Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tekûmu's-sâatu hattâ yetakârebe'z-zemânu fe-tekûne's-senetu ke'ş-şehri ve'ş-şehru ke'l-cumuati ve tekûne'l-cumuatu ke'l-yevmi ve yekûne'l-yevmu ke's-sâati ve tekûne's-sâatu ke'd-darimeti bi'n-nâri.
Tirmizî'de ve Ahmed b. Hanbel'de yine Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Tirmizî hadîsun ğarîbun diye tavsif eylemiş.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki... Bu mânayı başka hadisler destekliyor. Diyor ki:
"Kıyamet kopmaz, zaman yaklaşmadıkça, sıkışmadıkça, azalmadıkça, bereketsizleşmedikçe."
Zamanın bereketi kalmayacak. Nasıl olacak?
Fe-tekûne's-senetu ke'ş-şehri. "Bir sene bir ay gibi oluverecek."
'Pırt' geçiverecek.
"Ve bir ay, bir cumadan öteki cumaya kadar, bir hafta gibi oluverecek. Bir hafta, bir gün gibi oluverecek. Bir gün, bir saat gibi oluverecek. Bir saat, ateşin içinde insanın bir yanıklık çekivermesi gibi olacak, iç yanıklığı gibi oluverecek."
Yani bir nefeslik, çabucak geçiveren bir şey olacak. Zamanın bereketi kalmayacak.
Tabii bu nasıl bir şeydir? Bunun hakikati nedir?
Allah-u a'lem; "zaman" dediğimiz şeyin ölçüsü; ayın, güneşin, dünyanın hareketlerine bağlanmıştır, değil mi? "Bir sene" dediğimiz şey, dünyanın güneş etrafında bir dönüşüdür. "Bir ay" dediğimiz şey, bunun 12'de 1'idir; veyahut İslâmî takvimde, Arabî aylara göre ayın bir hilâl hâlinden tekrar ikinci hilâl hâlinde -akşam vakti- görünmesine kadar geçen zamandır. Bu 12 [ay] 354 [gün] eder. Bir gün, dünyanın kendi mihveri ekseni etrafında bir tam dönüş yapması kadar geçen zamandır.
Peki, bu dönüşlerin hızları değişiverirse ne olur? O zaman, zaman değişir, hepsi altüst olur.
Bu hareketler belli bir ölçüde gidiyor da biz her şeyi eşit kabul ediyoruz. Dünyaya "deh" deyiverse Allah-u Teâlâ hazretleri, hızlansa veya dönüşü yavaşlasa veya güneşe göre dünyanın duruş şekli değişse ki zaten gök hadiselerinde büyük değişiklikler olacağı kıyamet [alâmeti olarak] biliniyor; yıldızlar dökülecek, şöyle olacak, böyle olacak diye... Demek bu düzen bozulduğundan bu zaman birimleri hakiki hâliyle de kısalacak olabilir. Yani o zaman dünya güneşin etrafında bir senede dönmek tarzında değil de 'fırt' diye bir ayda dönecek, çabuk dönecek olabilir.
Bu ne demektir?
Dünyanın güneşe yaklaşması demektir. Eğer böyleyse mâna, o zaman bugünkü yörünge dediğimiz gezdiği yerden güneşe daha yakın bir yere kayması, güneşe doğru gitmesi demektir. Güneş de zaten atomların patladığı, enerjinin fışkırdığı, alevlerin dünyanın bilmem kaç misli boylarında yükseldiği bir yer. Oraya yaklaştı mı zaten dünya bitti... Güneşin çekiminin mevcut dengeyi bozup da dünyayı kendisine çekmeye başladığı zaman zaten dev lokmayı yutmaya hazırlanıyor demektir. Dünya güneşe doğru gidiyor demek, yandı demek. Zaten şimdiki nizamdan şöyle birazcık bir kaysa mevsimler altüst olur. Yazın sıcaktan her taraf kavrulur, kışın soğuktan her taraf çatır çatır donar. Allah öyle bir nizam koymuş ki karış karış, santim santim; santimini değiştirsen bozulacak bir nizam, öyle ayarlı, öyle güzel, öyle mükemmel, öyle hikmetli... Bundan dolayı zaman kısalacak olabilir.
Bir de manevi bir kısalma [olabilir]. Sene 365 gündür, bir gün 24 saattir; bu normal bugünkü birime göre aynıdır da mecazi mânada öyle hızlı geçecek ki ömür, öyle bir telaş içinde geçecek ki... "Nasıl geçtiğini anlayamadım... Benim ömrüm rüzgâr gibi geçti." diyor. Sen de aynı seneleri yaşadın, ben de aynı seneleri [yaşadım.] Ne demek bu "rüzgâr gibi geçti"?
"Anlayamadım ki; bir esti geçti, bir de baktım saçım ağarmış, sakalım ağarmış, filanca yaşa gelmişim, belim bükülmüş, dizim sızlıyor, ağrıyor... Ben bu hayattan bir şey anlayamadım ne tadını anladım ne de nasıl geçtiğini anladım; ömür bitiverdi."
Mecazen insan ömrünün tadını çıkartamadan, bereketini alamadan, salih ameller işleyemeden bir hır gür telaş içinde ömrü bitiverir, böyle de olabilir. Manevi bir mâna, bu tarzda da olabilir. Hakikaten, şimdiki zamana, bugünkü yaşayışımıza bakılırsa; gerçekten insanlar akşamı nasıl ettiğini anlayamıyorlar, bir telaş içinde ne olduğu bilinmiyor.
İmam Suyûtî rahmetullahi aleyh hazretleri, meşhur alim, büyüklü küçüklü 500 küsur eser yazmış. Tefsirden tarih kitabına, fıkıh kitabına varıncaya kadar, en büyük hadis kitabını yazmaya varıncaya kadar, şu bizim okuduğumuz bu hadis kitabına da kaynaklık etmiş olan kitapları yazıncaya kadar büyüklü küçüklü o kadar çok eser yazmış ki... Hayatını inceleyen alimler diyorlar ki:
"Bu adamcağız 50 küsur yaş yaşamış. Biz 50 yaşına geldik, daha bir baltaya sap olamadık, ortada bir hayrımız yok. Bu kadar eseri bu adamcağız eline kalemi almış olsa, hiç yorulmadan cızır cızır, cızır cızır, elektronik [daktilo] gibi yazmış olsa bile bu kadar sayfayı acaba nasıl doldurdu, bu ömre nasıl sığdırdı?!" diye şaşıyorlar.
Yani "Bu 50 yaşta bu kadar işi nasıl yapmış?!" diye hayret ediyorlar.
Allah bereket verdi mi öyle olur.
İmam Gazzâlî de öyle; 50 yaş kadar yaşamış ama asırlar boyu tesiri devam eden kitaplar yazmış, koca koca eserler yazmış.
İslâm alimleri böyle. Allah ömürlerine İslâmî yaşayıştan dolayı, Allah'ın emirlerine itaatten dolayı bir hayır ve bereket veriyor, bir verimlilik ihsan ediyor; her şeyi bol oluyor. Evet 50 yıl yaşamış ama 200 yıl yaşayan insandan daha çok işler yapabiliyor. Ötekisi 70 yaş yaşamış ama bir baltaya sap olmamış, bir hayır yapmamış, arkasında bir eseri yok.
Bir baltaya sap olmadı, arkasından bir hayırlı halef yetiştirip bırakmadı, hayırlı bir insan bırakmadı. Hiç olmazsa yeri boş kalmayacak gibi bile [olmadı...]
Hayırlı insanlar çok şeyler yapıyorlar. Belki bu ahir zamanda insanlar hayırsızlaşacağı için Allah zaman bereketini alacak, zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaklar.
Adama soruyorsun:
"Ne kadar maaş alıyorsun?" Bu kadar para bitmez yahu harcamakla...
"Ne bitmemesi! Buraya bu kadar borcum var, buraya bu kadar borcum var. Üstelik hanım da çalışıyor, çocuk da çalışıyor..." diyor.
Allah Allah, öbür tarafta öbür adama soruyorsun:
"Kaç para alıyorsun?"
"Ev kendinin mi?"
"Yo, gecekonduda kiradayım." diyor.
Kendi çocuklarına bakıyor. Bir de arkadaşı ölmüş de onun iki tane çocuğuna yetimine de bakıyor. Bilmem kime de hayır yapıyor...
Rakamları belki farklı söyledim ama Ankara'da böyle duydum.
Birisi o zaman duyduğuma göre 10 bin küsur lira para alıyormuş hem kendi ailesine bakıyor hem kirada hem de başkalarına bakıyor hem de başka yere de yardım ediyor. Bu keramet, yani Allah'ın onun parasına bereket vermesi.
Ötekisi de yüz binlerce para alıyor; daha maaş günü "Akşamüstü yanımda şu kadar para kaldı." diyor. Ya bu sabah maaşı almadın mı? Oraya taksite vermiş, buraya bilmem nereye vermiş; bereketi yok.
Paranın bereketi olmadığı gibi ömrün de bereketi olmayabilir.
Allah bizim kesemize bereket versin. Ömrümüze bereket versin. Salih amellerimize hayır ve bereket ihsan eylesin. Bu durumlara düşürmesin.
Lâ tekûmu's-sâatu illâ vetâifetün min ümmetî zâhirûne ale'n-nâsi lâ yubâlûne men hazelehüm ve lâ men nasarahüm.
Bu yeni bir hadis-i şerif. Kaynağı İbn Mâce. Muâviye radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Ve Ömer radıyallahu anh'ten de buna benzer bir hadis-i şerif Müstedrek'te rivayet olunmuş.
Bu Muâviye radıyallahu anh, o sahabe olan Emevî devletinin başındaki olan mıdır, aynı isimde başka bir şahıs mıdır? Şerhte bir izah yok. "Muaviye" diyor. Radıyallahu anh, sahabe, ondan rivayet edilmiş.
"Kıyamet kopmaz, ümmetimden bir taifenin, bir grubun, has ümmetimin insanlara galip hâkim olması tahakkuk etmedikçe..."
Yani has Müslümanlardan bir grup bütün insanların tepesinde onlara hâkim olacak. Onların o hâkimiyeti tahakkuk etmedikçe kıyamet kopmaz, ille o olacak, çare yok.
Lâ yubâlûne. "Onlar aldırmazlar." Men hazelehüm. "Kendilerine yardımı terk edenlere, -ortada cascavlak bırakıverenlere- yardım etmeyenlere aldırmazlar."
Ve lâ men nasarahüm. "Yardım edenlere de aldırmazlar."
Başka insanlar onlara gelsin, yardım etsin veya yardım etmesin aldırmazlar. Allah ehli insanlar çalışırlar. İnsanlara hâkim olacaklar.
İstikbal kimin?
İstikbal İslâm'ın. O bakımdan korkmayın. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi İslâm'la şereflendirdi ya, çok şükür; elhamdülillah alâ ni'meti'l-İslâm ve tevfîki'l-imân ve hidâyeti'r-rahmân. Bizim sırtımızı kimse yere getiremez.
E saldırırlar?
Ya saldırsın... Bütün cihan halkı toplansın, saldırsın; çarpışırım, ölürsem şehit olurum, sırtım yere gelmez ki, âlâ-yı illiyyîn'e çıkarım. Sağ kalırsam, yenersem, zaten kazanmışım, muzaffer insan olurum, göğsümü gere gere şerefimle dolaşırım.
Müslümanın sırtını kimse yere getiremez. Ne Amerika getirir ne Rusya getirir ne Bulgaristan getirir ne Yunanistan getirir ne bilmem ne belası...
"Kimi yamyam kimi bilmem ne bela" dediği gibi Mehmet Akif'in, hiç kimsenin bize bir zararı olamaz. Biz Müslüman olduk mu kimse bize zarar veremez.
Sonra, Allah bir insanı korumayı murat etti mi, "Ben şu kulumu koruyacağım."; cümle cihan halkı bir araya gelseler, ona zarar veremezler. Bu böyledir. Hz. İbrahim misaldir. Cümle şehir halkı o zaman hepsi toplandılar, Hz. İbrahim'i yakamadılar. Ateşe atacaklar, yakacaklar; göreyim seni, yaksın bakalım! Yakmadı. Firavun ordusuyla Musa aleyhisselam'ın peşine düştü, yakalayacak, cezalandıracak, mümkün mü? Yapamadı; kendisi boğuldu gitti. Kendisi tam boğulacağı sırada; "Ben de benî İsrail'in inandığı, Musa aleyhisselam'ın inandığı Allah'a inandım." dedi, o en sonunda dize geldi... Onun için, Allah bir insanı korudu mu bir şey olmaz.
İstiklal harbine, cihan harbine katılmış, madalyası olan bir muhterem zatı ziyarete gitmiştik. Allah rahmet eylesin. Dedi ki:
"Çocuklar, Allah insanı öldürmezse insan ölmüyor. Ben askerî kıtalar, birlikler arasında muhabere subayıydım. Çantamı, haberi koyardım, ata atlardım, o birlikten o birliğe giderken düşmanların mermileri 'cıv cıv vız vız' sağımdan solumdan geçerdi; bak, hâlâ sağım!"
Suriye'de Halid b. Velid hazretlerinin türbesinin olduğu yerde camisi vardı oraya da bir abide dikmişler. Büyük kumandan, çok zafer kazanmış kimse.
O abidede -Arapça olarak- yazmış:
"Şu benim vücudumda bir ok saplanmadık veya bir kılıç izi bulunmayan veya bir mızrak yarası olmayan bir karış yer bulamazsın." diyor, Halid b. Velid.
Bacağını açsan yara izleri var, göğsünü açsan yara izleri var, ensesine baksan yara izleri var, koluna...
Bir karış salim bir yer yok, her tarafında ille bir yara izi [var].
Ve hâ ene emûtu alâ firâşî diyor; "İşte görüyorsunuz, yine yatağımda ölüyorum!" diyor.
O kadar harbe çıkmış, yüzlerce muharebeye girmiş çıkmış, Bizanslıların karşısına gitmiş, falancalara gitmiş, falancalara gitmiş, o kadar harbe darbe girmiş çıkmış ve hâ ene emûtu alâ firâşî "Görüyorsunuz, işte yatağımda ölüyorum." diyor.
Felâ nâmet a'yunü'l-cübenâ'. "Korkakların gözleri uyumasın." diyor.
Demek istiyor ki; "Korkaklar, korkmayın; Allah öldürmezse öldürmez."
Bu ölüm bir defa olacak, bu da beni çok rahatlattırıyor, onun için size de söylüyorum.
Kaç defa öleceğiz? Bir defa öleceğiz.
Zamanı geldiği zaman Allah verdiği ömrü geri almayacak. "Şu kuluma şu kadar ömür verdim.", o emri geri almayacak. Bir defa öleceğiz. O halde bizi öldürmeye götürdükleri zaman o vakit gelmediyse öldüremezler. Öldürmemizin vakti geldiği zaman, canımızı teslim etme zamanımız geldiği zaman da onu kimse geri bırakamaz. Ne doktorlar ne ameliyatlar ne ilaçlar ne Amerika ne İsviçre ne Fransa ne İngiltere geri bırakamaz.
Onun için biraz yere sağlam basalım, merdane basalım. Er gibi, kimseden korkmayalım. Vazifelerimizi bilelim.
Korkacağımız ne?
Allah'a karşı kulluk vazifelerimizi iyi yapamıyorsak korkalım. "Yapamadım. Yine bugün her şeyi karıştırdım yâ Rabbi! Yine güzel kulluk edemedim." Ağla ağlayabildiğin kadar... O zaman, o gün Allah'a güzel kulluk yapamadıysan akşam[dan] sabaha kadar ağla.
Allah'a güzel kulluk yapabilirsek bize kimse zarar veremez. Onun için Allah yolunda merdane [yürüyelim]; dünya biraz yiğit görsün. Her taraf korkaklarla doldu, biraz da yiğitlerin olduğunu anlasınlar; millet kahramanların, yiğitlerin olduğunu bilsin. "Bizi kimse korkutamaz!" diye, merdane dolaşan insanlar olduğunu bilsinler biraz.
Lâ tekûmu's-sâatu hattâ yahsure'l-furâtu an cebelin min zehebin yaktetilu aleyhi'n-nâsu fe-yaktetilu tis'atu a'şârihim.
Bu hadis-i şerif...
Hattâ yahsure'l-furâtu an cebelin min zehebin. "Fırat nehri altından, zehebden, gümüşe benzer o kıymetli madenden bir dağı ortaya çıkartmadıkça kıyamet kopmaz."
Fırat nehrinde bir altından dağ meydana çıkacak; o meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz.
O dağ meydana çıkacak ama ne olacak?
Yaktetilu aleyhi'n-nâsu. Altın kıymetli maden ya, insanlar onun üzerinde mücadele edecekler, savaşacaklar. "Bu benim, bu benim! Sen alacaksın, ben alacağım!" Altın hırsı var ya, çarpışacaklar.
E ne olacak?
Fe-yaktetilu. Kenarda, herhalde bir de başka rivayeti de olduğu anlaşılıyor; fe yerine hattâ şeklinde de varmış. Bir rivayette de hattâ yaktetilu diye geçiyormuş.
Evet, bir başka rivayette de yuktelu diye de geçiyormuş, "öldürülecek, katledilecek" diye geçiyormuş.
İnsanların onda dokuzu ölecek.
Bu kıyamete ait bir hadisedir. Bizim bu barajları yapan arkadaşlar vardı, mühendis arkadaşlar, profesör arkadaşlar vardı. Bu barajlar, hani Keban barajı, adlarını unuttuğum bir sürü barajlar...
Tabii biz bu barajları yaptıkça ne oluyor?
Suları biz biriktiriyoruz, topluyoruz, aşağı taraftaki sular azalıyor. Biz hem Suriye'nin istifade edeceği hem Irak'ın istifade edeceği suları azaltıyoruz; çünkü biz topluyoruz. Nehrin önüne 200 küsur metre yüksekliğinde duvar örüyoruz. 200 küsur metre ne demek, söylemesi dile kolay... Şu gördüğünüz o Beyazıt kulesi 85 metre. 3 kere 8, 24. 3 tane Beyazıt kulesi kadar yüksekliğinde vadiye duvar yapmışız ki nehri tutsun diye. Siz onun arkasında birikecek suyu düşünün... Keban [barajı] haritada görünen koca göl oldu. Yani orada ne kadar büyük su birikti...
E peki burada su birikince ne olacak?
Bizim şey diyordu ki böyle hadisleri okumuş olan bir mühendis kardeşimiz diyordu ki:
"Galiba biz Fırat'ın meydana çıkartacağı altın dağının ortaya çıkmasına hazırlıyoruz."
Çünkü suyu kesince nehrin yatağında bu sefer altında olan şey belli olacak. Ya bu hakikaten altındır, bilmiyoruz, ileride bu hadiselerle karşılaşanlar görecekler; ya da altın gibi kıymetli bir şeydir.
Mesela barajlar yapıyorlar, barajlardan elektrik hâsıl oluyor. Elektrik de her şeyde kullanılıyor. Ona "beyaz kömür" diyorlar. Kömürün beyazı olur mu? Kömür kapkara olur. "Beyaz kömür" ne demek? Yani elektrik enerjisine "beyaz kömür" diye ad koymuşlar. "Filanca memleket beyaz kömürü şu kadar istihsal ediyor." Beyaz kömür yok, ak pak kömür yok; elektrik enerjisi...
Belki buradaki altın dağından maksat da acaba manevi başka değerli bir şey mi? Veyahut petrol mü?
Orta Doğu'da bu kavgalar neden kopuyor Muhterem kardeşlerim?
Belki bazı kimseler teferruatından bu işi anlamaz. İstatistiklerden istifade eden birinci sınıf mütehassıs kardeşlerim söylediler ki; Rusya'da mevcut petrol rezervi, yerin altındakileri yukarı çektikleri zaman elde edecekleri petrol -Rusya'nın neresinde çıkıyorsa, Kafkasya'da Kırım'da, şurada burada- bütün petrol rezervi yedi senelikmiş! Yedi sene sonra adamların petrolleri bitiyor. Amerika'daki de sekiz veya dokuz seneymiş. Yani ikisi de on seneden aşağı. Belki rakamlarda, söyleyende bir hata olabilir, benim nakletmemde [bir hata] olabilir ama on seneden bir az zaman kalmış; petrolleri bitiyor. Amerika'nın da bitiyor, Rusya'nın da bitiyor. Buna mukabil, Orta Doğu'da Kuveyt'te 90 yıllık petrol varmış. Suudi Arabistan'da 50-60 yıllık petrol varmış.
Kavga petrolün başında kopuyor, haberiniz olsun, bilesiniz.
Adamlar petrolsüz kalmamak için dolap çeviriyorlar, düzen tanzim ediyorlar, halkları birbirine düşürüyorlar. Yıllar yılı, asırlar asrı komşu olarak yaşamış, birbirine dost olan insanları birbirleriyle savaştırıyorlar.
Birisinin silahı kalmadığı zaman ona silah satıyor. O biraz ileri gittiği zaman bu tarafa silah satıyor. O arada "Bak, bu sana fazla tehdit yapıyor, ben seninle bir anlaşma yapayım, senin memleketinde bana üst ver, uçaklarıma yer ver, askerlerime imkân tanı; yoksa karışmam, bak bu ilerliyor." diye onu kışkırtıyor, onun memleketine yerleşiyor, çörekleniyor, yılanın kıvrım kıvrım kıvrım kıvrım çöreklendiği gibi... Ondan sonra öbür tarafa yardım ediyor. Bu tarafa silah verdiği zaman öbür tarafı da satalitlerden, uzay araçlarından o karış karış takip ediyor. Asker nereden nereye gitmiş, nereye top yerleştirmişler, yukarıdan fotoğraflarla bunlar alınıyor. Hatta nerede ne var, yol, asker vs...
Hatta Türkiye'nin hangi tarlalarında kaç dekar buğday var, kaç dekar arpa var, ne kadar tütün ekmişler, gizli yerlerde haşhaş ekimi var mı yok mu; adamlar yukarıdan gözlüyor.
Bana renkli haritalarını gösterdiler. Satıyorlardı. Adam bir paftasını 4 bin dolara satıyor. Suudi Arabistan'ın şurasında şu maden var; fotoğrafta madenine göre rengi başka görünüyor. Türkiye'nin şurasında şu var...
Adamlar ileri gitmiş; biz yatarken, biz çamura mağlup olurken adamlar havaya çıkmışlar, fezaya çıkmışlar.
Şimdi onlar bu petrolün kaynaklarına sahip olmak için Lübnan'da kavga, Irak'ta kavga, Suriye'de kavga; milletleri birbirine düşürüyorlar.
Neden?
Kardeşlik yok, insan sevgisi yok. Medeniyetin hepsi lafta! Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar. Hepsi lafta! Kendilerinin rahat etmesi için, keyiflerinin [yerine gelmesi] için buradaki bütün insanlar ölebilir; onlar için hiç vicdanları sızlamaz. Medeniyet, hepsi lafta!
Adam Allah'tan korkmamışsa, ahiret endişesi yoksa, ahirete ait inancı yoksa ya insanın insafı vardır, Allah'tan korkar, haksızlık etmez; ya da insafı yoktur, herkesin canına okur, yapacağı her türlü kötülüğü yapar.
Allah bizi şerlilerin şerrinden korusun.
Fe-lâ udvâne illâ ale'z-zâlimîn.
Müslüman herkesi sevecek ama zalimi sevmeyecek, zalime düşmanlık edecek, zulme fırsat vermeyecek, zulme destek olmayacak, zulme yardımcı olmayacak. Hiçbir yerde hiçbir şekilde zulme yardımcı olmayın, haktan ayrılmayın. Cenâb-ı Hakk'ın yolu güzel yoldur, dünya ve ahiretin hayırlı yoludur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi o hayırlı yolda, o nurlu yolda daim eylesin. Şerlere alet ve vesile eylemesin.
Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve resûlihi'l-müctebâ Muhammedini'l-Mustafâ.