31.10.1987 - Allahın Sevdiği Kullar, Şükür, Öfke, Affetmek

31.10.1987 - Allahın Sevdiği Kullar, Şükür, Öfke, Affetmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
El-Beyhakî rahmetullahi aleyh'in İbn Abbas radıyallahu anhumâ'dan rivâyet etmiş olduğu, birinci hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuş oluyorlar:
"Şu üç haslet kimde bulunursa, Allah-u Teâlâ hazretleri onu yakınına alıp, hıfz-ı himayesine dahil eder, üzerine rahmetini saçar." Ve edhalehû cennetehû. "Cennetine dahil eder."
Yani bu üç şey fevkalade büyük güzel mükâfatlara ermeye sebep oluyor. Allah onu yakınına alıyor, yakın kullarından ediyor. Üzerine rahmetini geriyor ve cennetine dahil ediyor.
Bu üç haslet hangi şahıslarda olan hasletler imiş; men izâ u'tiye şekere. "Birisi o kimse ki kendisine bir şey verildiği zaman şükreder." Ve izâ kadere gafere. "Gücü yettiği zaman, intikam alması imkân dairesinde iken bile affeder." Ve izâ gadıbe fetere. "Kızdığı, sinirlendiği zaman kızgınlığını söndürür, kendisine hâkim olur, sessiz sakin durabilir."
Bunları biraz açıklamamız uygun olur. Hatırda daha iyi kalmasına vesile olsun diye birkaç cümleyle takviye edelim.
Kendisine bir şey verildiği zaman insanın şükretmesi lazım. Men izâ u'tiye şekere. Böyle olursa Allah'ın yakın kulu oluyor, rahmetine eriyor, cennetine giriyor. Sana her ne verilmiş ise veren hakikatte Allah-u Teâlâ hazretleridir. Akıl, sıhhat, İslâm, güç, kuvvet, güzellik, zekâ, hasseler, duyu organları, kabiliyetler, melekeler… Hepsi Allah'tan. Yediğin nimetler, içtiğin sular, havalar, şu güzel diyarlar, beldeler, memleketler hepsi Allah'ın ikramıdır.
Hatta bir başkası gelse sana bir şey verse bile aslında Allah verdirtiyor. Allah istemese verdirtmez, ona onu ilham etmese o getirip sana vermez. Onun için her şey Allah'tan. Allah-u Teâlâ hazretleri birisine rüyada gösterir "Git falanca kimseye bir kese altın ver." Bunun misallerini hep duyuyoruz, o da getirir altını sana verir. Keseyi sana birisi getirdi verdi ama verdiren Allah. Birisi gelir sana, "Seni seviyorum, sana şu malı ucuz vereceğim." diye sunar. Allah'tan. "Bizim eve buyur bu akşam bir sohbet edelim." der. Allah ona onu düşündürüyor, nasip ediyor. Demek ki aslında veren de vermeyen de mu'tî de mâni' de hakikatte -insan ibret gözüyle dikkatle bakarsa- Allah'tır. Onun için şükrün aslı esası tamamı Allah-u Teâlâ hazretlerine aittir.
Lehü'l-hamdü küllühû ve lehü'ş-şükrü küllühû. "Şükür de hamd de hepsi Allah'a layıktır, Allah'ındır, Allah'a gider." Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bize öğrettiği peygamberlik adabından, o hadis-i şeriflerin ahlâkından, bereketinden, bize verilen terbiyeden anlıyoruz ki kula da teşekkür etmemiz lazım. Birisi getirip bir şey verdiği zaman ona da "Allah razı olsun, sağ olasın, teşekkür ederim, var ol, elin dert görmesin, Allah vücuduna afiyet versin." gibi ecdadımızdan kulağımıza yerleşmiş olan o anda bizim aklımıza gelen hayır dualarla dua etmemiz lazım.
Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki: "Sizden biriniz birisi size bir hediye getirirse o hediyeye mukabele etsin. Edemezse -yani parası, pulu, imkânı yoksa- o zaman yeter artık kanaati gelinceye kadar ona dua etsin." Bu kadar dua kâfi artık kanaati gelinceye kadar tatlı dil ile ağırlasın. "Hakikaten Allah razı olsun çok ihtiyacım vardı, Hızır gibi imdadıma yetiştin sağ olasın, Allah sana daha çok versin." gibi sözlerle.
Men lem yeşküri'n-nâse lem yeşkürillahe.
"İnsanlara şükretmesini bilmeyen Allah'a şükretmeyi hiç bilmez." İnsanlara şükretmeyen Allah'a da şükretmemiş olur, bu noktaya dikkat edelim. Hatta büyüklerimizin menkıbelerinden duyduk ki birisi gelmiş, "Ben sadece Allah'a şükrederim, veren aslında Allah'tır. Sadece Allah'a şükrederim." deyince, "Defol kalk git!" demiş. Yani o yanlış düşünüyor diye oradan kovmuş diye eski meşayihimizden menkıbe olarak duyuyoruz.
İnsanlara şükredeceğiz. Küçük de olsa, kalemini bile verse; "İmza mı atacaksın? Buyur." -Hemen çıkartıyor kalem veriyor- "Teşekkür ederim, sağ olasın, Allah razı olsun." Kapının önüne geldiniz, önce siz buyurun; veyahut elinizde bir yük var taşıyayım mı; veyahut kapıyı açıveriyor, veyahut herhangi bir yardım… İşte bunların hepsi teşekküre şayan şeylerdir. Teşekkür insanlar arasında sevgiyi arttırır, yakınlaşmayı arttırır. Yapılan iyiliğin nihayet laf olarak karşılığıdır, tam yeterli bir şey değildir ama ne yapalım işte bu da az çok bir şey olmuş oluyor.
O bakımdan Allah'a şükredeceğiz, verdiği nimetleri düşüneceğiz, bir de Allah bize o nimetleri kimin vasıtasıyla verdiyse ona da müteşekkir olacağız. Mesela annemiz babamız bizim sebeb-i hayatımızdır, onlara sonsuz şükran duygusuyla dolu olacağız. Küçükken annemiz bize baktı, babamız dışarıda kazandı, terbiyemize dikkat eyledi, Müslüman mütedeyyin insanlar olarak yetiştirdi gibilerden düşüncelerle...
Hocalarımıza sonsuz minnet ve şükran hissi duyacağız; cahil idik bize bilgileri öğretti, yetiştirdi, kendilerinden feyiz aldık, ilim irfan öğrendik, edep adap öğrendik diye hocaya karşı sonsuz sevgi ve saygı. Şu derslerimize başlarken âcizane benim aklıma geldiği kadarıyla kimlerin üzerimizde hakkı varsa onları da sıralamaya çalışıyorum; şu beldeleri mübarekler çarpışmışlar, cihat etmişler, kazanmışlar, fethetmişler, bize emanet etmişler. Yani olmasaydı biz kim bilir hangi diyarda olacaktık, gazetelerde demin baktım aç aç ülkeler, insanlar, kıtlık diyarları, bir sürü dünya üzerinde ıstırap çeken insan var.
Afrika'da bir yerde böyle kuyruğa girmiş kadınlar, Asya'da da var, Afrika'da da var kıtlık olmuş kuyruğa girmişler, böyle kedinin ciğere baktığı gibi bakıyor. İnsan resme bakınca yüreği parçalanıyor. Zavallılar orada kendilerine biraz bir kepçe yemek, aş verilecek onu yiyecekler diye… Biz burada ekmekleri küflendiririz, çeşit çeşit nimetler çürür, çarşıda pazarda insan pazar kalktıktan sonra dolaşsa şöyle kaç kişinin doyacağı yiyecek bulur oralarda. Hiç olmasa otları toplasa otların da yenilen tatlı lezzetlileri var yine geçinir.
Elhamdülillah, çok şükür bize bu beldeleri fethettiren Allah'a çok şükür. Bu beldeleri fetheden ecdadımıza şükran duygularını duyuyoruz, mekanları cennet olsun, nur içinde yatsınlar, Allah hepsinden razı olsun. Şu camide oturduk ibadet ediyoruz, bunu yaptıranın bir teşekküre hakkı yok mu yani? Allah razı olsun, nur içinde yatsın, kim yaptırdıysa sonradan kim yenilediyse, kim badana ettirdiyse, kim mihrabını, minberini yaptırdıysa, kim halı döşediyse, kim getirip bir tesbih bıraktıysa, kim kapıdan çıkarken şu caminin hayrına diye 50-100 lira, 1000 lira neyse bir para koyduysa Allah razı olsun.
Şu hadisleri okuyoruz peki ben bu hadisleri Peygamber Efendim' den duymadım ki sallallahu aleyhi ve sellem'den. Bunu eski insanlar topladılar, kitaplara yazdılar, biz de bu kitapları kolaylıkla okuyoruz. Allah razı olsun o râvîlerden, o hadisleri toplayan mübareklerden. Birisi ölmüş de arkadaşı rüyada görüyor, "Allah sana ne muamele etti ya filanca ey arkadaşım?" diye soruyor o da rüyada cevap veriyor diyor ki:
"Allah beni affı mağfiretine mazhar eyledi."
"Ne ile? Ne sebeple?"
"Hadis toplamak için diyar diyar dolaşmam bereketiyle." diyor.
Bu hadisler kolay toplanmadı. Bir kitabın içinde 2000 tane hadis ama sen bu 2000 hadisin nasıl toplanıldığını bir bilsen! Böyle inci toplar gibi tane tane. Adamlar duyuyorlarmış Mısır'da bir sağlam mübarek zat var, sahabeden duyduğu bir hadisi rivayet ediyormuş, hemen Mısır'a gidiyorlarmış, ondan hadisi alıyorlarmış, altına imzayı attırıyorlarmış, tamam hadisi ondan aldı. Ondan sonra Horasan'da bir mübarek zat varmış o da filanca sahabeden üç tane hadis duymuş onu rivayet ediyormuş hadi Horasan'a gidiyorlarmış, Horasan'dan hadis dinliyorlarmış yazıyorlarmış.
Bu hadisler böyle toplanıldı. Bu mübareklerin yani bir hadis-i şerif bize gelinceye kadar kaç şahsın hafızasından, dilinden buraya kadar geldi, Allah razı olsun. Dinimizi unutturmamışlar, kaybettirtmemişler, kitaplara yazmışlar, Peygamber Efendimiz' in sözleri bize kadar gelmiş elhamdülillah. Hem de hepsini gayet güzel tespit etmişler.
"Bunu kimden duydun?"
"Hasan efendiden duydum."
"O kimden duymuş?"
"Veli efendiden duymuş"
"O kimden duymuş?"
"Ali efendiden duymuş."
O adamların hayatlarını yazmışlar. O adamların sıhhatlerini yazmışlar, o adam 60 yaşına kadar iyiydi de 60 yaşından sonra hafızası biraz zayıfladı, hadisleri karıştırmaya başladı. Hemen o hadisin râvîsi biraz şöyledir diye kaydetmişler. Hadis başka yerden takviye edilmek şartıyla o notu oraya koymuşlar. Belki karıştırmıştır bir hadisin bir cümlesini, öteki hadisin öbür cümlesiyle karıştırsa bile tedlis oluyor, olmuyor yani. Yanlış oluyor, onu hemen yazmışlar.
Filanca adam falanca yerde ben duydum diye hadisi uyduruyormuş. Yalan, o adam kâziptir, güvenilir insan değildir, sakın ondan hadis almayın diye yazmışlar. Eğriyi, doğruyu, sağlamı, çürüğü… Çok emek sarf etmişler, çok gayret sarf etmişler. Biz de şimdi kolaycacık okuyoruz, okuyup geçiyoruz. 10 tane okuyoruz 20 tane okuyoruz bir seferinde.
İmam-ı Malik aynı zamanda mezhep imamı ve aynı zamanda hadis alimi, kapısına birisi geldiği zaman sorarmış:
"Hoş geldin, fıkıh meselesi mi soracaksın yoksa başka bir işin mi var?"
"Fıkıh meselesi soracağım." deyince buyur sor dermiş, o da cevabını verirmiş. Alim, mezhep imamı İmam-ı Mâlik.
"Efendim siz hadis rivayet ediyormuşsunuz, sizden hadis yazmaya, hadis rivayeti almaya geldik." deyince buyurun içeri dermiş, salona alırmış. Salon dediğimiz artık yani böyle direkli süslü ziynetli yer değil de geniş misafirhanesine, odasına alırmış. Ondan sonra orada tütsü yaktırırmış -güzel koku- buhurdan yaktırırmış ki içerisi güzel koksun. Ondan sonra gidermiş gusül abdestini alırmış. Zaten abdestsiz gezmez mübarekler ama gidermiş gusül abdesti alırmış, ondan sonra en güzel elbiselerini giyermiş, en temiz yeni sarığını sararmış, kokulanırmış, misvaklanırmış. Peygamber Efendimiz' in sevdiği şeylerin hepsini yapıyor. Ondan sonra gelirmiş oraya bir rahle koyarmış ki sırf hadis rivayeti esnasında koyduğu rahle, başka işte kullanmazmış. Onu oraya koyarmış, gayet ciddi, hürmetkar bir şekilde diz çöküp otururmuş. Ondan sonra "Ben filancadan işittim, o filancadan işitmiş, o filancadan işitmiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurdu." diyerek tane tane güzelce anlatırmış, ötekiler yazarmış, kontrolleri olurmuş. Bunların kelimeleri, harekeleri bile önemli. Her şeyleri gayet dikkatli bir şekilde tespit edilmiş.
Allah hepsinden razı olsun. Hepsinin hakkı var üzerimizde.
Dinimizi onlar sayesinde unutmamışız, bin 400 sene geçmiş, sapasağlam sahabe-i kiram nasıl yaşamışsa onu yaşamak mümkün. Yani eğer gönlümüz Allah'ın yolunda yürümeye rağbette ise, Allah'ın rızasına rağbet eden insanlar isek malzeme var, yeter ki insanlar yaşasın, İslâm'a göre hareketlerini tanzim edebilsinler.
Üzerimizde hakkı olan herkese çok teşekkür ederiz. Bütün o hakların da onlar vasıtasıyla bize verilmesini sağlayan, bizi yaratan, yaşatan ve şu kainattaki her hadiseye olduran yaptıran Allah'a da şükür olsun, hamd olsun, sena olsun. Her türlü hürmet ifadesi, izzet ifadesi ne ise onlarla rabbimize hamd-u senalar eyleriz. Yine de hamd-u senasını layıkıyla yapamadığımızın idraki içinde boynumuzu büker, rahmetini dileriz.
Ve izâ kadere gafere. "Kudreti yettiği zaman affeder."
Bir insan bir düşmanı var, o düşmanını haklayabilecek, o da ona bir kötülük yapmış, cezayı hak etmiş zaten, bunun da elinde fırsat var, tepeleyebilir. Ama affederse, "Affetmek büyüklüktür." diyoruz ya, Allah-u Teâlâ hazretleri affedeni seviyor işte. Yakın kulları arasına alıyor, rahmetini üzerine geriyor ve cennetine dahil ediyor. Affetmek önemli bir şey. Onun için eğer size hayatınızda haksızlık etmiş kimseler varsa düşünün; komşum, kardeşim haksızlık etmişti, filanca haksızlık etmişti… Tamam, elinde bir fırsat var affet, affet de affetmenin sevabını kazan. Çünkü affedenlere Allah-u Teâlâ hazretleri cennette hususî köşkler bahşedecek. İnşallah onlara sahip ve nail olursun.
Ve'l-âfîne 'ani'n-nâs. "İnsanları affetmek takvanın rükunlerinden birisi olmuş oluyor."
Allah-u Teâlâ hazretleri hepimizi geniş gönüllü sakin insanlar eylesin. Öyle intikam peşinde koşmakla bir şey hasıl olmuyor, sadece kötülükten kötülük hasıl oluyor.
Bir arkadaşın birisine ötekisi gelmiş bir yumruk patlatmış, sinirlilik etmiş adam. Bir yumruk patlatmış burnunun kemiğini kırmış. Ondan sonra pişman olmuş gelmiş oturayım sandalyeye o da gerilsin benim burnuma bir yumruk vursun, o da benim burnumun kemiğini kırsın. Ben dedim ki:
"Öyle şey olur mu? O zaman elimizde iki burun kemiği kırık insan olacak."
Yani kâr etmeyeceğiz ki! O ona vurmuş o da ona vursun, kısasa kısas. O da ona vurduğu zaman iki insan zarara uğramış olacak.
Affederse, o zaman ne olacak?
Bu affedildiği için burnunun kemiğinin kırılmasından kurtulmuş olacak ötekisi de affettiği için büyük nimete, sevaba mazhar olacak.
Affetmenin sevabı çok. Allah bizi böyle affedici eylesin. Hanımımıza, çocuğumuza, komşumuza, ortağımıza, kardeşimize karşı, daha başka kimselere karşı affedici olmayı fırsat elinize geçti mi kaçırmayın o sevabı elde edin.
Ve izâ gadıbe fetere. "Kızdığı zaman da sakinleşir, kendisini sakin tutabilir."
Ekseriya insanlar kendilerini kontrol edemedikleri için gürültü, patırtı, kavga ediyorlar, çekişiyorlar. Affederse, gazabına hâkim olursa bir şey olmuyor. O bakımdan insanın kendisine hâkim olmayı mutlaka -hele bir Müslüman- elde etmeli.
Demek ki bu birinci hadis-i şeriften hatırımızda kalacak olan; verildiği zaman şükreden kimse, kudreti yettiği zaman affeden kimse, kızdığı zaman sakin durabilen kimseyi Allah yakınları arasına alır, yakınına çeker, rahmetini üzerine gerer, cennetine dahil eder. Bu huyları benimsemeye çalışalım.
Câlisu'l-küberâe ve sâilu'l-ulemâe ve hâlitu'l-hukemâe.
Taberânî rivâyet etmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:
Câlisu'l-küberâe. "Büyüklerle meclis kurun." Ve sâilu'l-ulemâe. "Alimlere meselelerinizi sorun." Ve hâlitu'l-hukemâe. "Hakîm, hikmet sahibi kimselerle oturup kalkın, dostluk, ahbaplık eyleyin."
Câlisû, "meclis kurun" demek. Mücâlese, "karşılıklı oturmak."
Şimdi biz mücâlese etmişiz, yani siz oturmuşsunuz ben oturmuşum bir kitap açmışız sayfalarından hadîs-i şerîfleri karşılıklı söylüyoruz, dinliyoruz. Bu mücâlese. Peygamber Efendimiz câlisu'l-küberâe buyurmuş; "Kebir insanlarla, büyük insanlarla oturunuz."
Bu büyüklük iki manada olabilir; bir yaşlı kimseler. Çünkü yaşlı kimselerin hayat tecrübesi fazladır. Yaşlı kimseler kendi duygularından sıyrılmışlardır, hayatı anlamışlardır, gençlik rüzgarları, kavak yelleri esmiş geçmiş gitmiştir. Hayatı daha ciddi bir tarzda, doğru düzgün görme imkanına sahip olmuşlardır. Eğer gençler onlara giderlerse, ellerini öperlerse, yanlarında bulunurlarsa, sözlerini dinlerlerse hatıralarından, tecrübelerinden istifade ederler. Bu bakımdan İslâm dini büyüklere saygı sevgi duymayı, yakın olmayı emrediyor. Başka hadis-i şeriflerde de bu manaya olabilir.
Bu hadis-i şerifteki tavsiye "Büyük yaşlı kimselerle oturunuz, onların meclislerine gidiniz." demek olur. Yaşlı kimselerin meclislerine gitmek, tamam, veyahut da büyükten maksat manevi büyüklük olur, yani eşraftan, soylu, hatırlı kimselerle oturun.
Tabi bu asaletli eşraftan kimselerle oturunca insan ne öğrenir?
Asalet öğrenir.
Soysuz, sopsuz, huysuz, edepsiz, aşağı tabakadan insanlarla oturunca ne olur?
Edepsizlik öğrenir, külhanbeylilik öğrenir.
Buna da dikkat etmemiz lazım, bu da güzel yani mâna eğer buysa bu da önemli. Peygamber Efendimiz başka bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki; "İnsanlar madenler gibidir.", yani demir cevheri, bakır, platin, altın, gümüş, diyoruz ya insanlar da öyledir; soylusuyla, asiliyle beraber olduğu zaman insan değer kazanır.
O bakımdan konuşacağınız, oturacağınız, kalkacağınız, gideceğiniz, geleceğiniz insanlara dikkat edin. Daima kaliteli insanlarla konuşun, kalitesiz insanlarla konuşmayın, cahillerden yüz çevirin demek olabilir bu. Bu da güzel. Yani yaşlılarla da oturun; hatırlı, itibarlı, iyi terbiye görmüş soylu kimselerle de oturun. İki mâna da bize uygundur, ikisini de yapmaya gayret edelim. Seçelim dostlarımızı.
Biz âcizane evlenip Ankara'ya gittiğimiz zaman kendi kendimize dedik ki mahalleden herkesle ahbaplık etmeyelim; ölçelim, dikkat edelim, huyunu beğendiğimiz kimselerle ahbaplık edelim dedik. Çok da iyi yapmışız ben hatta bizim hanıma dedim ki öyle gelmek isteyenler olursa bizim efendi biraz titizdir de kabahati bana yükle; böyle herkes paldır küldür evimize gelmesin. Bir tanıyalım bakalım mahalleyi dedik. Daha yeni hayata şey yapıyoruz [başlıyoruz]. Sonradan çok iyi yaptığımızı anladık. Tane tane iyi insanları seçerek şey yapmaktan [ahbaplık yapmanın] faydalı olduğunu mahallede olan daha sonraki aylarda, yıllarda karşılaştığımız, gördüğümüz ibretli hadiselerden anladık ki iyi ki seçmeyi yapmışız.
O bakımdan soylu, eşraftan, itibarlı kaliteli kimselerle oturun, yaşlı kimselerle oturun, onların meclislerine devam edin, insan her bakımdan istifade eder demek olur.
İkincisi ve sâilu'l-ulemâe. "Alimlere meseleler sorun."
Cahil kalmamak için insanın bilmediği şeyi sorması lazım. Birçok şey soruyla halledilir. İyi bir ilim iyi bir soruyla elde edilir. Sormasını bilmek de hünerdir, herkes soruyu güzel soramaz. Kimisi çok saçma bir şey sorar güldürür. İyi soruyu, soranın meseleyi anlayıp anlamadığını sorusunun kalitesinden sezersiniz. Bazen hoca, profesör derste birisi parmak kaldırır, bir soru sorar, "Otur aşağı, sus!" der. Hay Allah yani ne saçma bir şey. Ama bazen de aferin çok yerinde bir soru sordun, çocuklar dikkat edin bak bu soru çok mühimdir, iyi bir noktayı yakalamış arkadaşınız, maşallah filan diye hoca onun cevabını verir.
Demek ki soru önemli, soruya teşvik ediyor Peygamber Efendimiz. Soruyu alimlere sorun diyor. Demek ki gidip de olmadık yere sormayacaksınız.
Şimdi zamanımızın hastalıklarından birisi de nedir?
Müslüman bir meseleyi niyetine koyuyor şunu yapacak, yapacak olduğu işi alime sormuyor. Kendisine istediği fetvayı verecek şahsı arayıp bulup ona soruyor.
Yani doğrudan doğruya git bu beldenin en bilgili, en takva sahibi, en derin görüşlü din alimi kimdir?
Falanca.
Ona sor, ne derse yap.
Hayır, ona sorarsam bu işi bana yaptırmaz.
Gidiyor o zaman falanca yerdeki filanca bozuk kimseye soruyor o da ona tamam diyor.
Alime sor! Öyle olmadık insana sorarsan,
İzâ kâne'l-gurâbu delile kavmin
Le-ye'tîhi ile'l-ardı'l-ciyâfi, dediği gibi şairin, "Kargaya sorarsan nereye gideyim diye; gel peşimden dediği zaman seni mezbeleliğe, çöplüğe, leşin başına götürür."
O bakımdan alime sorun sözünde yine iki taraf var, yani soru sormadan durmayın, soru sorun, cahilliğiniz izale edin, öğrenin manası var; bir de alim olmayan kimseye sormayın manası var.
Bizim fakülteden birisine mahallesinden adamın birisi sormuş:
"Filanca bozuk mezhepli birisi var, onda benim hakkım var, mezhebi bozuk olduğuna göre acaba ondan hakkımı istemesem mi?"
Doğru, isteme demiş.
Bana geldi söyledi, "Delili neymiş? Mezhebi ne olursa olsun insanın hakkı hak oldu mu herkesten istenir." dedim.
Sorduğu kimse bilgili bir kimse değil, yalan yanlış bir cevap vermiş oluyor. Çünkü kendi konusu değil.
Eski başbakanlardan [Bülend] Ulusu bizim fakülteden bir bayana sormuş,
"Başörtüsüne ne dersiniz?
O pedagoji kürsüsünde yani doğru düzgün bir Arapça, dinî görgüsü, fıkıh bilgisi, hadis tefsir bilgisi yok. Gitmiş ona sormuş.
"Sen niye örtmüyorsun, baş örtüsü hakkında ne dersin? O da,
"Efendim ben başörtüsünü pek önemli görmüyorum, mühim olan kalp temizliğidir." demiş
Evet biz de biliyoruz mühim olan kalp temizliğidir ama Allah-u Teâlâ hazretleri "Başınızı örtün." diyor. Kalp temizliğinin mühim olduğunda hemfikiriz tamam, elden gel, doğru, orası doğru ama kalp temizliği önemli olunca başı örtmek önemsizleşmiyor ki! O ayrı mesele o ayrı mesele. Ehil olmayan bir kimseye sormuş. Gel diyanetten filanca müftüye sor veya fakülteden fıkıh kürsüsündeki hocaya sor. Zaten bu kızcağız başını örtmemiş, zaten başı açık, sen ona sorunca elbette örtmeye lüzum yok diyecek.
Ehil olmayan kimseye sordu mu cevap yanlış çıkar, doğru düzgün yere sormak lazım. Alime olan kimseye sormak lazım. Sonra alimin bir edebi vardır, alim de bilmediği şeyi bilmiyorum diyecek. İlmin önemli şartlarından biridir.
Geçen gün bir yerde okudum. "Bilmediğine bilmiyorum demek hakikî alimlik alametidir." diyor. Bu meseleye rastlamadım kitaplarda bir araştırayım, tetkik edeyim, size bildiririm filan derse iyi. Hemen her şeye olduğu yerden pattadak cevap vermeye kalkıyorsa, hele bilmiyorsa o zaman çok hatalar olur. Bilmediğini de söyleyecek.
Sorgu sual meselesinde bir başka nokta var.
Lâ tes'elû 'an eşyâe in tüde leküm tesü'küm. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e ileri geri, ulu orta çok soru sormayı Peygamber Efendimiz istemezdi. Allah-u Teâlâ hazretleri de yasaklamış.
Neden?
Peygamber Efendimiz, "Ey Müslümanlar! Hac size farz oldu." buyurdu. Tamam hac farz oldu bildik. Bir tanesi kaldırdı başını dedi ki: "Yâ Resûlallah her sene mi farz oldu? Her sene mi haccedeceğiz?" Efendimiz sükût etti. Bir daha sordu, bir daha sordu, Efendimiz sükût etti. Ondan sonra, "Eğer 'evet' deseydim her sene gelmeniz gerekirdi." dedi. Her sene hacca kaç Müslüman gidebilir? Mekke’dekiler gidebilir, Medine’dekiler de gidebilir ama buyur bakalım Türkiye'den her sene hacca gidebilir misin? Türkistan'dan gidebilir misiniz? Endonezya'dan gidebilir misin? Gidemezsin.
Bak fazla soru fazla kurcalattırdın mı işin terse gidecekti onun için lüzumsuz şeyi de fazla sormamak lazım. Bunun bir misali de Bakara suresinde Yahudilere Musa aleyhisselam buyuruyor ki:
İnne'l-lâhe ye'muruküm en tezbehû bakaraten. "Allah-u Teâlâ hazretleri size bir öküz, inek kesmenizi emrediyor." Onlar başladılar rengi ne olacak, boyu ne olacak, vasfı ne olacak, bilmem ne olacak? Her seferinde sordukça sordukça şartlar ağırlaştı ağırlaştı ağırlaştı öyle bir noktaya geldiler ki;
Fe-zebehûhâ ve mâ kâdû yef'alûn. "Kestiler ama nerdeyse kesemeyecek duruma sıkışmışlardı." Yani o hale gelmişlerdi.
Neden? Çok soru sormalarından.
İlk başta "Allah size bir bakara, bir inek, bir öküz kesmenizi emrediyor." deyince gidip önlerine gelen bir ineği kesselerdi olacaktı. Sonra vasfı şöyle olacak, şu renkte olacak, bu renkte olacak deyince bulunmaz bir tip istenmiş oluyor, yani gittikçe şartlar zorlaşmış oluyor. Onun için lüzumsuz soru da sormamak, akılların karışmaması, şartların ağırlaşmaması, yapılamayacak yüklerin altına girilmemesi bakımından önemlidir. Alimlere soru soracağız, tamam.
Üçüncüsü:
Ve hâlitu'l-hükemâe. "Hikmet sahibi insanlarla dostluk, ahbaplık edin; onlarla karışın, görüşün."
Hikmet sahibi olmak ne demek?
Bir yaptığı işi akla mantığa dine uygun, yerli yerinde, olması gerektiği şekilde yapmaya hikmet derler. Bu şekilde yapılan işe hâkimane iş derler. Bu tarzda, bu sıfatta söylenmiş, olması gerektiği tarzda söze hâkimane söz derler, böyle hareket eden kimseye hakîm insan derler. Herkesin ittifak edeceği, dinin, aklın, mantığın uygun gördüğü tarzda hareket edebilen kimse.
Bu derin bir bilgi ve sağlam bir akıl ister. İnsanın hakîm olabilmesi için aklının, mantığının bayağı ölçülü, dengeli olması lazım. Herkese o hakîm sıfatı gelmez.
Hakîmlerin en hakîmi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz idi, her şeyi yerli yerindeydi. Sözlerinin hepsi hikmet idi çünkü her sözü dengeli idi. Onun için ölçü olarak biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini alacağız. Önümüze model, numune, asıl güzel model olarak, asil model olarak Peygamber Efendimiz' i alacağız. Kendimizi mümkün mertebe Efendimiz' in ahlâkı ile ahlâklandırmaya, sünnet-i seniyyenin adabıyla edeplendirmeye çalışacağız, Efendimiz' in muhakeme tarzını kendi muhakememize model alacağız, aklımızı o tarzda çalıştıracağız.
Ne kadar hoşuma gidiyor, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Kış mevsimi ne kadar güzel bir mevsimdir." Bilmeyen bir insan hemen gözünün önüne bahar, çiçekler gelir; güller açmış, bülbüller ötüyor, tomurcuklanmış ağaçlar, meyvalar veyahut yaz gelir her çeşit meyvenin olduğu, suların şırıl şırıl aktığı, çimenlerin yemyeşil olduğu zaman.
Efendimiz niye kış mevsimini methetti? Zihni nasıl çalışmış bakalım. Diyor ki:
"Ne güzel mevsimdir kış mevsimi çünkü geceleri uzundur, kalkar ibadet eder sevap kazanır; gündüzleri kısadır, oruç tutar rahatlıkla sevap kazanır."
Bak muhakeme tarzı nasıl? Ahirete göre, ahiret sevabını kazanmaya yönelik.
Efendimiz bizim mantığımızla düşünmüyor. Yaz olsa da Bodrum'a, Marmaris'e deniz kenarına yazlığa veyahut filanca yerdeki yaylaya çıksam da işten güçten uzak keyif çatsam demiyor. Mantığı başka türlü. Zenginlik hususunda, dünya hususunda öyle, konfor hususunda öyle...
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına Hz. Ömer radıyallahu anh girdi, o yatıyordu, uyandı, kalktı şöyle eline ve yüzüne hasırın izleri kıpkırmızı oturmuş, izleri çıkmış. Peygamber Efendimiz' in o mübarek çehresinde, elinde, yüzünde o hasır izlerini görünce Hz. Ömer dayanamadı, ağladı. Dedi ki: "Kayserler, kisralar nasıl nimetler içinde yaşıyorlar, kuş tüyü yastıklar, atlas döşekler içinde… Sen ki Allah'ın hak peygamberisin, sana onların hepsinden daha âlâsı yaraşırken şu hale bak yâ Resûlallah." diye o hale kalbi dayanamadı ağladı.
Peygamber Efendimiz diyor ki: "Yâ Ömer üzülme! Onlar bu dünya ehlidir, onlara verilecek olan nimetler bu dünyada verildi, bizimkiler ahirete tehir edildi." Efendimiz hasırda yatmaktan üzülmüyor. Efendimiz parasının az olmasından üzülmüyor. Efendimizin parası çok, az değildi, oluk gibi gelirdi de gene oluk gibi giderdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Cebrail aleyhisselam gelmiş demiş ki:
"Ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah-u Teâlâ hazretleri beni sana gönderdi, sana Mekke'nin dağlarını, ovalarını altın yapmayı teklif ediyor, kabul eder misin?" Dedi ki:
"İstemem yâ Rabbî istemem, bir gün tok olayım nimetlerini yiyeyim şükredeyim, bir gün aç olayım oruç tutayım, sabredeyim, bunu tercih ederim."
"Yâ Rabbî! Hz. Muhammed'in ailesinin rızkını günlük eyle." dedi. "Bol bol gelsin" demedi ve bol geldiği zaman da hiç yarına bırakmadı, dağıttı.
Bak onun mantığı nasıl bizim mantığımız nasıl?
Biz para çok olsun isteriz, hem de "Niye çok istiyorsun?" deyince "Çok olsun ki çok hayır yapalım." diye düşünürüz.
Biz isteriz ki evimiz bolluk, bereket olsun; Efendimiz' in mantığı başka türlü.
Biz isteriz ki elimize biraz bir şey geldiği zaman birazını saklayalım, depo edelim; Efendimiz hemen akşama bırakmadan dağıtırmış.
İşte asıl öğrenmemiz gereken şeyler bunlar. Kendimizi şöyle o devre bir götüreceğiz, Efendimiz' in nasıl düşündüğünü göreceğiz, ona göre uydurmaya çalışacağız. Hadislerini okuyacağız, kendimizi ona göre uyduracağız.
Tabi herkes böyle haris iken bize de onlar bulaşıyor. Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerinde de geçmiş ki; "Ahir zamanda ümmetime biraz para da biraz mal da lazım olacak diye kimseye muhtaç olmamak için." Eskiden her taraf hâli idi diyorum ben kendim izah tarzı olarak. Mesela insan kendisi çalışkan bir kimse ise giderdi ormandan odun keserdi, onları birbirlerine raptederdi, bir kulübe yapabilirdi. Kimse çık benim arazimden demezdi, dağlar taşlar her taraf serbestti, arazi genişti.
Şimdi hiç böyle sahipsiz bir yer bulamazsın. Nereye gitsen, bir kulübe yapmaya çalışsan başına dikilir. Hatta kendi arsan olsa devlet gelir vergi ister. Ver bakalım tarlanın, bahçenin vergisini. Onun için para lazım olacağını o zamandan bildirmiş işte bizim bu durumumuza göre demek ki diye biraz öyle düşünüyorum.
Ama yine de utanıyorum ki Peygamber Efendimiz' in o hâkimane hayatıyla bizim hayatımız arasında çok fark vardır. Onun düşünce tarzıyla bizim düşünce tarzımız arasında; bize materyalizm bulaşmış çok maddecilik bulaşmıştır. Biz paraları Allah yoluna onun sarf ettiği gibi sarf edemiyoruz da nice kusurlar işliyoruz.
Allah bizi cömert kullarından eylesin, dini için bedenimizle, malımızla, canımızla çalışmayı cümlemize nasip eylesin.
Hikmet denilen şey; her şeyi yerli yerinde, olması gerektiği tarzda yapmak çok kıymetli bir sıfat.
Ve men yü'te'l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîran. "Kime hikmet verilmişse, hâkimane hareket etme sıfatı bahşedilmişse çok şey verilmiş demektir."
O bakımdan Allah cümlemize hâkimane hareket etme vasfını, hikmet sıfatını nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.
23.03.1986 -
Kıyamet Alametleri
23.02.1986 -
Rüşvet, Yıldızlar
