16.11.1986 - Rüzgara Sövmek, Sam Ehline Sövmeyin

16.11.1986 - Rüzgara Sövmek, Sam Ehline Sövmeyin
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tesubbu'r-rîh fe izâ raeytüm mâ tekrahûne fe kûlû: İnnâ nes'elüke min hayri hâze'r-rîhi ve hayri mâ fîhâ ve hayri mâ emerret bihî ve neûzu bike min şerri hâze'r-rîhi ve şerri mâ fîhâ ve şerri mâ emerret bihî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.
Tirmizî hazretleri rivayet eylemiş ve hadîsün hasenün sahihün diyerek de 'hasen, sahih hadis' olduğunu belirtmiştir. Übeyy b. Kâ'b radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bu hadis-i şerife göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bizi rüzgâra sövmekten, ileri geri konuşmaktan menediyor. Buyuruyor ki;
Lâ tesubbu'r-rîh. "Rüzgâra, yele, fırtınaya, kasırgaya şiddeti ne olursa olsun sövüp durmayın! Ağzınızı açıp da ileri geri, kötü konuşmayın!"
"Damda kiremiti uçurdu, bacamızı devirdi, ağacımızın dalını kırdı…"
İnsanoğlu ağzı iyi kullanamıyor, iyi söylüyor kötü söylüyor…
"Rüzgâra sövmeyin, rüzgârda hoşunuza gitmeyen bir şey gördüğünüz zaman rüzgâra sövmeyin!"
Bakarsınız, kara kara bulutlar geliyor, denizdesiniz; "Eyvah, bulutların ucu saçak saçak olmuş, ufukta tırtıl tırtıl olmuş, belli ki bir fırtına kopacak, yandık…" Hoşunuza gitmeyen tehlikeli bir durum. Veyahut karada; "Eyvah, bir fırtına kopacak ama dur bakalım hayırlısı, fena görünüyor, hava karanlık görünüyor gibi…" Öyle bir şey gördüğünüz zaman deyin ki;
İnnâ nes'elüke min hayri hâze'r-rîhi. "Yâ Rabbi! Biz kulların senden dileriz ki bu rüzgâr bize hayır getirsin, bu rüzgârın hayrını dileriz. Ve hayri mâ fîhâ. "Bunun içinde yağmur mu var azap mı var bilmiyoruz, bunun içinde yüklü olan şeyin hayrını isteriz, hayırlı olmasını dileriz." Ve hayri mâ emerret bihî. "Yüklenip getirdiği şeyin de hayrını isteriz."
Acaba bize yükleyip ne getiriyor, bir sel, bir felaket ki alıp evleri barkları götürecek; öyle bir şey midir, bereketli bir yağmur mudur?..
"Yâ Rabbi senden getirdiği şey neyse onun hayırlısını isteriz. "Ve neûzu bike min şerri hâze'r-rîhi. "Bu rüzgârın şerrinden, getireceği kötülüklerden, içindeki kötülüklerden sana sığınırız."
"Yüklenip bize doğru taşıdığı kötü olarak neler varsa onlardan sana sığınırız. Çünkü hayrı ve şerri sen takdir edersin yâ Rabbi, her şey senin kabza-ı kudretindedir, ne dilersen öyle olur! Bir şeyin olmasını istersen, "Ol!" dersin olur. Bir şeyin olmamasını istersen, "Olma!" dersin olmaz. Yâ Rabbi! Onun için sana sığınırız!.." deyin, rüzgâra sövmeyin, diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Muhterem kardeşlerim! Rüzgâr böyle de başka şeyler başka türlü mü?
Hayır, her şey Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudret-i tahtındadır, altındadır. Allah-u Teâlâ hazretleri ne dilerse öyle olur, dilemezse olmaz!
"Filanca öldü."
Öldüren kim? Allah-u Teâlâ hazretleri!
"Falancanın çocuğu oldu."
Olduran kim? Allah-u Teâlâ hazretleri!
"Filancanın hiç çocuğu olmuyor."
Oldurmayan kim? Allah-u Teâlâ hazretleri!
"Filanca hasta iyi oldu, falanca hasta da aynı hastalıktan öldü."
Onu iyi eden, ötekisinin canını alan kim?.. Allah-u Teâlâ hazretleri!
Her şey Allah-u Teâlâ hazretlerindendir ve dua fayda verir. Dua hem ibadettir, insana sevap kazandırır hem de şerleri defeder, hayırları fetheder, bir kıymetli şeydir.
Boynumuzu büküp Allah-u Teâlâ hazretlerine iltica etmeyi, O'na tevekkül etmeyi öğrenmeliyiz. Allah-u Teâlâ hazretleri bize; Fe tevekkelû ale'llah. "Allah'a tevekkül edin!" diye çok ayet-i kerimelerinde emretmiştir. O'na dayanmayı, O'na güvenmeyi, O'ndan yardım istemeyi, O'ndan gayrıdan ümidi kesmeyi öğrenmeliyiz. Mü'minsek işin aslı böyledir.
"Düşmanların hepsi toplandılar, büyük ordular teşkil ettiler, modern silahlarla üstünüze geliyorlar…"
Ne olacak şimdi hâliniz?
Hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl. "Allah bize yeter, O ne iyi vekildir!"
Onların ayaklarını birbirine dolaştırır. Mazlumun duasının önünde perde olmaz. Onun için biz Allah-u Teâlâ hazretlerine iyi kulluk etmeye bakalım. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevgisini, rızasını elde etmeye çalışalım. Başka kullarla dost olmaya çalışıp da çeşitli dengeler kurmak için cambazlıklar yapacağımıza Allah'ın dostluğunu elde etmeye çalışalım, işin aslı odur!
Allah'a âsi oluyor, günahlara dalıyor, yasakları irtikap ediyor, emirlerden uzak duruyor; ondan sonra kendi tedbiri ile bir şeyler yapmaya, işlerini düzenlemeye çalışıyor; mümkün değil!
Allah'a karşı gelerek Allah'a âsi olarak Allah'ın sözünü dinlemeyerek nereye varmak istiyorsun?!..
Varsan varsan -Allah etmesin- cehenneme varırsın. Onun için bu imanımızın gereği: Lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-resûlullah, ve hüve alâ külli şey'in kadîr, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah; bu sözlerin, bu imanın gereği Allah'a sımsıkı sarılmaktır!
Allah'a dayan, sâ'ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol
Mehmed Akif Ersoy rahmetullâhi aleyh çok iyi Arapça bilirdi. Arap dilinin en kıymetli edebî eserlerinden olan Makâmât-ı Hariri’yi ezbere bilirdi. Cambazlıklar, söz hünerleri, edebî sanatlar; hepsini çok güzel bilirdi. Dinimizi bilen bir kimseydi. Gayet iyi, medresede okumuş bir zatın çocuğu. Kendisi de tahsil görmüş. Ne kadar güzel özetlemiş ne kadar güzel söylemiş:
Allah'a dayan!
"Allah'a tevekkül et, Allah'a iltica et, Allah'tan iste, Allah'a sığın!"
Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol
Sa'ye niçin sarılacak? Sa'y, bize Allah'ın emri olduğu için sarılacak!
Ve en leyse lil-insâni illâ mâ se'â ve enne sa'yehû sevfe yurâ. "İnsanoğlu neye gayret eder çalışırsa Allah onu ona verir, umduğuna ulaştırır."
Arayan Mevla'sını da bulur belasını da bulur! Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz' in nakletmesinden bildiğimize göre; "Cenneti isteyene biz cenneti veririz, cehennemden sığınana biz cehennemden koruma ihsan ederiz, cehennemden koruruz." buyuruyor.
O hâlde insanlar ne ettilerse kendi kendilerine yapıyorlar. Başkası, cümle cihan halkı üzerine üşüşse o zararı başkası yapamaz, insanoğlu kendisi kendine yapıyor.
İbret alalım. Rüzgâra sövmek yasaklanmış. Hadis-i şerif bize; "Bırak sebepleri, müsebbibi bul! O sebeplerin arkasında, onları da yaratan Allah'ı bil ve O'na dayan!" diyor değil mi?
Evet, "Rüzgâra sövme!" diyor ama arkasındaki hakiki mâna şudur ki rüzgâr ne ki, rüzgâr ne oluyor ki?.. O da Allah'ın bir mahlûku, Allah'ın emri ile hareket eden meleklerin komutasında Allah'ın bir yaratığı. Allah; "Es!" derse eser, "Esme!" derse esmez.
Allah-u Teâlâ hazretleri rüzgârla bazı kavimleri muazzep eyledi, helâk eyledi, yerle bir etti. Hurma ağaçlarını söktü, evleri başlarına göçürttü. Çünkü o kavim, azabı hak etmişti. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, uzaktan biraz kararmış bir bulut gördüğü zaman kendisi sapsarı sararırdı, korkardı. Acaba ümmetimin bir kusurundan dolayı Allah-u Teâlâ hazretleri bu yağmurla, bu rüzgârla, bu bulutlarla bir azap mı gönderecek diye Allah'a sığınırdı.
Yapacak başka neyimiz var ki?
[Allah] geceyi ebedî eylese gündüzü kim getirebilir?!..
Sabahleyin güneş doğmadı, buyur hadi bakalım; Amerika'yı çağır, Rusya'yı çağır, füzeleri atsınlar sabahı getirsinler görelim. Onlar da senin benim gibi âciz kullar, biraz daha çalışkan!
Allah'ın emri olduğu için çalışacağız. Allah'a dayan, sa'ye sarıl. Hepimiz tıkır tıkır çalışacağız.
Ben bir mahallede oturuyorum. Maşâallah bir hacı amca var, Allah razı olsun, hiç boş durduğunu görmedim. Bir orada çalışır, bir orada çalışır, bir orada çalışır… Bir gün karşıma dikildi, "Kalk karşı komşuya gideceğiz." dedi. "Gider misin?.." demiyor, üslubu öyle ama Allah razı olsun, çok seviyorum, samimi. Kalk karşı komşuya gideceğiz.
"Niye?" dedim.
"Babası rahatsız." dedi.
"Olur…"
Allah razı olsun. Bana hayrı gösteriyor. Kalktık gittik. Adamcağız memnun oldu. Zemzem ikram ettik. İhtiyar adam, cami cemaatindenmiş, gelip gidemez hâle gelmiş. Yeni gittiğim bir mahalle ben ondan tanımıyorum. Adam da memnun oldu, çok sevindi.
Zemzemleri filan içmiş, birkaç gün sonra da innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn, ahirete göçmüş. Ziyaret edebildiğime vesile olduğuna çok sevindim.
Sonra bir gün kalktı geldi, kapıyı çaldı: "Kalk, Tebâreke okumaya gideceğiz."
"Peki, olur. Allah razı olsun."
Bir başka gün; "Hadi, caminin alt katına tahta döşenecek, tahtalarını almaya gidelim…"
Hep hayırlarda, numune insan!
Çalışkanlık güzel şey. İhtiyar adam, beli iki kat ama çalışıyor.
Gençlerimiz var, yeni yeni yetişiyorlar, hepsi bizim için birer ümit kaynağı, Allah razı olsun, çok hayırlı hizmetler yapacaklar diye ümit ediyoruz. Çalışkan olalım! Harıl harıl, takır takır, fırıl fırıl, şıkır şıkır çalışalım. Çünkü yapılacak çok iş var, çok hizmetler var; çalışan insan istiyor.
Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol
Hikmet: Doğru söz, doğru fikir, yerli yerince olan hüküm, karar; hakîmane nasihatler, prensipler, kararlar.
Peygamber Efendimiz' in hadis-i şerifleri hikmet! Hikmete ram olacaksın; teslim olacaksın, kendini vereceksin.
"Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?"
"Şöyle buyurmuş…"
"Baş üstüne."
Bizim Güneydoğu Anadoluluların tabiri; "Başım gözüm üstüne!" Bir şey söylüyorsun: "Başım gözüm üstüne!"
Ale'r-re'si ve'l-ayni. Arapçanın tercümesi. Çok hoşuma gidiyor: "Başım gözüm üstüne!" diyor. "Baş üstüne!" diyeceksin, o şeyi yapacaksın!
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tembele selam vermemiş, olduğu yerden birazcık bir şey yapana selam vermiş." diye hep duyarız.
Onun için bu prensiplere riayet edeceğiz ve Allah'a dayanmayı öğreneceğiz. Namaz kılmak Allah'ın farz ibadeti de tevekkül Allah'ın emri değil mi?
O da Allah'ın emri. Hadi bakalım: Allah yolunda yürürken şu tehlikeye karşı bir sıkıntıya karşı da Allah'a tevekkül etmeyi öğren bakalım!
"Şöyle yaparsam sevaplı ama ucunda da biraz tehlike var…"
Tevekkeltü ale'llah de bakalım, hasbuna'llâh ve ni'me'l-vekîl de bakalım,
Bir giriş bakalım, ne olacak?
Eğer zarara uğrarsan -uğramazsın ya- uğrarsan bile oradan büyük ecir alırsın. Uğrarsan yine o zararı başkası vermiyor, o zararı Allah veriyor. Allah seni imtihan için o zararı vermiş ki bakalım kulum ne yapacak, bunu anlamak istiyor. İmtihan. Yoksa o zararı o kimse veremezdi!
Eğer insanların elinde zarar verme gücü olsaydı Hz. İbrahim aleyhisselam'ı ateşte cayır cayır yakacaklardı, kömür edeceklerdi. Odunları yığdılar, tutuşturdular, kendileri ateşlerin sıcaklığından yanlarına sokulamadığı için İbrahim aleyhisselam'ı içine mancınıkla attılar. Yaktırmayan Allah yaktırmıyor! Musa aleyhisselam denizden geçti, bir şey olmadı! Suda boğdurtmayan Allah boğdurtmuyor, yol açıyor!
Denizde yol açılır mı?
Ayet-i kerimeyle sabit:
Fenfeleka fe kâne küllü firkin ke't-tavdi'l-azîm.
Parça parça deniz açıldı, her yol bir bulvar gibi oldu, Musa aleyhisselam öbür tarafa geçti! Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdir!
Nasıl kâdir, bu iş nasıl oluyor?
"Efendim med oldu, cezir oldu, şunu oldu bunu oldu…"
Belki öyle olmuştur ama isterse olmasın! Meddi ceziri de veren Allah, rüzgârı da estiren Allah, ayı güneşi de döndüren Allah olduğu için med ve cezir de olsa yine Allah'tan ama onun o ana denk gelmesi [Allah'tandır]. Allah med ve cezir olmadan da onu yapmaya kâdirdir!
Şeytan;
Halaktenî min nârin ve halaktehû min tîn, dediğine göre Hz. Allah celle celâlüh şeytanı ateşten yarattı ama cehennemde ateşin içinde onu azaplandıracak!
Bu iş nasıl olur?
Nasıl olursa olur, Allah'ın kudretinin nihayeti mi var?
Allah sanat gösteriyor, ateşten yarattığı mahlûku ateşin içinde azaplandıracak!
Ben mideye şaşıyorum. Mide; et yiyorsun, eti hazmettiriyor. Kendisi etten, kendisine bir şey olmuyor! İşkembe yiyorsun, sığırın midesini yiyorsun, onu hazmediyor; kendisine bir şey olmuyor.
İnsanın midesinde bağırsaklarında solucan oluyor. Hani parazit olarak, hastalık olarak oluyor. Solucan bazen insanın midesine geliyor, solucan ölmüyor.
Subhânallah, bu da et değil mi? Et.
Duyduğuma göre Güney Kore'de yağmur yağdığı zaman millet eline sepeti alır solucan toplamaya çıkarmış. Onu yerlermiş. Biz yemiyoruz ama onlar yerlermiş. Yendiği zaman, midene yukarıdan gittiği zaman öğütülüyor; aşağıdan geldiği, bağırsaktan geçtiği zaman bir şey olmuyor. Subhânallah, akıl almaz!
Hz. Peygamber Efendimiz' in karşısına bir tanesini getirdiler. Eline eski, çürümüş bir kemik almış, eliyle de ufaladı.
Ufalayınca ne olacak? Kemik ufak ufak toz hâlinde yere döküldü.
"Allah bunu da mı diriltecek yani?" dedi. Ayet-i kerimede buyuruyor ki;
Kul yuhyî he'llezî enşeehâ evvele merrah. "O kemiği önceden yaratan Allah onu tekrar diriltecek!" Ve hüve bi-külli halkın alîm. "O her türlü yaratmaya kâdir ve bilgilidir!"
Yaratmayı sen bir çeşit mi sanıyorsun?
Ne çeşitleri var ne türleri var ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin ayet-i kerimesi meydan okuyor! Diyor ki: "Her çeşit yaratmaya kâdir!" Evet, o toz da olsa toprak da olsa tozu havada da savrulsa Allah onu diriltecek! Çünkü "Ol!" dedi mi olur, kudret-i külliye sahibi!
Kendi vücudumuzda acayip şeyleri görüyoruz. Kirpiklerimizin dibinde kıyır kıyır hayvanlar varmış, mikroskoba aldığın zaman görülüyormuş. Subhânallah, fesubhanallah! Rabbimiz neler yaratıyor?!..
Kan dediğimiz şey, kıpkırmızı olan şeyin içinde ne maddeler var. Büyütüyorlar büyütüyorlar; içinde akyuvarlar var, alyuvarlar var, şunlar var bunlar var, vücuda yabancı bir madde girdiği zaman saldırıp onu yiyorlar. Bekçi, kanın içinde her tarafı dolaşıyor! Damarlar yol, kan vasıta; her tarafı dolaşıyor ve koruyor. İnsan vücudunda hücreler çoğalıyor çoğalıyor, düzenli. Düzensiz oldu mu onu da haklıyorlar bunlar. Düzensiz hücre gördü mü, "Sen usulüne uygun gitmiyorsun, seni edepsiz…" filan, onu da haklıyor.
Ama bazısını haklayamıyormuş, o edepsiz, düzensiz hücre yerleşiyor, o zaman kanser oluyormuş.
"Bir yağ dokusuna, kadının göğsüne, falanca yere yerleşiyor; o zaman orada kan onun düşman olduğunun farkına varamıyor! Ben doktora sordum da. Düşman olduğunu anlamadığı zaman oraya yerleşiyor, gelişiyor!" diyor, o felaket!
Oradan da bir ders çıkıyor ki biz içimize giren düşmanın düşman olduğunu anlayamazsak yandık! O memleketin içinde kanser başlıyor, çünkü içindekini dost sanıyorsun, sen bilemiyorsun.
Allah bize hakiki müslümanlarda mevcut olan basireti ihsan etsin. Çünkü Peygamber Efendimiz;
İttekû firasete'l-mü'mini fe-innehû yenzuru bi nûri'llah. "Müslümanın ferasetinden çekin, kork; çünkü o baktığı zaman Allah'ın nuruyla bakar, insanın ciğerinin köşesini okur!" diye bildiriyor.
Biz gerçek Müslüman olsak anlayacağız ama gerçek Müslüman olmadığımız için şapla şekeri ayırt edemiyoruz, zehirle panzehri fark edemiyoruz da millet zehri bazen panzehir diye yutuyor. Sefa diye kendisini cehennemlik edecek şeylerin peşinde koşuyor, kazanç diye kendisini mahvedecek şeylerin peşinde koşuyor.
Allah bize basiret ihsan etsin. İmanımızı sağlam iman eylesin. Kendisine hakkıyla tevekkül etmeyi nasip eylesin.
Lâ tesubbû ehle'ş-şâmi fe-inne fîhimü'l-ebdâl.
Peygamber Efendimiz; İbn Asâkir ve Tayâlisî Hz. Ali Efendimiz' den ve Müstedrek yine ondan rivayet ettiğine göre buyurmuş ki:
"Ehl-i Şam'a, Şam ahalisine sövmeyin, dil uzatmayın çünkü onların içinde ebdallar vardır!"
Şam neresidir?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in yaşadığı diyar Hicaz. Hicaz diyarında insan yönünü güneşin doğduğu tarafa döndüğü zaman ön tarafı doğu oluyor, arka tarafı batı oluyor; maşrık, mağrib diyorlar. Sağ tarafı ki Araplar sağ tarafa yemin derler, Yemen oluyor. Onun için Yemen'e de o ismi vermişler, Yemen kıtası Hicaz'a göre adlandırılmış.
Ne demek?
Yönünü güneşin doğduğu tarafa döndüğün zaman sağ taraftaki diyarlar "Yemen" demek. Çünkü insanın yemininde, sağ tarafında, "sağ tarafındaki diyarlar" mânasına geliyor.
Ama ayrıca "bereket" mânası var, sağda bir güzellik var. Hatta cennetliklere de Allah-u Teâlâ hazretlerinin ayetleri ashâb-ı yemin diyor. Kur'ân-ı Kerîm'e öyle geçmiş, "sağcılar" diye geçiyor. Kur'ân-ı Kerîm bin dört yüz yıl önce ehl-i cennete ashâb-ı yemin diyor, ehl-i cehenneme de ashâb-ı şimal diyor. Öyle bir tevafuk, öyle bir mucize-i Kur'âniyye var!
Sağ tarafa Yemen demişler; sol tarafa da şimal, "kuzey" diyoruz, Arapça' da sol demek. "Şam tarafı" demişler. Bütün o diyarlar Şam'a dâhildir. Hicaz'ın kuzeyinde bulunan kıtalar ki bütün peygamberlerin ekseriyetinin, bize isimleri malum olanlarının nerede yaşadığına bakılırsa incelenirse; Allah Allah, o diyarla ilgili olduğu görülüyor. İsa aleyhisselam, Musa aleyhisselam, Davud aleyhisselam, Zekeriyya aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam hep o diyarların evlatları, ahalisinden olmuş oluyorlar.
Şam, bizim bugün anladığımız şehir mânasına dar bir yer değil, geniş bir bölge olmuş oluyor.
"Şam ahalisine sövmeyin, çünkü orada eskiden beri yerleşmiş bir mübarek nesil var, ahali var, mübarek insanlar var, Allah'ın sevgili kulları evliyâullah da ordadır!" diye Efendimiz oraya sövülmemesini emretmiş.
Hadis-i şerif Hz. Ali Efendimiz' den rivayet ediliyor. Malum Hz. Ali Efendimiz' in karşısına Şam'a yerleşen kimseler çıktılar. Hz. Muaviye'nin, Emeviler'in orduları karşı çıktılar. Hz. Ali Efendimiz Küfe-Irak tarafında bulundu, onlar Şam tarafında bulundular.
Tabii kızınca, asıl halifeye bunlar nasıl karşı geliyorlar, niye böyle yapıyorlar diye belki askerleri hani bir şeyler söyleyebilir. Demek ki onun için Hz. Ali Efendimiz bu hadis-i şerifi onlara nakletmiş. Böyle mevkuf olarak bu zamana kadar da rivayet edilmiş ki; "Şam ahalisine sövmeyin, içlerinde ebdallar var, mübarek insanlar, evliyâullah var!"
[Ahmed Ziyâüddin] Hocamız kitabın şerhinde ebdallar hakkında uzun boylu bilgiler vermiş.
Ebdal, bedîl ve bedel kelimesinin cem'i oluyor. "Tebdil edilen, yerine bir başkası ikame edilen" mânasına geliyor. Evliyâullahın da sayıları belli olduğundan kırklar, yediler, üçler diye halkın da kulağına geçmiş olan; birisinde bir eksiklik olduğu zaman ötekisinden alınıp orası tamamlandığından bunlara "ebdal" denmiş. Bizim aptal dediğimiz zaman anladığımız mâna değil, "evliyâullah" mânasına. Veyahut "büdelâ" diyorlar, o da yine bizim anladığımız mânada değil!
Ama nedense hem Abdal kelimesi dilimize aptal diye girmiş, hem de büdelâ kelimesi budala diye girmiş. İkisi de dilimizde aklı filan biraz yerli yerinde olmayan, aklı kıt insanlar için kullanılıyor. Onun sebebi şu olsa gerek:
Evliyâullah her zaman kendisini göstermez, saklar; çünkü onların yapmak istedikleri işleri, vazifeleri dolayısıyla bilinmemeleri uygun olur, o sebepten. Bir de övünmek iyi olmadığından saklarlar, şöhretin afet olmasından saklarlar.
Eş-Şöhretü âfetün. "Şöhret büyük bir afettir."
İnsan o şöhrete [kapıldı] mı insanın saçını başını yolarlar. Aman bu adam mübarek adamdır…
Meşhur, fıkrada geçiyor: Bir kimse bir hocadan intikam almak istemiş, camiye girmiş:
"Ya hu demiş, bu Kur'ân'ı doğru düzgün okuyamıyor, hutbesi yanlış, sözü yanlış…"
"Sus, bizim hocamıza ne söz söylüyorsun!.." diye herkes yüklenmiş. Bakmış böyle olmayacak, dönmüş ilm-i siyaset öğrenmiş. Ondan sonar o yolla onu engelleyemeyeceğini anlayınca bu sefer kaç sene sonra geldiyse tekrar o camiye gelmiş:
"Aman, sizin bu hocanız öyle mübarek, öyle iyi bir hocadır ki bunun bir kılı sizin hanenizde bulunursa şöyle bet olur böyle bereket olur…" filan deyince herkes;
"Aman hocamızın saçından bir kıl da biz alalım diye saçını sakalını yolmuşlar!" diye fıkrada anlatılıyor.
Şöhretin afet olduğunu bildirmek için bu fıkrayı naklettim. Onlar belli etmezler, imtihan etmek için de belli etmezler. O bakımdan bakarsın, dış görünüş itibariyle hırpanî kılıklı bir adam ama gönlünde mârifetullah var. Allah'ın sevgili kulu, Allah indinde makbul ama dış görünüşü [güzel] değil. Allah insanın dış görünüşüne bakmıyor ki!.. Kalbinin, imanının kuvvetiyle insanların mertebeleri yükseliyor. Oradan anlaşılmayabilir.
Nitekim Abdulkadir Geylani hazretlerinin dergâhında oturan, onun makamına kaim olmuş olan hulefasından, o silsileden bir mübarek zât kitabında naklediyor, çok eski kitaplarda yazılmış:
"Ah elime bir kere bir şahbaz geçti ama bir şahin, bir müstesna şey geçti ama onu da fırsatını bilemedim, kaçırdım."
"Nasıl oldu?" demişler.
"Ramazan günüydü…" diye anlatıyor.
Abdulkadir Geylani hazretlerinin kaddesallâhu sırrahu türbesi Bağdat'tadır. Yeri İmam-ı Azam hazretlerinin türbesine de yakındır. O mübareğin orada dergâhı varmış, Kadirî dergâhı. Merkez, âsitane, atabe-i aliyye ordaymış. O zât da orada şeyh imiş, oturmuş. Vazife, irşat hizmeti görüyor. O da tabii bir mübarek zât. Halife bunları yemeğe davet etmiş:
"Fukaranızla, dervişlerinizle beraber bu akşam bizim soframızı teşrif eyleyin, iftarı bizde yapalım olmaz mı efendim?" demiş. Şeyh efendi de;
"Pekâlâ." buyurmuş. Akşam namazında namazı cemaatle kıldıktan sonra diyor ki:
"Ey cemaat-i müslimîn, topluca, gelin hep beraber iftara davetliyiz, buyurun iftara gidelim."
Kılığı kıyafeti acayip, üstü başı tozlu bir adam bağdaş kurmuş, öyle oturuyor. O demiş ki:
"Ben gelmiyorum." Yabancı [birisi].
"Ben gelmiyorum; bana bir aside tatlısı getir, sen nereye gidersen git." demiş.
Şeyh efendi bakmış: Bu ne biçim adam, Allah Allah. Bir kere davet ediyoruz, gelmiyor. Davete icabet sünnet, "Gel." diyoruz gelmiyor. Ondan sonra bir de bana hizmet buyuruyor ki; "Git bana bir aside tatlısı bul getir, ondan sonra sen ne yaparsan yap!" Emreder gibi filan bir tavır. Herhalde aklında biraz noksanlık var, gibi düşünmüş; o yürümüş, davetli olduğu yere gitmişler.
İftarı etmişler, dualar yapmışlar, namazlar kılmışlar, tesbihler çekmişler, herhalde zikirler yapmışlardır. Eve dönmüş gelmiş. Abdestini almış, gece namazını kılmış, yatağa yatmış uyumuş.
Rüyasında bir mübarek kalabalık, mübarek muhteşem bir kalabalık ama nuranî insanlar…
"Bunlar kimdir?" diye sormuş. Demişler ki:
"Bunlar yüz yirmi dört bin peygamber aleyhimü's-salâtu ve's-selâm."
Başlarında bakmış ki çok müstesna bir nuraniyette çok yüksek bir zât-ı muhterem:
"Ya bu kimdir?"
"Bu da Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem."
Tabii içi gitmiş, yüreği cız etmiş, şevkle hevesle rüyada Efendimiz' in yanına doğru giderken Efendimiz ona kaşlarını çatmış.
Rüyada Peygamber Efendimiz' i görmek güzel de kaşı çatık görmek tabii insanı mahveder.
"Efendim acep bir hata mı işledim, kusur mu işledim?.." gibilerden -bilmeden tabii kusurlarımız çoktur da- durumu sorunca;
"Benim sevdiğim insanlardan birisi senden aside tatlısı istedi, onu ona vermedin." demiş rüyada.
"Eyvah!"
Bir feryat etmiş, üzüntüsünden rüyadan uyanmış, kalkmış bakmış vakit daha yeni, hemen daha yeni yatmış. Hemen yatağından fırlamış, cübbesini sırtına geçirmiş. Camiye doğru gidiyor. Öteki adamı camide bıraktı ya, camide mi hâlâ acaba diye… Bir de bakmış ki o da camiden çıkmış sokağın öbür tarafına doğru gidiyor. O bu taraftan geliyor, o öbür tarafa gidiyor. Arkasından bağırmaya başlamış:
"Ey filanca, ne olur dur, gitme, bekle, geliyorum, ne istersen tamam getireceğim…" diye bağırırken o uzaktan dönmüş; ama uzak, arada mesafe var, uzaktan dönmüş:
"Cömertlik böyle mi olur? Demek ki senden fukaranın birisi bir şey isteyecek, sen de o fukaracığa o istediğini, yüz yirmi dört bin peygamberi şahit getirmeyince vermeyeceksin öyle mi?!.."
Rüyasını da biliyor.
"Aman etme eyleme…" diye peşinden koşmuş ama o köşeyi dönmüş, ondan sonra da bulabilirsen bul!
Bilinmeyebilir. Onun için bizim büyüklerimiz tecrübeye dayanarak demişler ki; "Her gördüğünü Hızır bil her geceni kadir bil!"
Tedbirli ol, hürmet et, Allah'ın kullarına sevgi göster, hüsnü zan besle; "İyi kuldur, mazlumdur, fakirdir, miskindir; fakir miskin olduğu için belki Allah ona acıyordur, seviyordur…" de, ona göre hürmet göster. Biz o zihniyette olsak bir zarar etmeyiz ama kâr etme ihtimalimiz kuvvetlidir; çünkü bazen böyle büyükler de imtihan olur. Büyüklerin de imtihanları olur. Büyüklerin de daha büyükler tarafından imtihanları olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri Müslüman kardeşimizi Müslüman olarak sevmeyi bizlere nasip eylesin. Herkesi hüsnü zanla, dostluk gözü ile görmeyi; o edebî, o terbiyeyi bizlere nasip eylesin.
Biz güya çok açıkgözlüğümüzden; herkesin vicdanında bir leke bulmaya çalışıyoruz, herkeste bir kusur bulmaya çalışıyoruz, herkesin kötü tarafını görüyoruz. Çok zekiyiz çünkü, çok akıllıyız! Herkesin iç yüzünü, cıcığını çıkartıyoruz, kirli çamaşırlarını dolaptan çıkartıp çıkartıp nesi varsa onu [dökmeye] çalışıyoruz. Bu yol yanlış bir yoldur!
Fısk-u fücurunu, günahını aşikâre irtikap etmedikten sonra insanlara hüsnü zan edelim. Ufak tefek kusurlarını görürsek örtelim. O da hadis-i şerifte emir. Ufak tefek kusurları örtüvereceğiz, göstermeyeceğiz. Mümkünse nasihat edelim, yanına gidip; "Aman kardeşim, ben böyle bir şeyine muttali oldum, gördüm. Bunu bir daha yapma, iyi olmuyor, sana yakıştıramadım." diyelim. Veyahut gıyabında dua edelim: "Yâ Rabbi o kardeşim ne iyi kardeştir ki iyi bir insanken çok şeyler yakışırken şöyle günahlı bir iş yapıyor. Bundan sonra yapmasın, hidayet eyle, doğru yolu göster, ıslah-ı hâl nasip eyle yâ Rabbi!" diye hakkında dua ediverelim.
Kardeşlerim! Müslümanın Müslümana sevgi göstermesinden hayır olur, şer olmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri birbirlerini Allah rızası için sevenleri sever. Sevdiğini de korur kollar, yüceltir yükseltir. İnsan bu sevgiden çok hayırlara erer. Öteki düşmanlıktan bir kâr etmeyiz. Suizandan, gıybetten bir kâr etmeyiz; büyük zararlara uğrarız.
Allah bizi muhabbetli bir zümre eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
26.04.1987 -
Cehalet, Tefekkür
25.10.1987 -
Malı Depolamak, Takva,
