu anhümâ'nın rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş:
Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!" Emâ testahyûne? "Utanmaz mısınız?"
"Utanmıyor musunuz? Arlanmıyor musunuz? Haya duymuyor musunuz?"
Galiba onun üzerine demişler ki;
Ve mâ zâke yâ Resûlallah? "Niye bu hitabınız, yâ Resûlallah?" diye sormuşlar ki şerhte öyle diyor.
Bir başka rivayette de;
Emâ testahyûne mina'llâhi teâlâ. "Allah-u Teâlâ'dan utanmaz mısınız?" diye o rivayet de varmış.
Kâlu: Ve mâ zâke yâ Resûlallah? "Bu neden yâ Resûlallah?" diye sormuşlar.
"Neyin nesi? Bu hitabın aslı, esası, sebebi nedir?" diye anlamak istemişler.
Muhakkak yürekleri ağızlarına gelmiştir, o hitabı duyunca beyinlerinden vurulmuşa dönmüşlerdir de sebebini anlamak istemişlerdir. Muhakkak onun için sormuşlardır.
Efendimiz devâmen buyuruyor ki;
Tecmaûne mâ lâ te'külûne. "Yiyemeyeceğiniz kadarını topluyorsunuz, biriktiriyorsunuz."
İhtiyacınızdan fazla topluyorsunuz. Boyuna topla... "Rabbenâ hep bana! Rabbenâ hep bana!" Haftanın kaç günü para kazanacağım, yiyecek bulacağım diye hepimizin hâli... Bu bize hitap! Yâ eyyühe'n-nâs dediğine göre, biz de insansak, bize, hepimize hitap...
Demek ki yiyecek kadar toplamaya bir mazeret var da... "Yemeyeceğinizi niye topluyorsunuz, ne bu böyle depo etmek boyuna?"
Ve teb'nûne mâ lâ ta'murûne. "İçinde ömür sürmeyeceğiniz, oturmayacağınız binaları yapıyorsunuz."
Boyuna yapıyorsunuz... Boyuna binalar, köşkler, şunlar bunlar... Sanki içinde ebedî kalacak mısınız, girebilecek misiniz?
Duyuyoruz ki adam öyle bir köşk yaptırmış, öyle bir köşk yaptırmış... Unuttum, seneler önce söylemişlerdi, o zaman Ankara'daydım. O zaman ismi de hatırımdaydı, şu anda hatırımda yok. Öyle güzel bir köşkmüş ki dillere destan olmuş. "Bitti, az kaldı, tamam, bahçesi güzel, havuzu güzel, balkonu şahane..." Bitmiş; adam ölmüş! Yani Allah içine girmeyi nasip etmemiş. Yani hikâye değil, kitapta okunmuş rivayet değil; bunu böyle söylediler. Diyelim ki on sene içinde olmuş bir hâdise bu. Ekseriya böyle olabiliyor.
Velev insan bina ettiğinin içine girmiş bile olsa ebedî mi kalacak?
Hadisi yarım bırakıp da hatıra gelen şeyleri söylemek icap ediyor.
Eski hükümdarlardan bir tanesi bir dervişe; "Gel, sana bir şey göstereceğim." demiş, koluna girmiş. Almış beraberinde, götürmüş, yaptırdığı sarayı göstermiş, odalarını, bahçelerini, havuzlarını, balkonlarını, şahane manzarasını göstermiş. "Nasıl buldun bakalım?" diye sormuş.
Karşısındaki adam fukara ama derviş, Allah'tan korkan insan, hakkı söylemekle vazifeli insan; arif insan, kâmil insan. Demiş ki:
"Yazık etmişsin kendine... Bunu burada yapacağına ahirette bir köşk yapsaydın ya!"
Bu hepimize hitap. Ben onun için hiç çekinmeden söylüyorum. Birbirimizden farkımız yok.
Allah bizi affetsin. Allah bizi lütfuyla ıslah eylesin. Keremiyle bizi doğru yola hidayet eylesin...
"Bunu burada yapacağına ahirette yapsaydın ya! Hepsinin hesabını soracaklar sana, cevabını nasıl vereceksin? Sana iki gözlü ev yetmez miydi?" demiş. Neler demişse ona uzun boylu nasihat etmiş... Yani ağzının tadını kaçırttırmış.
O istiyor ki; "Aman pek güzel olmuş, manzarası şahane, güle güle oturun, Allah ömürler versin. Efendim sağ olun, var olun. İnşaallah eviniz saadethane olsun, devlethane olsun, köşkünüz pâyidar olsun, Allah size uzun ömürler versin..." Umumiyetle biz böyle deriz. Gittiğimiz yerde umumiyetle "Maşaallah, güzelmiş! Güle güle oturun." diyoruz.
Ama Efendimiz ne demiş?
Hem de o zaman öyle bir devir ki... Abdullah b. Ömer-Hz. Ömer'in oğlu Abdullah- radıyallahu anhümâ çitinin duvarını çamurla sıvıyormuş, Allah-u âlem içerisi görünmesin diye. Peygamber Efendimiz oradan geçerken selam vermiş;
"Ne yapıyorsun yâ Abdullah?"
"Eh işte, bir çit var, onun içi görünmesin diye çamurla sıvıyorum."
Demiş ki;
El-Emrü eyserü min zâlike.
Efendimiz onun yaptığı işten memnun kalmamış; "Bunu yapacağına ilimle meşgul olsan, dini yaymakla meşgul olsan? Bir gün gelir kıyamet kopuverir, başına geliverir, ölüverirsin. Ne diye bununla uğraşıyorsun?" gibi onu bile çok görmüş.
Mescit ne kadar?
Kumluk, hurma direklerini dikmişler, üstüne hurma dallarını çatmışlar, gölgelik olsun, sıcak güneş vurmasın diye... Şimdiki mescit gibi de değil; öyle gölgelik, kumluk bir yer.
Otururken şöyle bir bakmış, o mescidin ötesinde bir yüksek bina görmüş.
"Bu bina kimin?" Demişler ki:
"Filancanın."
O şahıs biraz sonra gelmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e selam vermiş. Efendimiz selâmını almamış. Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de emrediliyor:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve iza huyyîtüm bi-tahiyyetin fe-hayyû bi-ahsene minhâ ev ruddûhâ.
Selam verilince cevap vermek lazım. Ama Efendimiz ona öğretmek için, kendisi peygamber olduğundan ve Allah'ın ilhamıyla, vahyiyle hareket etmiş olduğundan selâmını almamış. O es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah diyor. Efendimiz hiç selam vermiyor.
O şahıs da birden bir toparlanmış. Edepli, saygılı, zarif insanlar... Gitmiş, etraftan soruşturmuş;
"Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine selam verdim, mübarek selâmımı almadı. Acaba benim kabahatim nedir? Sizin bir bilginiz var mı?" diye sormuş.
Demişler ki:
"Bir kusurunu bilmiyoruz. Ama sen gelmezden önce Efendimiz başını kaldırınca mescidin dışında biraz yüksekçe bir bina olarak senin binanı görünce ' Bu bina kime aittir?' diye sordu. Biz de senin binan olduğunu söyledik. O kadar bir şey biliyoruz. Belki bununla ilgilidir."
Adam -mübarek- mescitten çıkmış, gitmiş, derhal yaptığı ikinci katı sökmüş, binasını indirmiş, yıkmış. Ondan sonra gelmiş, Resûlullah Efendimiz' e selam vermiş, Efendimiz de selâmını almış.
Nerede bizim şimdiki gökdelenler, saraylar, villalar, yalılar, odalar, salonlar, salamanjeler; nerede o mübareklerin başlarını sokacakları yerler... Oda bile yok, içinde taksimatı bile yok, su bile yok, hiçbir konforu yok. Efendimiz ona bile razı gelmemiş.
Biz şimdi bir yazlık, bir kışlık... İstanbul'dan Tekirdağ'a kadar, Yalova'dan Erdek'e kadar, daha bilmediğimiz öbür taraflara kadar... Çanakkale'den Bodrum'a, Marmaris'e, Antalya'ya, Kemer'e, Alanya'ya, Mersin'e, Erdemli' ye, İskenderun'a kadar bütün sahillere milyarları gömmüşüz; binalar yapmışız, bir ay tatil yapmak için konforlu konforlu siteler yapmışız, lüks lüks binalar yapmışız.
Bana inanmazsanız bir otobüse binin, Tekirdağ'a giderken... Yalnız deniz tarafında oturacaksınız, otobüsün sol tarafında oturacaksınız. Başınızı denize doğru çevirip bakarak öyle gidin. Görün bakalım o kasabaları, o sahil sitelerinin hallerini görün. Yazın geçemezsiniz.
Bu millette para var! Bu millette her şey var!
"Fakir millet."
Yalan! Vallaha da billaha da yalan!
Ve te'mülûne mâ lâ tüdrikûne. "Ulaşamayacağınız şeyleri ümit ediyorsunuz."
"Ona umut bağlıyorsunuz. Tûl-i emel sahibisiniz. Nerede onlara ulaşmak? Onları hevesliyorsunuz, ümit ediyorsunuz."
Elâ testahyûne min zâlike? "Bunlardan utanmıyor musunuz?" diyor.
Demek ki Müslüman olanın böyle hareket etmemesi lazım. Sert bir ifade. Bu ifade Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den hepimize çok büyük bir azar.
İnsanın başını sokacak bir evi olması uygundur. İnsanın kimseye muhtaç olmayacak bir geliri, malı olması uygundur.
Aziz kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretleri bizden malımızın hepsini istemiyor. Zekâtın nispeti nakitte kırkta birdir. 40 milyonun varsa 1 milyonunu vereceksin, 39 milyonun yine sana kalacak. Allah rızası için vereceksin. Sonra verdiğinin de on misli ecir var, sevabı var. Ve ayrıca verdiğini de Allah daha fazlasıyla sana geri vereceğini de bildiriyor. Malının bereketleneceğini bildiriyor. Ahirette de [Allah] sevap veriyor. Bu işin daha kârlı olduğu muhakkak.
Bunu bu kadar garantilediği halde insanlar malının zekâtını bile vermiyor. Malının zekâtını vermeyen insan pintidir, cimridir, nekestir, bahildir, pahaldır; o adamdan hayır gelmez. Muhterem kardeşlerim! Halbuki zekât hayrın alt çizgisidir; asgarî çizgisidir, farz olanıdır, fazilet olanı değildir. Fazilet olanı zekât olsaydı Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz nesi varsa Peygamber Efendimiz' e verip de emrine tahsis eyleyip de namahrem yerlerini korumak için hasıra sarılmazdı. Demek ki Allah yolunda çoğunu vermek de var! Ama onun için sıddık olmak lazım. Sıddık olmayanlar o zaman ne olur?
Depocu olur. Depo memuru olur. Depo et bakalım, biriktir bakalım...
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Siz vârisinizin malını kendi malınızdan daha çok seviyorsunuz. Var mı kendi malını vârisinden daha çok seven?"
Diyorlar ki:
"Anlayamadık, bu nasıl şey? Herkes kendi malını daha çok sever."
"Hayır, senin tasadduk edip hayır yaptığın mal ahirette senin hesabına yazıldığı için o senindir. Cimrilik yapıp da tutup da mirasçılara kalan mal da mirasçının malıdır."
Siz mirasçıların mallarını bekliyorsunuz, başında nöbetçi[siniz.] Mirasçıların size teşekkürnâme yazması lazım. Teşekkür de etmezler, rahmet de okumazlar. "Bizim malları iyi beklemişsin, bak ne kadar bize bıraktın. Oh ben de bedavadan bunları istediğim gibi harcarım." diyecek, demesi lazım. Onu da demiyorlar tabii.
Bu hadisi bir kere daha okuyayım.
"Ey insanlar! Utanmaz mısınız? Yiyemeyeceğiniz kadarını topluyorsunuz. Ömür süremeyeceğiniz kadarını bina ediyorsunuz. Elde edemeyeceğiniz şeylere ümit bağlıyorsunuz. Bundan utanmaz mısınız?" diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Ne diyeceğiz?
"Duyduk yâ Resûlallah! İşittik yâ Resûlallah! Utandık yâ Resûlallah! Affet yâ Resûlallah! Bundan sonra malımız canımız senin yolunda yâ Resûlallah, din uğrunda feda olsun!"
Yâ eyyühe'n-nâs! İttehizû takva'llâhi ticâreten ye'tîkümü'r-rizku bilâ bidâatin ve lâ ticâretin sümme karaa: ve men yetteki'llâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhu min haysü lâ yahtesib.
Muaz radıyallahu anh'ten ikinci hadis-i şerif.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadis-i şerifinde buyurdu ki;
Yâ eyyühe'n-nâs! İttehizû takva'llâhi ticâreten ye'tîkümü'r-rizku bilâ bidâatin ve lâ ticâretin. "Ey insanlar! Allah korkusunu, Allah'tan takva duygusu duymayı, takva hissine sahip olmayı kendinize ticaret konusu edinin."
Takvaya sahip olun. Ticaret yapmak istiyorsanız, ticaret konusu bu işte; takva ehli olun, muttaki kul olun.
"Takva ehli olursanız, Allah'tan korkan insan olursanız; haya eden, utanan, sayan, seven, çekinen, sakınan, titiz, has hâlis Müslüman olursanız..."
Ye'tîkümü'r-rizku bilâ bidâatin ve lâ ticâretin. "Mal, meta, sermaye olmadan, ticaret yapmadan rızk size gelir."
Rızık size malsız, ticaretsiz, sermayesiz, parasız, pulsuz gelir, akar.
Sümme karaa. Efendimiz buna delil olarak da bir ayet-i kerime okumuş. Buyurmuş ki:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve men yetteki'llâhe yec'al lehû mahrecem ve yerzukhu min haysü lâ yahtesib. "Kim Allah'tan korkarsa, takva ehli olursa, titiz has Müslüman olursa, çekine sakına, düşüne taşına Müslümanlığını yaparsa Allah ona bir çıkış ihsan eder. Sıkıntısından kurtulacak bir çıkış noktası yaratır ve onu hiç hesap etmediği, ummadığı yerden rızıklandırır."
İnsan takva ehli olursa ne olurmuş?
Allah ona sıkıntısından çıkartacak yolu gösterirmiş. "Bak buradan kurtulursun, yürü çık." Haydi, sıyrılıp çıktı sıkıntıdan...
Başka?
Hesaba gelmeyen, hesap etmediği, ummadığı tarzda, ummadığı yerden, ummadığı miktarda kendisine rızık gelir.
Neden? Takva ehli olduğundan.
Hatta öyle gelir ki eski evliyâullah -kitaplarda okuyoruz- çöle çıkarlarmış; bir birisi dua edermiş, bir birisi dua edermiş, bir ona rızık gelirmiş, bir ona rızık gelirmiş. Gelir. Amenna ve saddaknâ. Allah her şeye kâdir.
Musa aleyhisselâm'ın, ashabı Firavundan kaçıp denizi geçtikten sonra bir çöle çıktılar ki Sina çölüne... Uçsuz bucaksız kum tepeleri; çatır çatır güneş, su yok, çeşme yok, gıda yok, ağaç yok, ot yok, bir şey yok... Yani öyle bir yere çıktılar, oradan öbür tarafa hazırlıklı ordular geçemiyor. Arkalarında rızıklar, içecekler olan orduların bile oradan geçmesi bir dert oluyor.
Oradan Allah nasıl geçirdi?
Ve zallelnâ aleykümü'l-ğamâme. "Ey benî İsrail! Biz sizin üzerlerinize bulutları gönderip sizi gölgelendirmedik mi?"
Gölgelendirdi. Allah bulutları gölgelendirdi. Güneşin acı harareti başlarına geçmesin diye gökyüzünde bulut yarattı. Bulut her zaman her yerde oluyor ya, biz de biliyoruz. Ama oralarda her zaman olan bir şey değil... Benî İsrail Musa aleyhisselâm'ın arkasından giderken bu mübarek Müslümanlar, mazlum Müslümanlar, imanlılar zarar görmesin diye Allah güneşin önüne bulutları perde yaptı, onları gölgeledi.
Ve enzelnâ aleykümü'l-menne ve's-selvâ. "Onlara bıldırcın sürüleri sevk eyledi."
Bıldırcınlar orada sapır sapır döküldüler, bunlar da yediler.
Olur mu? Olup duruyor. Bugün bile olup duruyor.
Sinop'ta gidiyorlar, ağları geriyorlar, arkasına floresan lüks lambalarını pompalayıp ışıkları yakıyorlar. Karadeniz'den gelen bıldırcınlar ışıkları görünce nefes nefese, kanat çırpa çırpa, çırpına çırpına geliyorlar, ağlara takılıyorlar, sapır sapır dökülüyorlar. Aşağıdakiler de zeytin, elma armut toplar gibi bıldırcınları topluyorlar. Yani bugün bile oluyor. Niye olmasın? Olmayacak şey değil, gayet makul.
Ama bak, Allah sevdiği imanlı kulları güneşten nasıl bulutla koruyor, aç kalmasınlar diye bıldırcın eti gönderiyor.
Ondan sonra kudret helvası... Ben o kudret helvasını da merak ediyorum. Mantar gibi bir şeymiş. Ama kendim yemedim. Mısır'a bir gitmeli, "Şu kudret helvası nasıl bir şey oluyor?" diye... Onu da merak ediyorum, yemek istiyorum. Allah kudret helvası yedirmiş.
Bıldırcın eti yemişler, kudret helvası yemişler, gıdaları sağlamışlar, oraya geçmişler. Allah yardım edince yardım eder.
Ama insanlar da nankör olunca neler yapıyorlar... Ne demişler Musa aleyhisselâm'a?
Demişler ki;
Len nasbira alâ taâmin vâhidin. "Tek bir gıdaya tahammülümüz kalmadı."
"Biz bakla isteriz, mercimek isteriz, soğan isteriz, sarımsak isteriz, şunu isteriz bunu isteriz!.." demeye başlamışlar.
Ya olağanüstü bir durum var, dişini sıksana mübarek! Düşmandan kurtulmuşsun, bir başka diyara gidiyorsun...
İhbitû mısran fe-inne leküm mâ seeltüm. O zaman Allah-u Teâlâ öyle buyuruyor: "Madem öyle, gidin o zaman kasabaya, şehre inin, orada istediğiniz her şey var."
Gidemezler ki, can korkusu var. Ama beyzâdeler orada bıldırcın etinden bıkmışlar.
Tabii bunlar insanoğlunun tabiatını sergileyen şeyler, muhterem kardeşlerim. Biz de onlardan bir parçayız. Biz de insanız, bizim de nefsimiz var, bizde de şeytan var, bizim de aklımız böyle yamuk çalışır, eğri büğrü çalışır.
Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde bize onları niye anlatmış?
O hatalara düşmeyelim diye anlatmış. Biz o edepsizlikleri yapmayalım, güzel kulluk yapalım, Allah'ın has kulu olalım, rızasına uygun hareket edelim diye. Böyle ayet-i kerimeler onları bize hikâye ediyorlar, ibret alalım diye.
Demek ki insan takva ehli olunca ne olurmuş?
Dükkân açmasına, sermaye toplamasına, alışveriş yapmasına, ticaret yapmasına lüzum kalmadan Allah ummadığı şekilde, ummadığı yerden, ummadığı miktarda ona "Buyur, al benim takva ehli kulum. Al benim benden korkan, sakınan, çekinen, edepli, terbiyeli, hassas kulum!" diye ikram ediyor.
Nitekim etmiş. Kimsenin inkâr edemeyeceği misaller veriyorum. Musa aleyhisselâm'a ihsan etmiş, Peygamber Efendimiz' in ashabına ikram etmiş, evliyâullaha ikram etmiş. Sen de takva ehli olursan sana da ikram eder; açık vaadi var. Peygamber Efendimiz daha da açıklamış. Ne diyor?
"Ey insanlar! Takvayı kendinize ticaret edinin, takva ehli olun, Allah size rızık versin. Takva ehli olursanız rızkınız size sermayesiz, ticaretsiz gelir." diyor.
Biz de takvayı bırakmışız, hırsı sermaye etmişiz. Takvayı bırakmışız, hubb-u dünyayı sermaye edinmişiz. Takvayı bırakmışız, tûl-i emeli sermaye edinmişiz. Takvayı bırakmışız, tevekkülsüzlüğü, itimatsızlığı kendimize sermaye edinmişiz. Allah hangi kötü huyu yasaklamışsa onu yapmışız, hangi iyi huyu bize emretmişse onu bırakmışız.
Neden?
Cahillikten. Şimdi benim kardeşlerim bu hadisi duyduktan sonra, bu ayeti duyduktan sonra elbet başka türlü hareket ederler. Öteki ayeti, hadisi duyduktan sonra elbet başka türlü hareket ederler. Bilmediği için, cahillikten...
Ama cahillik İslâm'da mazeret olmuyor. "Bilmiyordum, kusura bakma." mazeret olmuyor. Allah cahili iki türlü, iki misli azaplandıracak. Bir, cahillik dolayısıyla yaptığı kabahatten. İkincisi, "Niye cahil kaldın?" diye. Onun için, cahil kalmamızın mazereti yoktur. Bunu bilelim. Cahillikten kurtulmaya çalışalım. İlim öğrenelim.
Hocamız pazar günleri bu mübarek yerde kendisi hadisleri okurdu. Pazar günü başka yere gezmeye tozmaya, pikniğe gitmeyi istemezdi, "gitmeyin" derdi, söylerdi.
Neden? İlim öğreniriz.
"İnsan bu kitabı baştan sona bir okudu mu bayağı bir arif, kâmil Müslüman olur." diye söylerdi.
Bu hadisleri bildiğimiz için artık başkalarına;
"Yok, öyle yapma kardeşim, hadis-i şerifte böyle buyuruluyor, bunu yapmak doğru olmuyormuş. Ben de eskiden bilmiyordum ama işin aslı böyleymiş." diyeceğiz, inşaallah.
O niyetle öğrenelim, sağlam öğrenelim, başkalarına da nakledelim.
Demek ki takvayı öğreneceğiz.
Takva nedir?
Biz bunun için bir kitap neşrettik. Takva hakkında Erzurum'daki bir kardeşimiz doktora tezi yapmış, biz de onu bastık ki "Takva nedir?" sorusu zihnine takılan kimse gitsin, öğrensin. Madem bu kadar önemliymiş, herkes takvayı öğrensin.
Şimdi takvayı ben burada iki kelime ile anlatsam "tamam" diyecekler, işi bitirecekler. Diyorum ki:
"O kitabı okuyun. Başka kitapları okuyun. İmam Gazzâlî'nin eserlerinde takva bölümünü okuyun. Bu takvaya mutlaka sahip olun. İhya-u Ulûm'u okuyun. Kimyâ-i Saadet'i okuyun. Abidler Yolu’nu okuyun. Daha başka eserleri okuyun. Takva ehli Müslüman olun."
Takva, "sakına çekine, titiz titiz Müslümanlık yapmak" demek. "Ayağını basarken sakınmak, işini yaparken düşünmek, günah olan yerden çekinmek, sevap olan işe koşuşmak." demektir. Velev menfaatlere ters bile olsa, velev nefislere ağır bile gelse, velev etraftaki insanların yaşayışından farklı bile olsa takva ehli olacağız, hakkı söyleyeceğiz.
Padişaha siz de diyebilir miydiniz öyle? Padişah sizi alsaydı, Dolmabahçe sarayını gezdirmeye götürseydi; "Gel bakalım." deseydi... Zaten koltuklarınız kabarırdı; "Padişah benim koltuğuma girdi. Beni Dolmabahçe sarayına götürdü." diye o ihtişam altında ezilip kalırdık. Hizmetçiler gelirdi, bir şeyler ikram ederdi. "Aman Efendim!" Sevincimizden uçardık, bir şey söyleyemezdik.
"İnsanların heybeti size hakkı söylemeye engel teşkil etmesin." diyor Peygamber Efendimiz. Heybetli insan olabilir, padişah olabilir, komutan olabilir, başkan olabilir, reis olabilir, çok sevilen bir insan olabilir, yüksek bir şahsiyet olabilir; hak bildiğin şeyi söyleyeceksin.
Allah rahmet eylesin, bizim -talebelerimden birisi hâlini anlattı- Ruhi Özcan diye bir fıkıh hocası kardeşimiz vardı. Trafik kazasında genç yaşında ahirete göçtü. Mekânı cennet olsun. Bir toplantıya çağrılmış, o toplantıdaki büyük şahsiyet bir şeyler konuşmuş konuşmuş... Etrafında çok kimseler var. Ruhi Hoca kalkmış demiş ki:
"Doğru olmadı efendim. Bu söylediğiniz yanlış oldu. Fıkıhta bu böyle değildir. Dinimizin aslı öyle değildir. İşin doğrusu böyledir." diye dobra dobra söylemiş.
İşte öyle olmak lazım. Hakkı söylemek lazım. Hakkı söylerseniz Allah cellecelalühü sever. Hakkı söylemekten geri durursanız, "Hakkın söyleneceği yerde susan dilsiz şeytandır." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Hakkı söyleyeceksin. Durmayacaksın, söyleyeceksin. Durmayacaksın, söyleyeceksin ki herkes hakka yanaşmak zorunda kalsın.
Haksıza prim verirseniz, haksıza destek verirseniz, haksızı alkışlarsanız haksızlık yayılır. Çocuğa yaramazlık yaptığı zaman gülerseniz, "Maşaallah..." filan derseniz çocuk şımarık olur. Kötülük yaptığı zaman "Yapma öyle!" 'çat' eline bir tane vurursanız ondan vazgeçer. Demek ki kötü şeye alkış, güleç yüz olmaz. Kötüye kaş çatılacak. İyiye, doğruya, hakka, hakikate alkış olacak, muhterem kardeşlerim!
Allah hepimize takvayı nasip eylesin. Takvayı öğrenip, muttaki kullar olarak yaşayıp Efendimiz' in tavsiyesine uyan, sevgisini kazanan, Allah'ın rızasına eren kullar olmayı cümlemize nasip eylesin.
Yâ eyyühe'n-nâs! İnna'llâhe teâlâ enzele kitâbehû alâ lisâni nebiyyihî fe-ehalle halâlehû ve harrame harâmehû fe-mâ ehalle fî kitâbihî alâ lisâni nebiyyihî fe-hüve halâlun ilâ yevmi'l-kıyâmeti ve mâ harrame fî kitâbihî alâ lisâni nebiyyihî fe-hüve harâmun ilâ yevmi'l-kıyâmeti.
Enes radıyallahu anh'ten. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yine buyuruyor ki;
Yâ eyyühe'n-nâs! "Ey insanlar!" İnna'llâhe teâlâ. "Hiç şüphe yok ki Allah-u Teâlâ..." Enzele kitâbehû alâ lisâni nebiyyihî. "Kur'ân-ı Kerîm'i Peygamberinin diliyle size gönderdi."
"Kendisine vahyedilen Kur'anı Kerîm'i size okudu."
Fe-ehalle halâlehû ve harrame harâmehû. "O Kur'ân-ı Kerîm'in helalini helal kıldı, haramını haram kıldı."
"Hepsi yerli yerince size tebliğ olundu, belli oldu."
Fe-mâ ehalle. "Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'inde helal diye bildirmiş olduğu bir konu..." Alâ lisâni nebiyyihî. "peygamberinin dilinden size ulaştırdığı, öğrettiği o konu..." Fe-hüve halâlun ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyamete kadar helaldir."
"Buyurun, âfiyet olsun, o helalden istifade edin, yiyin için."
Ve mâ harrame. "Haram kıldığı..." Fî kitâbihî alâ lisâni nebiyyihî. "peygamberinin diliyle inen o kitabında size haram olduğunu beyan ettiği şey de..." Fe-hüve harâmun ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyamete kadar o da haramdır."
Bu hadis-i şerif ne diyor?
"Allah'ın helal kıldığı kıyamete kadar helaldir, Allah'ın haram kıldığı kıyamete kadar haramdır." diyor. Birisi kalkıp değiştiremez. Ne kadar mevkii yüksek olursa olsun, ne kadar itibarlı olursa olsun, dinde çıkıp da Allah'ın ahkâmını kimse değiştiremez. O salahiyet yok.
Hristiyanlarda varmış, duyduğumuza göre Papa İncil'den istediği ayeti kaldırtıyormuş. Eski incilleri okudum, bir yerde gördüm. Johannes Gutenberg bastığı bir eski İncil bilmem kaç milyon dolara satılmış. Ah o İncil bizim elimizde olsa da şimdiki İncil'le bir mukayese etsek, bakalım kaç tane ayeti atlamışlar! Papa; "Onu kaldırın, bunu [atın."] diyormuş, zaman boyunca ayetlerde fark oluyormuş. Bazı ayetlerin saklandığını bazı papazlar yazdıkları kitaplarda belirtiyorlar. Bizim Peygamberimiz' e ait müjdeleri ihtiva eden [ayetleri] değiştirdiklerini biliyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de de bildiriliyor.
Ama Allah'ın helali helaldir, haramı haramdır, kıyamete kadar; hiç kimse bunu değiştirmeye salahiyetli ve güçlü değildir. Onun için, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'de umumî bir fıkıh kaidesi olarak ne yazmışlar?
Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur. "Hakkında ayet inmiş olan, kat'î, sarih hüküm bulunan konuda içtihat yapılmaz."
İçtihada müsaade yok; çünkü aşikârdır. Bir kimse kalkıp da "Efendim şimdi yirminci yüzyıldayız, kendimizi kontrol edebiliriz, ilaç var, şunu var, bunu var, bir hap yutarsın, şöyle olur böyle olur... İçki bu devirde bu kadar katı yasak olmamalı, biraz serbest olmalı, biraz insanlar kıyıda köşede demlenip içki zıkkımlanabilmeli."
Öyle şey yok!
"Azıcık içse olmaz mı?" Yalayamaz bile!
"E canım yalayınca sarhoş olmaz." Olsun. Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haram.
"Bir kadehcik arkadaşımın hatırı için..." Allah'ın hatırını çiğneyip arkadaşının hatırını mı yapacaksın?
Bana bizim fakültede bir profesör öyle diyor:
"Hocam, şimdi ben bir bayram günü arkadaşımın evine gitmiştim, o da bana bir küçük kupanın içinde likör ikram etmiş, ben bu ikramı ret mi edeceğim?"
Tabii reddedeceksin! Allah'tan korkuyorsan, Müslümansan reddedeceksin!
Kimsenin haram olan bir şeyi helal kılmaya salahiyeti yoktur.
Ama haramları helal göstermek için ortalıkta dolaşan bir sürü tilki vardır. Haberiniz olsun. Uzun kuyruklu tilkiler vardır, kürkleri de çok para eder. Allah'ın haramını ille size işlettirmek için çeşitli oyunlar, hünerler [ederler.] Postunu yüzmek lazım, satmak lazım! Allah'ın helallerini, "yapın" dediği şeyi de yaptırmamak için uğraşan bir sürü din düşmanı vardır.
Ne yapacağız şimdi?
Dinini öğreneceksin. Kime tâbi olduğunu bileceksin. Karşındaki bir laf söylediği zaman ölçeceksin, biçeceksin. Ona Kur'an'dan ayetleri, Peygamber Efendimiz' in sahih sünnet-i seniyyesinden delilleri söyleyeceksin.
Bir dağın başında birisiyle karşılaştık. Yanlış bir mezhepten kardeşimiz. Konuştuk, ikna oldu. Bir otobüste bir şoförle karşılaştık. Yanındakilerle münakaşa ediyordu. Yanaştık, münakaşasına biz de girdik, ikna oldu. Şoföre dedim ki:
"Sen Kur'ân-ı Kerîm'e inanıyor musun?"
"İnanırız ağabey. Bizler sizden çok Kur'an okuruz." dedi. Nereden ölçmüş, bilmiyorum ama öyle dedi.
İyi valla, okuyorsa ben de memnun olurum. Allah'ın cenneti geniş, herkese yer var. O girince bana yer kalmayacak diye bir korkum yok ki...
"Sizden çok okuruz." dedi. O iyi...
"Bana bak, sen aslında Kur'ân-ı Kerîm'e inanmayıp da şimdi bana laf olsun diye 'inanıyorum' deme. Eğer inanmıyorsan dobra dobra, erkekçe, açıkça söyle; 'Ben Kur'an'a da inanmıyorum.' de, ben sana ona göre konuşacağım. Elimde ona göre de delil var. İnanmıyorsan açıkça söyle şunu."
"Yok hocam, valla inanırız!" dedi. Tamam...
"Arapça bilir misin?" dedim.
"Bilmem."
"Din tahsili yaptın mı?" Yapmamış.
"Peki, içki içer misiniz?"
"İçeriz." dedi.
"İçki içersiniz. Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'inde 'içki içmeyin' diye sarih emri var, 'içmeyin' diyor. Neye dayanarak içersiniz?" dedim.
"E işte bizim büyüklerimiz var da onlar bizim köylerimize dolaşırlar, gelirler de 'Boş verin, yobazlara aldırmayın, için.' derler."
Dedim ki:
"Bak, ben İlâhiyat fakültesinde hocayım. Sana yerini gösteriyorum, tebliğ ediyorum ki Allah içkiyi haram kılmıştır, kitabında bunun yeri vardır. Sen de 'Kur'ân-ı Kerîm'e inandım.' diyorsun. Seni ne o köyüne gelen büyüklerin kurtarır, ne başka bir şey kurtarır. Hepinizi birden Allah derleyip toparlayıp cehenneme tıkar. Kur'ân-ı Kerîm'de bu yasak var."
Yani pireye kızıp yorgan mı yakacağız?
"Hz. Ali Efendimiz' i mescitte hançerlediler."
Hançerleyenin eli kırılsın ama şimdiki mescidin kabahati ne?
Birisi gelmiş, Hz. Ali Efendimiz mescitte olduğu için orada hançerlemiş.
Sonra kötü bir yer olsa Hz. Ali Efendimiz mescide gider miydi?
Gittiğine göre, sen de ona tâbi olduğuna göre sen de git. Yani nereden tuttursan akıl mantık almıyor.
Bak Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın emri var ki; "Namaz kılın."
Cafer-i Sadık hazretlerini sever misin? "Severim."
Biz de severiz, başımızın tacı, hocalarımızın hocası, silsilemizde adı geçen büyüğümüz.
Cafer-i Sadık hazretlerinin kitabını açtık. Gel bak buraya, ne diyor?
"Târiku's-salât katlolunur." diyor.
Sert mübarek... "İnat edip de namazı terk eden kesilir." diyor.
Buyursunlar, Cafer-i Sadık hazretlerini sevenler pirincin taşını ayıklasınlar bakalım...
Onun için, Allah'ın helalleri helaldir, haramları haramdır. Birisi kalkıp da bu helallere haramlara aykırı bir şey yaparsa demek ki bozguncu, cahil, kasıtlı.
Sen bir insanı neyle ölçeceksin, hangi terazide ölçeceksin?
Şeriatın terazisine koyacaksın, söylediği söze bakacaksın, yaptığı işe bakacaksın. Kur'an'a uyarsa iyi, uymuyorsa kötü; şeriata uyuyorsa iyi, uymuyorsa kötü. Bu kadar aşikâr, bu kadar belli.
Allah'ın haram kıldığı bir şeyi hiçbir kimse helal kılamaz.
Allah mü'minlerin kadınlarının ziynetlerini saklayıp başlarını örtmesini emretmiş. Astronomik bir meseleyi gideceğiz Kandilli rasathanesine soracağız. Her şeyin mütehassısı olduğu için. Diyanet İşleri Başkanlığı ne diyor?
"Tesettür farzdır." diyor. O zaman sen sus, "gık" deme.
Yâ eyyühe'n-nâs! Tedâvev fe-inna'llâhe azze ve celle lem yahluk dâen illâ halaka lehû şifâen ille's-sâmu. Ve's-sâmu el-mevtü.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan. Efendimiz diyor ki;
Yâ eyyühe'n-nâs! "Ey insanlar!" Tedâvev. "Tedavi olun."
Tedavi olmak yasak değil, Allah'a karşı gelmek değil. "Allah bir hastalığı vermiş, ne olacaksa olsun." Böyle bir mantık olmaz.
Fe-inna'llâhe azze ve celle lem yahluk dâen illâ halaka lehû şifâen. "Çünkü Allah hangi hastalığı yaratmışsa onun şifasını da yaratmış."
Her hastalığın şifası vardır. Demek ki arayacağız. Ne güzel bizi teşvik ediyor. Kanserin çaresini arayacağız, cüzzamın çaresini arayacağız. Başka hastalıkların çaresini arayacağız.
"Her şeyin çaresi vardır."
İlle's-sâm. "Ancak ölümün çaresi yok."
Ölüm lazım, ölüm nimet, ölüm terhis, ölüm düğün, ölüm bayram, ölüm cennet yolunun kapısı... Ölüm de lazım. Ölümü niye hor görüyoruz? O da olacak. Yerine göre, ölüm kurtuluş... Ölümün çaresi yok.
Es-Sâmu el-mevtü. "Sam ölümdür." diye de o kelimeyi açıklamış.
Sâm'ın "ölüm" mânasına geldiğini kesin olarak herkes bilsin diye Efendimiz aşikâr olarak açıklamış.
Yahudiler Peygamber Efendimiz' e geldikleri zaman ağızlarını biraz kalabalığa getirerek; es-Sâmu aleyküm derlermiş. Es-Selâmu aleyküm diyecekler ya, "Selam sana olsun." demeleri lazım.
Yani "gargaraya getirmek" diyoruz ya... es-Sâmu aleyküm ne demek?
"Sana ölüm olsun, ölüm sana." demek.
"Selam sana." diyecek yerde "Ölüm sana." demiş oluyorlar.
Efendimiz nasıl cevap vermiş?
Ve aleyküm. "Size." Yani aynen iade.
Tabii çok edepsiz insanlar gelmiş geçmiş. Allah'ın peygamberi, kendi kitaplarında yazılmış. Peygamber Efendimiz Yahudi havrasına gitti. Yanına sahabesinden, mübareklerden -rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn- bazılarını aldı, gitti. Orada dedi ki:
"Ey Yahudi cemaati! Ben Allah'ın -celle celâlühû- göndermiş olduğu hak peygamberim. Tevrat'ta size bildirilmiş olan peygamberim. Musa aleyhisselâm'ın size nasihat olarak söylediği peygamberim. İşte şu ayet-i kerimede şöyle denmiyor mu? Bu ayet-i kerimede böyle denmiyor mu?" diye Tevrat'ın ayetlerini Yahudilere, Yahudi ibadethanesi olan havrada hatırlattı.
Hiç cevap vermediler. Tebligatını yaptıktan sonra Peygamber Efendimiz dışarı çıktı, giderken arkasından Abdullah b. Selam koştu koştu geldi, -o da Yahudi hahamlarından idi- dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Senin söylediklerin aynen doğrudur! Evet, Tevrat'ta bu ayet-i kerimeler var ve biz onları okuyoruz. Bir peygamber geleceğini de zaten bekliyorduk. Sen Allah'ın hak peygamberisin. Bunlar kıskançlıklarından, benî İsrail'in, Yahudilerin arasından bir peygamber geleceklerini umduklarından, sen İsmail aleyhisselâm'ın soyundan geldiğinden, hasetlerinden seni kabul edemiyorlar. Yoksa senin peygamber olduğunu evlatlarını bilir gibi biliyorlar." diyerek kendisi orada Müslüman oldu.
Radıyallahu anh. Allah şefaatine erdirsin.
Demek ki nasip olan hakkı buluyor, doğru yola geliyor; nasibi olmayan da mahrum kalıyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
16.11.1986 -
Rüzgara Sövmek, Sam
16.11.1986 -
Ashaba Sövmek, Geceye,
