01.01.1989 - Peygamber Efendimizin Hutbedeki Hali, Evde Ailesine Davranışları

01.01.1989 - Peygamber Efendimizin Hutbedeki Hali, Evde Ailesine Davranışları
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr.
Kâne izâ hataba ihmarret aynâhu ve alâ savtühû ve'ştebte gadabühû. Ke-ennehû münziru ceyşin yekûlu sabbahaküm messâküm.
Câbir radıyallahu anh'ten Taberânî'nin, Hâkim'in ve İbn Mâce'nin rivayet ettiğine göre; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz vaaz ve hutbe îrâd edeceği zaman, ettiği zaman acaba nasıl konuşurdu?" diye bir tahmin edin, sonra bu rivayeti okuyayım.
İhmarret aynâhu. "Resûlullah Efendimiz' in gözleri kızarırdı." Ve alâ savtühû. "Ve sesi yükselirdi, yüksek sesle konuşurdu." Ve'ştebte gadabühû. "Ve gazabı, sinirliliği şiddetlenirdi. Sert bir tavır alırdı." Ke-ennehû münziru ceyşin. "Sanki bir ordunun münziri, ikazcısı, komutanı gibi. Orduyu harekete geçirmek için ona ihtarda bulunan başındaki kimse gibi." Sanki o kimse sabbahaküm diyormuş gibi. "Ey ordu ne yatıyorsunuz çadırlarınızda, niye böyle gevşemişsiniz? Düşman sabahın erken saatinde hücuma geçecek, kalkın bakalım!" der gibi. Ev messâküm. "Veya akşamüstü; 'Niye böyle gevşek duruyorsunuz, düşman akşam akşam karanlıktan istifade üzerinize çullanıyor, harekete geçti, hücuma geçti." der gibi." "Ordunun başındaki sorumlu kimse, ordusunu ikaz edip toparlıyormuş" gibi tavır alırdı. Gazaplı insan tavrı alırdı; gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi ve o tarzda konuşurdu.
Muhterem kardeşlerim! Çünkü Allah'ın haramlarının işlenmesine müsamaha etmek doğru değildir, günahların işlenmesine hoş bakmak doğru değildir, insanların gafletine, cahilliğine karşı lâkayt kalmak doğru değildir. Çünkü bunların sonucu çok fecidir.
Geçen gün hadis-i şerifleri okuduk. Allah-u Teâlâ hazretlerinin hak peygamberi, elçisi Muhammed-i Mustafa şöyle diyor:
"Haramları helal gördüklerinden, işlediklerinden, aldırış etmediklerinden dolayı ümmetimden bazı kimseler, kabirlerinden domuz ve maymun suretinde kalkacaklar."
Başka bir hadis-i şerifte de;
"Şiddetli keyif ve eğlenceyle gecelediklerinden, çalgıcılar edindiklerinden, çeşitli günahlar işlediklerinden dolayı Allah, onların suretlerini, sîretlerini maymunlara, domuzlara değiştirecek." diyor.
Kabirden öyle o suretle kalkmış bir insanın durumu ne kadar fena!
Neden böyle oldu? Çünkü Allah'ın haram kılmış olduğu bir şeyi umursamadı, işledi, omuz silkti, aldırmadı.
Onun için alimlerin, bilen insanların, İslâm'ın emirlerinden yasaklarından haberdar olan kimselerin; Allah'ın ayetlerini, Resûlullah'ın hadis-i şeriflerini okuyup dinleyip anlayan kimselerin çok şuurlu, çok gayretli olması lazım. Öyle anlatılıyor, öyle dinleniyor ki sanki bir yerde bir program seyrediliyormuş, sanki bir eğlence toplantısıymış, sanki bir zevk, safa ve hoşça vakit geçirme zamanıymış, sanki bir meddahın hikâye anlattığı kahve toplantısıymış gibi.
Öyle şey olur mu?
Çiğnenen Allah'ın emirleri, isyan edilen dergâh Allah-u Teâlâ hazretlerinin dergâh-ı izzeti. Onun için şiddetli olmak lazım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onca halim-selimliğine rağmen hutbe îrâd ederken böyleymiş.
Biraz sonra rivayetlerde evinde nasıl olduğunu da göreceğiz. Ama halkı ikaz ve irşat makamına, kürsüye, minbere çıktığı zaman sesini yükseltirmiş, gözleri kızarırmış. Sanki bir ordunun ihtarcısı, ikazcısı, sanki onu harekete geçirmek isteyen başkanı gibi yüksek sesle, öyle müthiş tarzda konuşurdu. Muhakkak ki dinleyenlerin tüyleri diken diken olurdu. Ürperirlerdi, gözlerinden yaşlar boşanırdı.
[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh de halim-selim bir kimseydi. Aynen Peygamber Efendimiz gibi. Hani fenâ fi'r-resûl olmak vardır ya, tasavvuf kitaplarında geçer. "Resûlullah'da fânî olmak. " Fenâ fi'r-resûl olacak bir insan. Yani Resûlullah'ın ahlâkını âdeta aynen alacak, tam olarak onun şahsiyetini kazanacak, onun potasında eriyecek. [Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyhi hatırlıyorum. Şu kürsüye çıktığı zaman, şu minbere çıktığı zaman "göz göze geleceğiz" diye başımızı kaldırmaya cesaretimiz olmazdı. Öyle yüksek sesle bir hutbe îrâd ederdi ki tüylerimiz diken diken olurdu, gözlerimizden yaş boşanırdı. Demek ki haliyle de Peygamber Efendimiz' in sünnetine tam uyuyormuş. Normalde o kadar halim-selim insan. İnince "Allah Allah! Bizi dövecek mi, parçalayacak mı, asacak mı, kesecek mi?" der insan. İndiği zaman hiçbir şey yok. Ama oraya çıktığı zaman kimsenin onun yüzüne bakmaya cesareti olmazdı. Anlıyoruz ki Resûlullah'a uyma gayretiyle böyle yapardı.
Ali Rıza Sağman diye bir zât vardı, ziyaretine gittik. Yaşlı kimsedir, meşhur kimsedir. Tecvid yazmış. Kendisinin daha başka şöhreti, meziyetleri de var. Bizim nereden geldiğimizi, kimden olduğumuzu anlayınca, ilk hatırında yer etmiş olan şey olarak Hocamızın hutbelerini söyledi. Mehmed Zahid Hocamızı, meclisimizdeki bir başkasına anlatıyor:
"O mübareğin hutbeleri dehşet olurdu, şahane olurdu, muazzam olurdu." diyor.
Neden? Allah'ın dinini kullara öğretmek için. Bu işte gevşeklik olmaz; onun için.
"Geç söyledik, geç kaldık." diye çok üzülüyorum. İnşaallah bundan sonra geç kalmayalım.
Geceleyin teheccüd namazına kalkmamız lazım.
"Yâ Rabbi! Ben bu zalimlerden değilim. Yâ Rabbi! Ben bu günahkârlardan değilim. Ne yaptıklarına rızam var ne kendilerine sevgim var yâ Rabbi! Ben senin kulunum, ben senin rızanı istiyorum, öl dediğin yerde ölmeye hazırım, kal dediğin yerde kalmaya hazırım yâ Rabbi! Senin emirlerin benim için güzel, senin yasakların benim için güzel. Sen bana içkiyi yasaklamışsın, ne güzel bir yasak! Her emrin güzel. Lütfun da hoş kahrın da hoş. Haramın da yerinde helalin de yerinde." diye, o duyguyla dua etmeliydik.
Emr-i maruf nehy-i münker yapacağız. Her biriniz yapacaksınız. Bir kişi olarak benim burada söylemem yetmez. Bir hoca öbür tarafta söylediği zaman yetmez. Bütün cemaat bütün çevresine söyleyecek.
"Bırakın bu günahları, bırakın bu içkiyi, bırakın bu kumarı, bırakın bu rezaletleri, bırakın bu pis âdetlerini. Teknolojisini alamıyorsunuz, çalışma düzenini alamıyorsunuz, metodunu alamıyorsunuz; rezaletlerini alıyorsunuz. İyilikleri kendilerine kalıyor, pisliklerini siz alıyorsunuz, yağmalıyorsunuz. Bu ne biçim mantıktır, akıldır?" diye uyarmamız lazım.
Allah hepimize dinimiz için çalışma aşkı, şevki, gayreti, azmi, celaleti, şecaati versin. Hakk'ı hak olarak bilip onu her yerde icra etmeyi ve söylemeyi nasip eylesin.
Halim-selim olan Peygamber Efendimiz hutbe îrâd edeceği zaman böyle yapardı. Buradan hatırıma gelen bir başka noktaya geçiyorum.
Çok kıymetli kardeşlerimiz var; Allah babalarından analarından, büyüklerinden razı olsun, kendilerine de zihin açıklığı versin. Din ilmini öğrenmeye geçmişler, Kur'an kurslarında okuyorlar, ilâhiyat fakültelerinde okuyorlar. Halim-selim olmaya alışmışlar.
Ensesine vur, ağzından lokmasını al. Sesi çıkmaz, gık demez.
Yook, öyle yok, öyle olmayacaksın! Babayiğit olacaksın, yüksek sesli olacaksın. Şu minbere çıktığın zaman caminin kubbesi hop oturup hop kalkacak; öyle konuşacaksın. Bağıracaksın bu cemaate; "Utanmıyor musunuz? Bu günahı nasıl işliyorsunuz?" diyeceksin. Titreyecek o da korkacak. "Bu Hoca burada bana bağırıyor. Yarın Rabbim bana gazap ederse 'niye bunu böyle yaptın' derse halim nice olur?" diyecek, ürperecek, günahlara düşmeyecek. Mız mız mız, sessiz sessiz olmayacağız. O kardeşlerim de seslerini yükseltmenin çaresine baksınlar. Yumurta mı içecekler, koşu mu yapacaklar, sabah akşam yüksek sesle konuşup seslerini terbiye mi edecekler ne yapacaklarsa yapsınlar.
Bak ashâb-ı kiram; "Peygamber Efendimiz' in gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi, gazabı şiddetlenirdi." diyor. Halim-selimdi; Rauf ve rahîm peygamberdi, hilim sıfatı ile muttasıf idi, sakindi, sessizdi, güleç yüzlüydü ama gel bakalım bir de onu minberde seyret. Camiye girdiği zaman kimse kaşını kaldırıp, başını çevirip de bakamazdı. Bir fırsattan istifade, şöyle bir kıyıdan kenardan baksa ya, bakamazdı. Ona olan hürmetinden, saygısından, kendisini kaplamış olan heybetinden bakamazdı. Bir keresinde uzak diyarlardan gelen bir bedevî Peygamber Efendimiz' in oturduğu yere, meclisine girmiş. Başlamış tıkır tıkır eli ayağı titremeye.
Neden?
Karşısındaki Allah'ın Resulü, ondan tir tir titriyor. Böyle bir heybet almış. Peygamber Efendimiz' in korkusu bir aylık mesafede düşmanın kalbini küt küt attırırdı. Bir aylık mesafe, bir günlük mesafe değil. Bir ay ötedeki düşmanın ödü patlardı. Âdeta manyetik tesir orada derhal kendisini gösterirdi. Hani mıknatıs toplu iğneye yaklaştığı zaman uzaktayken onu kıpırdatıyor ya, Peygamber Efendimiz' in de peygamberlik tesiri bir aylık mesafede düşmanın yüreğini yerinden hoplatırdı.
"Acaba Hz. Muhammed bize saldırır mı, acaba Hz. Muhammed bize bir şey yapar mı?" diye müşrik kabilelerin, o hainlerin, o zalimlerin reislerinin de kendilerinin de ödü patlardı.
Onun için Müslümanın İslâm'ın güzel taraflarını iyi öğrenmesi lazım. İslâm'ın evsafını tam bellemesi lazım. Açıyoruz radyoyu, açıyoruz televizyonu; biz de çıktık, biz de konuştuk zaman zaman.
"Müslümanlık güzel iyi hoş, müsamaha, sevgi."
Tamam, amenna ve saddaknâ. İslâm sevgi dinidir, müsamaha dinidir, kardeşlik arkadaşlık dinidir ama bu, sayfanın bir tarafı. Bir de öbür tarafını söyle bakalım.
"Haramlara karşı celadetli olmak dinidir. Kâfire fırsat vermemek, kâfire uymamak, kâfire müşrike muhalefet etmek dinidir."
Peygamber Efendimiz;
"Onlar 10 Muharrem'de oruç tutuyorlar." diye oruç tutuşlarına bile muhalefet ediyor.
Onlar saçlarını boyamazlarmış; "Siz boyayın." diyor.
Onlar bıyıklarını uzatırlarmış, sakallarını keserlermiş; "Siz bıyıklarınızı kısaltın, sakallarınızı uzatın." diyor.
Basit şeylerde, yani dışa ait görünümlerde bile böyle yaparken onların imansızlıklarının, batıl akidelerinin gereği olan bir şeyi nasıl yaparsınız?
Farkına varmadan bizi kendilerine benzettiler, bittik.
Adam altmış yıl, yüz yıl çalışmış. Burada okullar kurmuş, misyonerler vazifelendirmiş, mecmualar çıkarmış, gazeteler çıkarmış, seni benzetmiş.
Hani biz ne deriz?
"Yolda birisi bana çattı, ben de bir giriştim ona, iyi bir benzettim."
Ne demek? "Canına okudum, yere serdim." demek.
Bunlar da hiç farkında olmadan bizi benzetmişler. Ceketimiz onların ceketidir; istersen buradan, istersen Münih'ten, istersen Amerika'dan al. Ceket aynıdır, palto aynıdır. İster burada tıraş ol ister Münih'te ister Amerika'da, tıraş aynı tıraştır. Nasıl olsa o sakallar gidecek, buldozerle kazınacak, kesilecek. Bıyıklar tıraşlanacak nasıl olsa, hiç farkı yok. Ayakkabıyı oradan da alabilirsin, buradan da alabilirsin, fark etmez. Bizim ayakkabımız farklıydı, gömleğimiz farklıydı. Bir Frenk gömleği vardı, o başkaydı, şimdi onu giyiyoruz. Bir bizim kendi pabucumuz vardı; o değişti, başkası geldi.
Muhterem kardeşlerim! Neyimiz varsa değiştirdiler. Tüm detayıyla teferruatıyla bu milletin kültürünü değiştirdiler. Biz bunu balığın oltayı yuttuğu gibi yuttuk. Şimdi bizi yukarı çekiyorlar da çıkmak istemiyoruz, çırpınıyoruz. Geçmiş ola! Sen oltayı yuttun, kanca karnına gitti bir kere, ne kadar çırpınsan faydası yok. Yukarı çıkarılacaksın, tavaya gireceksin, cızır cızır kızaracaksın, onların lokması olacaksın.
Allah hepimize gayret kuvvet versin, şuur versin.
Dünyada böyle olmak ayrı. Allah'ın yoluna karşı gelen, Allah'ın emrini tutmayan, Allah'a asi olan, günahlara dalan, Allah'ın gazabını kazanan bir kul dünyada da mahvolur. Bu tamam. Ama yetmeyecek, bu ceza bu kadarla kalmayacak. Ahirette de ebedî azaba uğrayacaklar.
Herkesin kendi başına cevher olması lazım, çevresinde böyle gayret edip çalışması lazım. Bunu böylece bilesiniz.
Kâne izâ hataba fi'l-harbi hataba alâ kavsin ve izâ hataba fil-cumuati hataba alâ asan. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, harpte hutbe îrâd edeceği zaman yay üzerine dayanırdı." O zaman ok ve yay var, silah o. Yayın üzerine dayanırdı. "Cuma günü hutbe okuyacağı zaman da âsâsına dayanır, hutbeyi öyle îrâd ederdi."
Kâne izâ hataba ya'temidü alâ anzetin ev asan. Bir başka rivayette de "Hutbe okuduğu zaman bir mızrak üzerine veya bir âsâ üzerine dayanarak hutbe îrâd ederdi." diye bildiriliyor.
Muhterem kardeşlerim! Âsâ edinmek de sevaplı bir şey. İnsanın gezerken âsâ ile dolaşması da iyi bir şey. Demek ki Peygamber Efendimiz ya bir kısa mızrak gibi bir şey ya da bir âsâ, baston -ama kıvrık değil- gibi bir şeye dayanarak hutbe îrâd ederdi.
Kâne izâ hatabe'l-mer'ete kâle'zkürû lehâ cefneten. "Peygamber Efendimiz bir kadının nikâhına talip olduğu zaman; 'Yemek kazanını ona hatırlatıverin.' derdi." Böyle bir kazan vardı, büyük yemek tenceresi. Zevcelerinin evlerinde bir gün onda, bir gün onda dolaşırdı. "Bolluk bereket, refah var." mânasına.
Kâne iza hatabe fe-rüdde lem yeud fe-hatabe'mreeten fe-ebed sümme âdet kâle kad ilhefnâ lihâfen ğayreke. "Peygamber Efendimiz evliliği münasebetiyle bir kimseye müracaat etti de olumsuz cevap aldı mı bir daha ısrar etmezdi."
Nitekim bir keresinde bir kadının nikâhına talip oldu. O da bir bahane söyleyerek kabul etmedi. Sonradan "Kabul ediyorum." diye haber gönderdi ama o zaman da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Biz senden başka bir örtüye büründük. Başka bir kimseyle nikâhımız tamam oldu, artık ihtiyaç kalmadı." dedi. Bir defa teklif ediyor, ondan sonra ısrar etmiyor.
Bu bizim nikâhlanacak kardeşlerimize de öğüt olabilir. Gidiyorlar, istiyorlar, bir daha istiyorlar, bir daha istiyorlar, o reddediyor. Kabul ettiyse etti, etmediyse başka hayırlı bir kimse arayabilir. Tabi ararken kadın da olsa erkek de olsa dindar kimse arayacak. Vasıf dindarlık olacak. Dindar olan kimseyi canına minnet bilecek.
Şimdi o ilk okuduğumuz bölüme geliyoruz. Hani "Hutbeye çıktığı zaman gözleri kızarırdı, sesi yükselirdi, gazabı artardı." Onun karşılığında size hatırlatmak istediğim öbür rivayeti okumaya sıra geldi.
Kâne iza halâ bi-nisâihî elyene'n-nâsi ve ekreme'n-nâsi dahhâken bessâmen.
İbn Asâkir Hz. Âişe validemizden rivayet eylemiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hanımlarından biriyle baş başa kaldığı, evine geldiği zaman kâne elyene'n-nâsi. 'İnsanların en yumuşağı olurdu. En yumuşağı, en halim-selimi, en tatlısı olurdu.' Ve ekreme'n-nâsi. 'Ve insanların en asili, en cömerdi, en asaletlisi, en yumuşağı, en tatlı dillisi olurdu.' Dahhâken. 'Güleç yüzlü.' Bessâmen. 'Mütebessim, tebessümlü." Ama dahhakan, yani dahik değil de mübalağalı ism-i fâil sigasıyla söylenmiş, 'çok güleç yüzlü' demek. Çok gülerdi ve çok mütebessim dururdu."
Evinize gittiğinizde bu hadis-i şerifi unutmayın. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem nasılmış?
İnsanların en yumuşağı imiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evinde insanların en cömerdiymiş. Çok gülermiş. Çok gülmekten maksat kahkahayla gülmek değil.
"Resûlullah Efendimiz kahkaha ile gülmezdi ama çok güleç yüzlüydü, çok tebessüm ederdi. Kaşları çatık durmazdı."
Çünkü senin hakikaten bir derdin olsa, düşünceli bile dursan, ev halkına bir hüzün çöker.
"Ne var, bir şey mi oldu? Bir sıkıntın mı var? Ödemelerde bir zorluk mu var? Canını bir şey mi sıktı? Karnın mı ağrıyor? Başın mı ağrıyor? Derdin nedir?" diye sorarlar, herkese bir üzüntü çöker, evin neşesi söner.
Onun için eve gittiğimiz zaman nasıl olacakmışız?
En yumuşak, en asil, en cömert, mütebbessim, tatlı dilli, güleç yüzlü olacakmışız.
Neden? Peygamber Efendimiz öyleymiş de ondan.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hiçbir şekilde hiçbir hanımına el kaldırmadı. Yanına hizmeti için gelmiş olan Enes radıyallahu anh şöyle diyor:
"Sekiz sene yanında bulundum; bir iş için bana 'Niçin böyle yaptın?' demedi. Yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' demedi."
Bir ağa yanında birisini çalıştırdı mı;
"A Evladım! Hani sen bizim hizmetimizdesin, böyle iş yapılır mı, niye böyle yaptın?" der, bastonu indirir, kırbacı indirir, bağırır çağırır; "Allah kahretsin!" der; "Gözüme görünme, şimdi seni parçalarım" der; "Asarım, keserim." der. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında sekiz sene çalışıyor da "Niye bunu böyle yaptın yavrum?" bile demiyor. Bu kadar. Numune alacaksan onu al. Peygamber Efendimiz böyleydi.
Zeyd [b. Hârise] radıyallahu anh kabilesinden alınmıştı, kaçırılmıştı. Anası babası araya sora izini buldular. Bunu almışlar kaçırmışlar. Nihayet;
"Mekke'de, Muhammed denilen kişinin yanındaymış." diye haber aldılar. Geldiler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den çocuklarını istediler. Dediler ki:
"Yâ Resûlallah! Bu çocuk bizim çocuğumuzdur, kaçırılmış, onu bize ver."
Peygamber Efendimiz;
"Hiç kimse beni sevip beni istedikten sonra ona yanımdan git diyemem. Sorun, kendisi sizi tercih ederse sizinle gidebilir, müsaade ediyorum." dedi. Babası, amcası gittiler; Enes radıyallahu anh'a;
"Evladım hadi gel." dediler.
"Ben Resûlullah'ı bırakmam." dedi.
Yapabiliyor musun? Sekiz sene yanında çalıştırdığın insanı anasının babasının yanına gitmeyecek kadar kendine bağlayabiliyor musun?
İşte fenâ fi'r-resûl bu. Hadi Resûlullah gibi ol bakalım. Kadını çekersin bir köşeye pataklarsın, bağırırsın çağırırsın;
"Yemeğin dibi niye yandı? Niye vaktinde yemek hazır olmadı? Niye bu çorabın burası böyle? Niye şunu yıkamadın?"
Tabi ağasın, evin patronusun, elbette yaparsın. Bizim Türk erkekleri kazak olurlar, erkek içeri girdiği zaman kadın masanın altına saklanmalı. "Heyt" diye bıyığını bir burduğu zaman kadın kaçacak delik aramalı. Erkeklik dediğin bu! Bizim millet böyle anlıyor. Halbuki Müslümanlık öyle değil.
Yarın insanlar -beraber yaşadıkları bile- birbirlerinden kaçacak. Yevme yefirrü'l-mer'ü min ehîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihî ve benîhi li-külli'mriin minhüm yevme izin şe'nün yugnîh. "O gün, o kıyamet gününde, o hesap zamanında kişi kardeşinden kaçacak. 'Aman bu beni görmesin hakkını ister, ben ona şu zamanda şöyle yapmıştım, böyle vurmuştum, böyle oyuncağını almıştım, vesaire." Min ehîhi ve ümmihî ve ebîhi. "Anasından ve babasından kaçacak." "Onlara evlatlık yapamadım, üzerimde çok hakları var." diye kaçmaya çalışacak. Ve sâhibetihî ve benîhi. "Karısından, çoluk çocuğundan kaçacak." O gün herkes hesap korkusundan birbirinden kaçacak. Gelir benden hakkını ister; pataklamıştım, dövmüştüm, sövmüştüm, hakkını yemiştim, mirasını gasp etmiştim, iyi bakmamıştım, haklarına riayet etmemiştim, yüzünü güldürmemiştim.
Kadın; "Ben senin evine geldim geleli hiç yüzüm gülmedi. Anamın babamın evinde bir tanecik kızlarıydım, ne kadar iyi durumdaydım; senin evine geldim, itile kakıla, dövüle sövüle gençliğim gitti, her şeyim gitti." diye içinde ah var. Şu anda bir şey diyemiyor çünkü adam kuvvetli ama ahirette diyecek.
Tanıdığımız bir kimse var. Amcası yeğenine fazla efeleniyor. Efe yani adamlar bile karşısında duramaz. Yeğeni de iyi bir kızcağız, Allah ikisine de rahmet eylesin. Amcasını sokağın köşesinde görse korkusundan altına kaçırırmış, öyle korkutmuş amcası.
Muhterem kardeşlerim! Allah bana gösterdi; bir zaman geldi o amcanın karısı bu küçük yeğene;
"Hadi şu bizim efendiye hakkını helal ediver. Evvelce sana biraz vurmuş kırmış, seni korkutmuş ama affet, haklarını helal et." diye yalvarıyor. O da diyor ki:
"Etmem!" "Etmem!" derken içinde yanan ateşi görüyorsun, ağzını bir açsa etrafı yakacak. "Ona haklarımı helal etmem, hesabını soracağım, isteyeceğim." diyor.
İster muhterem kardeşlerim ister hak sahibi başı sıkışınca gelir ister. Onun için kimsenin hakkını yememesi lazım. Dervişlik o. Yâr olup bar olmamak. Yani dost ol, kimseye yük olma, kimsenin hakkını yeme. Asıl kurnazlık, asıl kazanç bu. Karın senden memnun olsun, çocuğun senden memnun olsun. Kadın isen kocan senden memnun olsun. Hayattayken etrafında kimlerle beşerî alakaların olduysa herkes senden memnun olsun. Resûlullah Efendimiz öyleydi; affediciydi, bağışlayıcıydı, yumuşak dilliydi, tatlı hareket ederdi. Eve girdiği zaman insanların en güleç yüzlüsü olurdu. İsteseydi sert durabilirdi, isteseydi kendi başı önüne eğik, sessiz sedasız durabilirdi. Belki biz; "Bir peygamber nasıl olur?" diye hayal etsek, kendi kendimize başka türlü bir çehre düşünürüz ama Resûlullah Efendimiz evine geldi mi insanların en yumuşak huylusuydu.
Sözü yine [Mehmed Zahid] Hocamız'a getirelim. Ben Hocamızın damadıyım; rahmetullahi aleyh evin içinde son derece latifeci, son derece tatlıydı. Sofrada latife ederdi, bizimle latife ederdi, güleç yüzlüydü. Şöyle köşe başına, minderin köşesine oturup da elini yastığın üzerine uzattığı, sarığını da şöyle arkaya doğru attığı zaman yüzü güneş gibi parlardı. Güleç yüzlüydü. Eh cenazesinde de herkes oradaydı. Şehzadebaşı'na kadar, Belediye Sarayı'nın yanına kadar trafik aksadı. Kalabalık oralara kadar geldi. Cenaze namazında Esnaf Hastanesi'nin orada imama uydular, öyle durdular. Süleymaniye neresi, Esnaf Hastanesi neresi?
"Bir öyle ömür geçir ki olsun mevtin sana hande, halka matem." Arap şairlerinden birisi yazmış, Türkçe' ye tercüme etmişler, güzel bir şiir. Diyor ki;
Yâdında mı doğduğun zamanlar,
Sen ağlar idin gülerdi âlem.
Bir öyle ömür geçir ki
Olsun mevtin sana hande, halka matem.
"Doğduğun zamanı, doğduğun saatleri hatırlıyor musun? -Nereden hatırlayacak, kimse bilmez o zamanı ancak başkaları anlatırsa bilebilir- Doğduğun zamanı hatırlıyor musun? Sen ağlıyordun, herkes gülüyordu. 'Yeni bir çocuğumuz dünyaya geldi, mâşaallah!' Cıyak cıyak bağırıyor yumurcak ama bağırsın bakalım iyidir, ciğerleri açılır. Herkes sevincinden müjdeliyordu; 'Bir çocuğumuz oldu, bir çocuğumuz oldu.' diye. Sen ağlıyordun, onlar gülüyorlardı. Öyle ömür geçir ki öyle güzel işler yap ki öyle güzel huylu ol ki öyle tatlı dilli ol ki sen öldüğün zaman gül ama halk ağlasın."
Yapabiliyor muyuz? Ahirete güle güle gitmek ne demek?
"Allah'ın rahmetine erip gitmek" demek. Gözünden perde kalkacak, cennetteki makamlarını görecek, cennete gideceğini bilecek; o zaman seve seve canını verir, ruhu kuş uçar gibi uçar gider. Cennât-ı âliyâta gider. Güle güle gitmek ne güzel şey!
Arkadakiler niye ağlıyor?
"Böyle bir kâmil, böyle bir güzel, böyle bir halis, böyle bir iyi insanı kaybettik." diye ağlıyor. Yapabilirsen böyle yap.
Yapamazsan! Hani bir memuriyet olsa; "Ben bu işi beceremiyorum." der, bir istifa dilekçesi verirsin, o da seni affeder, istifanı kabul eder, o memuriyetten ayrılırsın. Bu memuriyet de değil, bu hayat, bu Müslümanlık. Mecbursun iyi insan olmaya, mecburuz. Ne yapıp yapıp mutlaka Allah'ın rızasını kazanmalıyız! Ne yapıp yapıp mutlaka iyi kul olmalıyız! Ne yapıp yapıp mutlaka ömrümüzü Allah'ın istediği şekilde geçirmeye göre düzenlemeliyiz! Giyimimizden kuşamımızdan, oturmamızdan kalkmamızdan, konuşmamızdan muamelemize kadar her şeyimiz İslâmca olmalı. Bunun başka çaresi yok. İstifa etmekle de iş bitmez. Kaçmak yok, kurtuluş yok. Şu hayata gelmişsin yaşıyorsun, bu imtihanda mutlaka başarmak zorundasın. Çünkü bu imtihanın ikmali yok. Sınıfta kalıp bir daha girmek yok. İmtihanı kaybettin mi cehenneme gidiyorsun, kazandın mı cennete gidiyorsun. İşin şakası yok.
Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Benin dünya ile ne işim var? Bir ağacın gölgesinde gölgelenen yolcu gibiyim. Bir müddet gölgelenip dinlendikten, nefes aldıktan sonra kalkıp gideceğim."
Cebrail aleyhisselam haber getiriyor,
"Yâ Resûlallah! İstersen Allah-u Teâlâ hazretleri şu karşındaki dağları altın yapacak."
"İstemem yâ Rabbi!" diyor.
Peygamber Efendimiz dünyayı istememiş. Biz de dünyaya dalmışız, sarılmışız. Birisi elimizden almak istese "vermem" diye diretiyoruz; çocuğun yatakta pabucuyla yattığı gibi, hediyesini kucaklayıp öyle yattığı gibi.
"Ver, sabah yine vereceğim."
Yok, onunla uyuyacak. Dünyaya öyle sarılmışız, ahireti unutmuşuz. Bir insan doğru yola girdi mi şeytan sızlar; "elimden kurtuldu" diye ah vah eder. Cehenneme sokacak duruma düşürdü mü de "kandırdım" diye güler.
Allah bizi Resulullah Efendimiz’ e her türlü benzetsin. Her bakımdan ona uymayı nasip ve müyesser eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
01.10.1989 -
Peygamber Efendimize Davranışlar,
26.06.1986 -
Ganimet Malı, Hakkı
