23.03.1986 - Kıyamet Alametleri

23.03.1986 - Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vallâhi le-yenzilenne'bnü Meryeme hakemen âdilen fele-yeksirenne's-salîbe ve le-yaktülenne'l-hınzîre ve le-yedeanne'l-cizyete ve le-yetrükenne'l-kılâse felâ yes'â aleyhâ ve le-tezhebenne'ş-şahnâu ve't-tebâğudu ve't-tehâsudu ve le-yeduvenne ile'l-mâli felâ yakbelhu ehadün.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı dünya ve ahirette cümlenizin üzerine olsun.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek hadîs-i şerîflerinden bir demet…
Metnini mukaddimede okumuş olduğum hadîs-i şerîf Müslim'in Sahih'inden alınmış. Râvisi, Ebû Hüreyre radıyallahu anh. Müslim, altı sahih hadis kitabından birisidir. Sıralamada Buhârî'den sonra gelir. Kıymetli hadis mecmualarından birisi Sahih-i Müslim.
Buradaki hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanından çok sonra olacak olan bir hadiseyi Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendisine bildirmesiyle bilip bize öğretmiş, nakletmiş. Buyurmuş ki;
Vallâhi. "Allah'a yemin olsun ki." Le-yenzilenne'bnü Meryeme hakemen âdilen. "Meryem'in oğlu İsa aleyhisselam..."
Aleyhimesselam.
Ve ümmühû sıddîkatün. "Annesi -Meryem validemiz- de sıddıklardan idi."
Her ikisine de selâm olsun, salât olsun.
O Hz. İsa... Hakemen âdilen. "Yeryüzüne adaletli bir hâkim olarak inecek."
Neden? Allah tarafından gönderilmiş olduğu halde bozulmuş olan dinleri dolayısıyla Hz. İsa'ya mensubiyet iddia eden Ehl-i Salib ve İsevî denilen kimseler ile aramızda ihtilaf var. Biz Allah'ın birliğini söylüyoruz, onlar Hz. İsa'nın ulûhiyetine kâil oluyorlar.
Allah'tan gayrı ilah yoktur. Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah ve İsa Resûlullah ve Rûhullah ve Abdullah.
Biz bunu söylüyoruz, onlar yanaşmıyorlar. Biz Kur'ân-ı Kerimimizde Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize emretmiş olduğu gibi diyoruz ki;
Teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beyneküm. "Gelin aramızda müşterek olan, aynı temele dayanan söze, inanca, imana:" Ellâ na'bude illa'llah. "Temeli: Allah'tan gayrıya tapmamak."
Ve lâ yettehize ba'dunâ ba'den erbâben min dûnillah. "İnsanlar olarak içimizden birimizi kendimize ilah ittihaz etmeyerek Allah'a tapınalım, Allah'a kulluk edelim." diyoruz.
Ellerinde büyük imkânlar var. Kocaman teşkilâtlar var, manevi ordular var. Rütbeli asker kılığında değil de sessiz, kenarda köşede duran ordular var. Kendi dinlerini yaymak üzere Afrika'ya, Amerika'ya, kutuplara, Asya'ya salıyorlar, İslâm ülkelerine salıyorlar.
Hz. İsa inecek, âdil bir hakem olarak o zaman görecekler…
O âdil hâkim nasıl hükmedecek? Ne yapacak? Görecekler…
Fele-yeksirenne's-salîbe. "Putu kıracak."
Hz. İsa aleyhisselam o tapındıkları haçı, o putu kıracak, onun yanlışlığını onlara gösterecek, kıracak.
Nedir? Güya Hz. İsa çarmıha gerilmiş de işte o anı [hatırlamak] için karşılarına o şekli alıyorlar. Böyle şey yok.
"Her din kendi inancında hürdür. Kimse kimsenin vicdanına karışmaz."
Kimse kimsenin vicdanına karışmayacağını zaten İslâm söylüyor.
Lâ ikrâha fi'd-dîni kad tebeyyene'r-rüşdü mine'l-ğay. "Dinde zorlama yoktur. Hakikat ve yanlış, yol aşikâr olmuştur."
Fe-men yekfur bi't-tâğûti ve yü'min billâhi fekad istemseke bi'l-urveti'l-vüskâ. "Kim Allah'ın yoluna girerse, imana gelirse, Müslüman olursa sapsağlam bir kulpa yapışmış olur, kendisini kurtarır."
Bizim dinimiz zaten "Kâfir olanlar ne yaparsa yapsın..." diyor ama hakkı söylemek zorundayız.
Annesi olan, anneden doğan, kendisi de Allah'ın bir has hâlis peygamberi olarak yüzü pembe, beyaz, alnında damlacık damlacık terler, masum bir peygamber, günahtan mahfuz bir peygamber, Allah'ın emrinden gayrısını tebliğ etmemiş bir peygamber, kendisine tapınmayı asla istememiş bir peygamber olarak Hz. İsa da bizim başımızın tacı; ona tapınması doğru değil. Ona Hz. İsa razı gelmez.
Yâ İsa e ente kulte li'n-nâsi't-tehizûnî ve ümmiye ilâheyni min dûnillâh. "Yâ İsa! Sen mi söyledin bu insanlara 'Beni ve anamı tanrı ittihaz edin de tapının.' diye? Sen mi söyledin bu Hıristiyanlara?"
Kıyamet gününde Hz. İsa diyecek ki:
"Yâ Rabbi! Seni tenzih ederim. Sen her şeyi bilirsin. Sen bana ne emretmişsen onu söyledim, gayrısını söylemedim. Ben böyle bir şey demedim."
İn tüazzibhüm fe-innehüm ibâdük. "Eğer azaplandırırsan, kullarındır, hak etmişlerdir, azaplandırırsın." diyecek.
"Eğer affedersen affedersin."
Ama Allah şirki affetmez. İmana gelecek. İmana gelmesi lazım. Allah'ın varlığını birliğini kabul etmesi lazım. Allah'a şirk koşanı affetmeyeceğini ayet-i kerîme ile biliyoruz.
Putu kıracak. Kim kıracak? Adına çıkarttıkları şahıs. Hz. İsa, putu kıracak.
Ve le-yaktülenne'l-hınzîre. "Hınzırı da domuzu da öldürecek."
Domuzu bayrak ettiler. Halbuki Yahudilere de yasaklanmıştı. Zararlarını biliyorlar. Vücuda zararını, akla zararını, diğer [zararlarını] biliyorlar.
Protein sadece domuzda mı var? Tavukta var, ette var, sütte var, dana etinde var...
İlle haramı yaptıracak. Çünkü insan bir haramı işledi mi, içinde bir günah oldu mu içinde bir karalık meydana geliyor. Öteki günahı daha kolay yapar. O günahı da yaptı mı daha da kararır, üçüncü günahı daha kolay yapar. Sonunda insan kapkara olur, mahvolur. Hayır yapmaya gelemez olur. Şerre günaha bir kere alıştı mı gider.
Onu yaptırmaya çalışıyor.
Halbuki ben Müslüman olarak ne söylesem "taraf tutuyorsun" dersin ama ey muhalif adam, -ona sesleniyorum- ben Avrupa'da şu kulaklarımla duydum, bir hafta boyunca domuz etinin aleyhinde televizyonda Almanlar konuştu; "Bu et zararlıdır, yememeye çalışın. Mümkün olduğu kadar şöyle yapın, böyle yapın..." diye.
Onlar da mı yobaz? Bunlar ona "yobaz" diyemez.
Ben Avrupa'da bir hafta böyle konuşulduğunu televizyonda kendim gördüm. "İşte bak, bir haftadır domuz etinin aleyhinde bu doktor çıkıp çıkıp konuşuyor." dedi. Evinde bulunduğumuz arkadaş.
İşte o hınzırı da öldürecek, bu inat da bitecek. Bu puta tapma inadı da bitecek. Bu domuz eti aşıklığı da inadı da bitecek. Hastalıklar var, insanın vücudunda, ruhunda meydana getirdiği değişiklikler var. Profesörler tarafından yazılmış çok nefis makaleler okuduk. O gazeteler o "domuz eti ille yiyelim" deyince çok güzel makaleler yazdılar, Allah razı olsun. Bizim Asaf Ataseven kardeşimiz profesör tabii, tabip, güzel şeyler yazdılar. Onları şu anda uzatmayalım.
Hz. İsa domuzu da haklayacak. Tamam.
Ve le-yedeanne'l-cizyete. "Cizyeyi koyacak, üzerlerinden alacak."
Hıristiyanlar cizye veriyordu, vermeyecek çünkü Müslüman olacaklar. Şerhte Hocamız öyle izah ediyor: Yahmilennehüm ale'l-İslâm. "Artık İslâm'a girecekler." O zaman gayrimüslimlere mahsus cizye verme vergisi bahis konusu olmayacak. Değişecekler. Hatalarından dönüp Allah'ın istediği noktaya, o peygamber onları getirecek ki gönlü mahzun olmasın. O kendi ümmetini o noktaya getirecek.
Ve le-yetrükenne'l-kılâse.
Burada 'sin' ile yazmış. Şerhte 'sad'la.
Felâ yes'â aleyhâ. Velâ yus'â aleyhâ da okunabilir. Burada yes'a diye harekelemiş.
"Genç develer bir tarafa bırakılacak, kimse onlar üzerinde oraya oraya koşturmayacak."
Bunun iki mânası var. İlk önce ben olduğu gibi kelime mânasını söyleyip sonra izahını yapmak istiyorum.
Devesi, bir Arap’ın canıdır, ciğeridir, bütün varıdır; sütünü içer, etini yer, derisini kullanır, üstüne biner. O mübarek hayvanı Allah-u Teâlâ hazretleri tam çöle göre yaratmıştır. Ayakları tabla gibidir, kumun içine batmaz, lap lap basar. Allah-u Teâlâ hazretleri o mübarek hayvanın sırtına bir depo yaratmıştır; bir su içti mi, bir yiyecek yedi mi o sırtındaki hörgücünde toplanan şeyle üç-dört gün gider mübarek.
E felâ yenzurûne ile'l-ibili keyfe hulikat. "Şu insanlar şu devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar mı?"
Görmezler mi ibretleri?.. Bak Allah-u Teâlâ hazretleri o hayvanı ne kadar güzel çöle göre yaratmış.
Deve Arap’ın her şeyidir. Arap deveye koşmayacak da neye koşacak? Bilhassa Peygamber Efendimiz' in bu hadîs-i şerîfi irad buyurduğu zamanda tabii her şeyi; üstüne binecek, yükünü taşıyacak, etini yiyecek, sütünü içecek; bütün varlığı o.
Artık kimse peşine koşmayacak. Çünkü zenginleyecekler, ortalık düzelecek. İnat kalmayınca, kavga gürültü patırtı kalmayınca...
Bu insanların harplere, darplara harcadıkları paralar, milyarlar bu insanların gözyaşlarını dindirmeye harcansa dünya gül bahçesi olur! Bir ucundan öteki ucuna her taraf halılarla döşenir, gül bahçesi olur. İnadından herkes birbirini yiyor. Herkes silahlanıyor. Herkes parayı oraya yatırıyor. Herkes hemcinsi olan, Hz. Âdem'den kardeşi olan öteki insanı nasıl öldürürüm, nasıl istismar ederim, nasıl keserim diye çalışıyor. İnsafsızlar, vicdansızlar!
Müslümanlar bu tarafı terk edince olmaz. Haklı olmak yetmiyor. Evet Kur'an Allah'ın hak kelâmı, evet Müslüman hak yolda, evet İslâm dinî hak din; ama gücü yok, ezip geçiyorlar.
Bu Hristiyan, bu Yahudi, bu kâfir, bu putperest sana şey yapar mı?
Güney Afrika'da elmas madeni var, başka madenler var; memleketin hakiki sahipleri orada hor, küçük bir azınlık. Beynelmilel kaideler, kanunlar, hepsi bir tarafta, hukuku hiç dinlemiyor. Kalabalıklar bağırıyorlar, çağırıyorlar, nümayiş yapıyorlar ama öbürü eline silahını aldı mı 'dırrrt' taradı mı bitiyor.
Müslüman haklı olduğu kadar da kuvvetli olacak. Hazırlıklı olacak. Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfleri bize ne diyor; yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya müteallik tedbirlerimizi alacağız, hazırlıklarımızı yapacağız.
Evet, develere kimse koşmayacak veya kimse üstüne binmeyecek çünkü daha güzel aletler çıkacak, daha büyük imkânlar çıkacak demek.
Ve le-tezhebenne'ş-şahnâu ve't-tebâğudu. Burada tezhebenne, şerhte yezhebenne.
"Birbirine karşı buğz etmek..."
Ve't-tehâsudu. "Hasetleşmek gidecek."
Veya Hz. İsa onları izale ettirecek. O kötü duygular, kinler, birbirine buğz etme, haset etme kalmayacak.
Ve le-yed’uvenne ile'l-mâli. "Mala çağıracak insanları da..."
"Gelin ya malı alın, hadi..." diye...
Felâ yakbeluhû ehadün. "Kimse istemeyecek ki..."
Bol, ne yapsın... "Nereme koyayım?" Karnı tok olana, mesela "Sofraya buyur otur." diyorsun, "Karnım tok." diyor. "Ya biraz al." "Şurama kadar doydum." diyor. Karnı tok olunca insanlar istemiyor.
İşte böyle haller olacak.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi doğru yoldan ayırmasın.
O eski ümmetlerden bir ibret almamız gerekiyor ki peygamberlerini bıraktılar, ne hallere düştüler.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize Resûlü Edîb'inin yolunda daim olmayı nasip etsin. Sünnetine sarılmayı nasip etsin.
Çok büyük faydası var. Peygamber Efendimiz' in sünnetine sarılana yüz şehit sevabı var. Bugün öyle insanlar biliyorum ki şehit olmak için çare arıyor da yok. Harp olacak da çarpışacaksın da şehit olacaksın. Sünnet-i seniyyeye sarılın, Peygamber Efendimiz' in sünnetine sarılıp onun yolunca yürümekte yüz şehit sevabı var.
Fuzulî şeyler okunuyor, bilmem neler okunuyor...
Allah'ın kelâmı? Kimsenin haberi yok. "Kur'an ne diyor", haberi yok. "Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?.."
"Senin peygamberin kim?" diye Anadolu'nun bir kasabasında bir çocuğa sordum;
"Hz. Ali" dedi. Peygamberini bilmiyor!
"Peygamber Efendimiz nerede metfun?" dedik.
"Kâbe'de." dedi.
Kâbe'yi Peygamber Efendimiz' in yattığı yer sanıyor. Kâbe-i Müşerrefe'yi öyle sanıyor.
O kadar cahil, o kadar habersiz. Bunların -çocuksa- babaları mesul.
Sizin evladınız da bilmiyorsa siz de mesulsünüz. Benim evladım bilmiyorsa o da mesul.
Bizim evladımıza ilk vereceğimiz şey; iman telkini, İslâm'ı öğretmek.
Evlat benim yolumda gitmedikten sonra ne yapayım ben öyle evladı? Gidip de kâfire hizmet ettikten sonra, yoldan çıktıktan, baştan çıktıktan sonra...
Peygamber Efendimiz' e sımsıkı sarılmayı Allah nasip etsin. Güzel hallerle, salih amellerle mesut ve bahtiyar ömür geçirmek nasip etsin. Eğer sıkıntı olursa Allah bize âfiyet versin. Hem maddî hem manevi sıkıntılardan uzak eylesin. Âfiyet sahibi etsin. Ama bir sıkıntı olursa, olur; insanoğlu için hasta olabilir, malında eksilme olur, canında bir can yakıcı durum olur; bunlar olur.
Neden?
Allah imtihan edecek. Kim bakalım âşık-ı sadık, kim bakalım yalancı. Kim biraz sıkıntıya gelince bırakıp kaçacak, kim "Evet, ben bu yolun sevgili bağlısıyım, ayrılmam!" diye sebat edecek. İmtihan dünyası olduğu için olabilir.
Eğer biz âciz naçiz kullarına bir imtihan hâli gelirse ki her an imtihandayızdır, her anda imtihandayız, her an uyanık olmak lazım, her an soruyu güzel cevaplandırmaya çalışmak lazım.
Allah bizi imtihanları güzel vermek nimetine nail etsin. Yanıltmasın, şaşırtmasın. Sıkıntılı bir hâl gelirse sabır nimetini de versin, ecir kazandırsın. Lezzetli, nimetli hallere erişirsek, erersek, şükür nimeti versin. Onları bize gönderen Rabbimize bağlılığımızı kestirtmesin. Onun nimetlerini yiyip de karşısına geçip bizi âsi ettirmesin.
Şu Hristiyanlar, şu Yahudiler, şu dindekiler bu dindekiler, Müslümanlar [olarak] onların peygamberlerini biz ne kadar seviyoruz, bir bilseler şaşırırlar, ağızları açık kalır.
Hz. İsa aleyhisselam başımızın tacı, peygamberlerimizden bir peygamber, Peygamber Efendimiz' in peygamber kardeşlerinden bir kardeş, bir mübarek zât, Allah'ın sevgili kulu. Annesi sıddıkâ.
Ümmühû sıddîkatün. Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor; veli, Allah'ın sevgili kulu.
İbadet ettiği yerde Allah o mevsimde olmayacak meyveler gönderiyor. Zekeriya aleyhisselam yanına giriyor;
Yâ Meryemu ennâ leki hâzâ?
Zekeriya aleyhisselam da peygamber;
"Ya Meryem! Bunlar sana nereden geliyor?"
Kâlet hüve min indi'llâh. "Allah tarafından."
İnna'llâhe yerzuku men yeşâu bi-ğayri hisâb. "Allah dilediği, sevdiği kulları böyle hesaba gelmeyecek şekilde nimetlendirir, rızıklandırır."
Meryem validemiz yolunda ibadet ediyor ya çekilmiş ya insanların arasından... Saliha, cennet hatunlarının en yükseklerinden bir hatun, Hz. Meryem.
Çocuklarımıza Meryem adını koyuyoruz. Bilseler Hristiyanlar bizim onlara ne kadar yakın olduğumuzu, bu inadı bir bıraksalar...
Bu inadı bırakmak için Hz. İsa'nın gelmesini mi bekleyecekler, sopayı yemeyi mi bekleyecekler?
Bıraksalar şu hınzırı, bıraksalar şu içkiyi, hamrı, kırsalar şu salibi, gelseler Allah-u Teâlâ hazretlerinin yoluna, daha hayırlı.
Allah'a hamd-ü senalar olsun ki Müslüman anadan babadan doğmuşuz.
Birkaç gündür beynelmilel bir ilmî toplantı var. Profesörler geliyor gidiyor. Gazetelerde şöhretini duymuştuk. Türkçeye tercüme edilmiş kitaplarını görmüştük. Profesör Maurice Bucaille. Fransız. Elhamdülillah toplantıda çıktı, eûzübesmele çekerek, Allah'a hamd ederek bir güzel konuşma yaptı... Fransız profesör; İncil'i incelemiş, Tevrat'ı incelemiş, Kur'an'ı incelemiş.
Ne bakımdan incelemiş?
Kendisi tıp profesörü ya, tabip, tıp profesörü, üniversitede profesör ya; bakalım ilme göre bu kitapların durumu ne? Hangisi ilme aykırı, hangisi ilme uygun?
Bu incelemeye başladığı zaman kendisi Hristiyan, ehli kitap, İncil ehlinden. Tevrat'ı inceliyor, İncil'i inceliyor. Çok bozulmalar var. Çok ifadelerde ilmin, aklın, mantığın kabul etmeyeceği şeyler var. Kur'an'a bakıyor; her şeyde bir güzellik, her şeyde bir ilme uygunluk. Kendisi söylüyor. İnsanların ilmî araştırmalarının en son çağlarda bulduğu şeyleri Kur'ân-ı Kerîm daha önceden söyledi. "İşte şu mesele, işte şu mesele..." diye oradan misaller [verdi.] Tane tane, gayet güzel konuştu.
Onu orada Hristiyanlara karşı da konuşmuş. Fransızların yüksek ilim akademilerinde de konuşmuş. Nasibi olan geliyor da inat edenler, duyduğu halde orada ısrar ediyorlar.
Maurice Bucaille de işte yine yaşıyor. Hak yolu buldu, yine yaşıyor.
Sen de yaşayacaksın. Ne diye inat edip duruyorsun? Hakkı kabul ediversen de Allah'ın rızası yolunda müsterih yaşayıp müsterih ölsene...
Nureddin adını almış olan Alman atom alimi buraya geldi. Stein Horst diye Alman atom alimi geldi buraya, seneler önce... Burada yaşadı, konferanslar verdi, makaleler yazdı, vefat etti. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Fatih camisinden bir büyük kalabalık ki çok nadir görülebilen bir kalabalıkla ahirete [uğurlandı]... Bütün Müslümanlar candan sevdikleri için, Alman olduğu halde, Müslüman oldu diye onu uğurladılar.
Böyle nasipliler de oluyor. İnat ve ısrar edenler de oluyor. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar da Allah'ın kelâmını tağyir ederek, değiştirerek tercüme ediyorlar ki okuyanlar Müslümanlığa gelmesin, Müslümanlıktan soğusun diye. Nasipsizlik çok zor bir şey. Küçük bir para, küçük bir menfaat için yapılan şeyler çok kötü...
Bu toplantılarda dünyanın muhtelif ülkelerinden gelmiş profesörlerle [şu meseleyi] konuştuk. Birçok Hristiyan Kur'ân-ı Kerîm'in tercümesine kalkışmış ve o dillerde neşriyat yapmışlar. Biz şu İncillerini tercüme etmemişiz, yani onların üzerinde çalışmamışız. Veyahut kendi Kur'ân-ı Kerimimizi kendimiz Müslümanlar olarak tercüme edip de onlara onların dillerine anlatma çalışması yapmamışız. İşler kötü niyetli, art niyetli kimselere kalmış.
Bunlar nasıl olacak?
Müslümanlar bir araya gelecekler. Keselerinin ağızlarını açacaklar. Hep bunları söylüyorum. Artık rahatlıkla söylüyorum. "Bana verin." demiyorum, yanlış anlamayın, doğru anlayın. Bana vermeyin ama kesenizin ağzını Allah'ın yoluna açın. Allah'ın kitabına hizmete açın. Allah'ın dinini yaymaya açın. Müessese kurun. İngilizce bir doğru düzgün tercüme koyun. Almanca bir doğru düzgün tercüme koyun. Fransızca bir doğru düzgün Kur'ân-ı Kerîm'i anlatan tercüme koyun.
Berlin'den gelmiş bir şahıs orada kalktı dedi ki:
"Ben cepheden geliyorum. Sizin gibi nazariyatçı değilim. Orada fiilen dernek başkanlığı yapmış bir insan olarak -adeta manevi- İslâm'la başka dinlerin çarpışması cephesinden geliyorum. Orada Hristiyanları İslâm'a çekmek için onlara verilecek bir Almanca, Müslüman tarafından yapılmış güzel bir tercüme bulamıyorum da işte şu elimdeki Yahudi’nin tercümesini sunuyorum."
Yazık Müslümanlara! Kendi kitaplarını başkalarına tanıtma çalışmasını yapamıyorlar da Yahudi’si, Hristiyan’ı yapıyor ve aldatıyor.
"Başında öyle kötü bir mukaddime var ki İslâm'a çağırmak istediğim kimseye mümkün olsa orayı kopartıp öyle vereceğim ama o zaman da cilt bozulacak. Başındaki kötü mukaddimeye rağmen onu götürüp veriyorum." diyor.
Bak ne kadar gevşek durmuşuz.
"Hocam şimdi biz fakiriz."
Nasıl ya? Bunun zengin devri de geçmiş. Kendi kendimizi ne aldatıyoruz? Bir zamanlar padişahların yaşadığı, sarayların, nimetlerin olduğu devreler de geçmiş; çalışmamışız. Allah'ın yolunda iyi çalışmamışız. Dünyanın her yerine Allah'ın dinini götürmemiz lazımdı. Çalışmamışız.
Çalışanlar paçayı kurtardı, çalışmayanlar vebali yüklendi. Öldü, vebal şimdi geldi bizim omuzlarımıza yıkıldı. Sizin ve bizim.
Kesenin ağzını açacağız, kalemi elimize alacağız, kolları paçaları sıvayacağız; dinimizi yaymak ve korumak ve geliştirmek ve insanları Allah'ın yoluna, dine, imana, cennete çağırmak için çalışacağız. Cehenneme düşen kardeşlerimizi, düşmekten korumaya çalışacağız. Bunlar da Hz. Âdem'den bizim kardeşlerimiz, hemcinsimiz. Onlar da insan, benî Âdem, Âdemoğlu.
İşte bu çalışmaları yapmayı bilmiyoruz. Veyahut halkımız kısmen mazur; bir kısım kimseler öne çıkıyor, "Tamam, ben bu işleri yapacağım." diye; yapılmamış. Yapmayanların da yakasına yapışıp yaptırmayı öğreneceğiz.
Ben hatırlarım, ismini versem bazı kimseleri darıltacağım, darıltmak da istemiyorum. Dinimizin şu tarafına hizmet için şu müessese kuruldu. Sonra o döndü, dolaştı, ne hallere geldi. Bir dernek kurarız, bir iş yaparız, bir bina yaparız; takip etmeyiz, söner gider veyahut şahıs ellerine geçer, hizmetten sapar gider. Takip edeceğiz.
"Arkadaş, hizmet olsun diye biz bu müesseseyi kurmuştuk. Hani hizmet? Hani mahsul? Tarlayı sana verdik, hani mahsulü?"
Mahsulü isteyeceğiz.
Çalışmıyor; "Sen kenara çekil bakayım, şu çalışan arkadaş gelsin." diyeceğiz.
Çalışan çalışacak, İslâm öğrenilecek.
Bizim kendi memleketimizde, Türk evladı -Türkçe bilen- peygamberini bilemezse... Sen "Almanca bilmem." dersin, ben "bilmem" derim. Ama Türkiye'de ben kendi memleketimde Allah'ın emirlerini öğretememişsem o zaman büyük bir ihmal var demektir. İşte o ihmali elbirliğiyle Müslümanların halletmesi lazım. Akıllıların aklını ortaya koyması lazım. Aklı, tahsili, fikren o işe yardım etmek durumunda olmayanların parasını ortaya koyması lazım. Bu işlerin yürümesi lazım. Allah yolunda malımızla canımızla çalışmak boynumuzun borcu. Hepimizin boynunun borcu.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
23.03.1986 -
Kıyamet Gününde Af
31.10.1987 -
Allahın Sevdiği Kullar,
