Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
"[Cennete ilk giren] zümrenin görünümü ayın on dördünde, mehtap zamanındaki kamerin görünümü gibi, yani yüzleri sanki mehtapmış gibi pırıl parlayan, fevkalâde nurlu kimseler… İlk girenler cennete mehtap gibi, ay gibi yüzleri parlayan kimseler olacak."
Vellezine alâ eserihim ev isrihim. "Arkasından, onların peşlerinden, izlerinden onları takiben cennete girenlerin nurları da…" Ke-eşeddi kevkebin dürriyyin fi's-semâi idâeten. "Gökyüzündeki en parlak yıldızın etrafa ışık saçması gibi." Kulûbuhum alâ kalbi raculin vâhidin. "Gönülleri sanki bir tek adamın gönlüymüş gibi." Le'htilâfe beynehum. "Hiç aralarında ihtilaf, çekişme yok." Ve lâ tebâğude. "Buğz etmek, düşmanlık etmek mevcut değil." Ve lâ tehâsude. "Hiç hasetleşmek, birbirlerini kıskanmak yok."
Yani gönülleri bu kadar sâfî; sanki tek bir gönülmüş gibi, aralarında hiç fark ve ihtilaf, çekişme, çatışma, kızgınlık, buğz, kin, adavet, düşmanlık, haset, çekemezlik durumları olmadan, birbirleriyle anlaşmış, birbirlerini Allah için seven insanlar.
Cennete insanlar dereceleri üzere girecek. İlk girecek olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem olacak. Çünkü O Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn'dir. İnsanların ve mahlûkatın en şereflisidir. Hatta cennetin kapısına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri geldiği zaman melek soracak ki:
"Sen kimsin?" O da diyecek ki:
"Ben Allah'ın Resûlü Muhammed-i Mustafa’yım." Onun üzerine melek diyecek ki;
Bike ümirtü en lâ efteha kableke.
"Senden önce bu kapıyı kimseye açmamak üzere bana emir verildi de ondan soruyorum yâ Resûlallah".
Yani; "Senden başka birisi gelse cennete girmesi mümkün değil; ilk önce sen girecek olduğun için ondan sordum. Vazifem bu yâ Resûlallah. Buyur." diyecek. Ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, etrafındaki has ashabı ve insanların yüksek, mukarreb kullar, kaymak tabakası seçkinleri cennete girecekler.
Bi-gayri sebki azâbin ve ikâb ve hisâb. "Hesapsız, azapsız, ikapsız, itapsız" cennete Peygamber Efendimiz’le, ilk önce en büyük bahtiyarlar girecek. Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuştu ki:
"Cennete yetmiş bin kişi, hesaba uğratılmadan, kişinin defteri, divanı açılıp da sevabın ne kadar günahın ne kadar, tartılmadan, ölçülmeden hesapsız, buyur gir, denilerek gireceği bana bildirildi."
Fe'stezettuhû. "Ben de bu söylenen miktarın Rabbim’ den daha arttırılmasını rica ettim. Yâ Rabbi daha arttır!"
Her bir kişiye yetmiş bin kişi daha bağışladı. Yetmiş bin kişi girecek iken; benim ricam, niyazım, duam ve münâcâtım hürmetine o yetmiş bin kişinin her birine yetmiş bin kişi daha bağışladı ki; yetmiş kere yetmiş bin, dört milyon dokuz yüz bin ediyor galiba. Yani beş milyona yakın insan hiç hesap görmeden cennete böyle girecekler.
Bir de hadîs-i şerîfin birinde diyor ki: "Rahman'ın avuçlamasından bir avuç insan daha girecek."
Demek ki yine hesabını kimsenin bilmesi mümkün değil. Bir miktar daha Rahman'ın avuçlaması ne kadarsa, onun mânası neyse, o ölçüdeki hikmet neyse; bu kadar insan daha ilaveten girecek.
Demek ki bazı kimseler böyle defteri açılıp dünyada yaptıkları, sevapları, günahları tartılıp ölçülüp hesaba tâbi tutulmadan girecekler. Onlar nasıl olacak; bu hadîs-i şerîften anlıyoruz. Mehtap gibi parlayacak yüzleri.
Yevme tebyaddu vücûhun ve tesveddü vücûhun. "Yüzlerin bazısı ak pak, pırıl pırıl, nûrânî olduğu o günde, bu mübareklerin yüzleri mehtap gününde, ayın on dördü gecesinde; -böyle yusyuvarlak, ay bütün yeryüzünü aydınlatıyor, dağlar belli, ormanlar belli, gölün üstünde şıpır şıpır sular çırpınan dalgaların üstünde ışıyor- öyle mehtap gibi pırıl pırıl olacak."
Herkes görecek ve bakacak ki; bunlar Allah'ın yakın kulları...
Ükkâşetü'bnü Mihsan es-Sakafî hazretleri -Peygamber Efendimiz' in sevdiği has ashabından idi- Peygamber Efendimiz bazı seriyyelere komutan olarak tayin edip gönderirdi. Efendimiz' in sallallahu aleyhi ve sellem bu müjdesinden sonra sahabenin arasından rıdvanullahu teâlâ aleyhim ecmain dayanamadı, kalktı, dedi ki:
"Yâ Resûlallah, dua buyur; ben onlardan olayım!" Peygamber Efendimiz de ona buyurdu ki:
"Sen onlardansın ya Ükâşe, sen onlardansın!"
Allah şefaatlerine nâil eylesin.
Onun üzerine bir başka şahıs da kalktı, dedi ki:
"Yâ Resûlallah dua et; ben de onlardan olayım." Ona:
"Sen onlardansın. Sen onlardan ol!" demedi. Dedi ki:
"Ükâşe senden evvel davrandı." Sebekake Ukâşetu.
"Ükâşe senden evvel bu işi akletti de ilk teklifi o yaptı." dedi.
Yani reddetmenin bile ne kadar güzel şekli var. Peygamber Efendimiz: "Olmaz." demiyor. "Ükâşe senden önce davrandı." diyor. Bir tatlı tebessüm, gönüller gene hoş. Efendimiz' den öğreneceğimiz ne edepler var.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi Peygamber Efendimiz' in o güzel edepleriyle, ahlâkı ile ahlâklanan kâmil Müslümanlardan eylesin!
Ondan sonra insanlar tabii işte yıldızlar gibi pırıltısı olacak, nerede ayın parlaklığı, nerede, ne kadar parlak olursa olsun yıldızları taksim etmiştir ilm-i hey'et. Birinci kadirden, ikinci kadirden, üçüncü kadirden, yedinci kadirden… diye yıldızları parlaklıklarına göre sıralamışlardır. Ne kadar parlak olursa olsun, dünyadan bakan insana göre ayın parlaklığına yaklaşan bir başka yıldız yoktur.
Demek ki; ötekilerin nurları farklı olacak. İnsanlar nurlarını Resûlullah'a ittibânın yüksekliğinden dolayı alırlar. Eğer kablolarda tutarsızlık varsa, zayıflık varsa -nasıl cereyan az geliyorsa, ya şurasını biraz daha kurcala, fiş iyi oturmadı galiba, yerine bastır bakalım, iyi bir bağlantı olduğu zaman nasıl daha fazla kaynağa yakın olduğu zaman daha fazla oluyorsa- Peygamber Efendimiz' e bağlılığı, Kur'ân-ı Kerîm'e bağlılığı nispetinde insanın nuru fazla olur.
Allah nuru çok fazla olanlardan eylesin. Bizi; Peygamber Efendimiz' in yolundan, izinden, yanından, komşuluğundan ayırmasın. Peygamber Efendimiz' in sünnetini iyice öğrenip, tutup, belleyip, ahlâkıyla ahlâklanıp, onun şefaatine erenlerden eylesin. Onun girdiği zamanda, onun peşinden, o mübarek zümre ile cennete ilk girenlerden eylesin.
Eğer hesap olursa, eğer bizim defterler açılırsa, vay bize, yazık bize! Merhum Fuzuli -Osmanlı edebiyatının en büyük şairlerinden- bir gazelinde diyor ki:
Yoh mende bir amel sana şâyeste
Âh eger âmâlime göre viraatün cezâ bana.
Âzerî şîvesiyle böyle şiir söylemiş. Diyor ki:
"Yâ Rabbi! Eğer sen benim amellerime göre bana karşılık verip de sevap verecek olursan âh! O zaman yandım; çünkü bende sana layık bir amel yok. İşim harap." Fazl-u kereminden Rabbimiz, bizim defterlerimizi de açmadan; "Hadi geçin" diyerek geçmeyi cümlemize nasip eylesin.
"Gönülleri sanki bir insanın gönlüymüş gibi; aralarında hiç ihtilaf, birbirlerine buğz yok, haset, kin, çekememezlik durumu yok." diyor Peygamber Efendimiz.
Muhterem kardeşlerim!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; "Ben güzel ahlâkı kemale erdirmek için, tamamlamak için peygamber gönderildim." Yani dinimizin aslında, esasında, özünde ahlâkın güzel olması var.
Bir insan iyi Müslüman. Nerden belli? Amellerinden ve ahlâkından belli.
Din nedir?
"Muameledir." diyorlar. Din; camide kıldığı namaz değildir, tenhada çektiği tesbih değildir, kendi başına yaptığı ibadet değildir. Çevresiyle bağlantılarının güzelliği ile ölçülür insanın dininin kıymeti, kuvveti. Yani etrafındaki insanlara güzel davranmayan, onlara yaka silktiren, onlara 'illallah' dedirten, "yahu gitse de kurtulsak şu adam, başımıza bela mıdır ne, at sineği gibi vızır vızır etrafımızda, hay Allah filan" diye, "o iyi bir insan değil" demektir.
İyi insan; sohbetinden lezzet alınan, tat duyulan, "kalkmasa, gitmese, susmasa daha konuşsa da biraz daha beraber olsak" diye iştiyak duyulan insandır. İyi insan; "Kendisi görüldüğü zaman Allah-u Teâlâ akla gelen insandır". İyi insan; "Kendisi görüldüğü zaman dinin emirlerine uymak aşkı, şevki, arzusu insanda uyanan kimsedir".
Allah bizi öyle güzel huylu eylesin. Aramızda haset olmasın. Aramızda kin, buğz, adavet olmasın.
Neyi haset ediyorsun?
Allah'ın o kardeşe verdiği nimeti haset ediyorsun. Yahu akıllım, eğer ona haset edersen günaha girersin. Boş ver şu hasedi de ona o nimetleri veren Allah'a sen de dön, sen de kulluk et, sana da verir. Hazinesi sonsuz. Ona verdiği kadar da verir, ondan fazla da verir. Haset etmekle bir şey elde edemiyorsun. Eğer bir şey elde etmek istiyorsan haset etme ki elde edesin. Haset ettiğin zaman, haset ettiğin nimet senin eline geçmiyor. Haset etmediğin zaman geçiyor. "Ona daha çok ver" diye dua et, sana gelsin. Çünkü bir insan, bir Müslüman kardeşine bir iyilik murat etti mi gökteki melekler de onun için dua ederler. Derler ki; "Bunun istediği şeyin bir mislini de buna ver ya Rabbi."
Eskiden bir zengin ağa varmış veyahut padişah, hükümdar, melik varmış, neyse… Şakacı bir adammış, ziyafet çekmiş. Masanın iki tarafına oturtturmuş. Sofranın iki tarafına uzun bir sofra kurdurtmuş. İki tarafa insanları sıra sıra oturtturmuş. Başa da geçmiş. Maksadı gülmek. Kaşıklar yaptırmış, her birisinin boyu bir metre. Yani kaşık dediğin sapı küçük olur bir metre, neden? Sofra da kısa, bir metre pilava daldırıp hoşafa daldırıp da kaşığı ağzına götüreceği zaman ucu o tarafa dönecek, ötekisine çarpacak, o da gülecek.
Yemeğe: "Hadi bakalım başlayın." deyince herkes kaşığı almış. Bir kaşık çatırtısı, katırtısı, birbirine sapları filan çarpmaya başlamış. Kimse bir şey yiyememiş. Tam ağzına götüreceği sırada kaşığa, ötekisinin kaşığı çarptığı için pilavlar, hoşaflar yerlere dökülmüş. Bir şey yiyememiş.
İki tane akıllı adam şöyle yapmış: Sapın tam ucundan tutmuş. Karşısındaki arkadaşın tabağına daldırmış. Onun ağzına tutmuş. O da sapın ucundan tutmuş, bunun tabağına daldırmış. Bunun ağzına tutmuş. O zaman yemişler.
Ha! Bu bir hikâyedir. Ama bir pilavdan ibret dersi çıktı. Demek ki: "Rabbenâ hep bana." diye sen hoşafı kendin yutup höpürdetmek istersen, kaşıkların sapı birbirine çarptığından yiyemiyorsun, dökülüyor. Ama kardeşine yedirdiğin zaman sana da geliyor. Bu böyle hatırınızda kalsın, bir sahne olarak. Hem gülersiniz hem de böylece huyun güzel olduğu hatırınızda kalır.
İkinci hadîs-i şerîfe geçelim.
E lâ ünebbiüküm bi efdale min dereceti's-sıyâmi ve's-salâti ve's-sadakati? Kâlû; belâ yâ Resûlallah. Kâle; ıslâhu zâti'l-beyni fe inne fesâde zâti'l-beyni hiye'l-hâlikatü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz' in ilk cümlesini söyleyeceğim, biraz sizi düşündüreceğim. Efendimiz buyuruyor ki:
"Size oruç tutmaktan, namaz kılmaktan, sadaka vermekten kazanılan derecelerden daha yüksek bir dereceyi, daha faziletli bir dereceyi haber vereyim mi?"
Yani namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek; sadaka "zekât" mânasına da gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de de zekât mânasına kullanılmıştır.
Yani zekât, sadaka, namaz, oruçtan daha sevaplı bir şey. "Haber vereyim mi bunu size?" dedi sahâbe-i kirâma. Sahâbe-i kirâm da buyurdular ki rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn; kâlû belâ. "Haber ver yâ Resûlallah, buyur dinliyoruz, söyle" gibilerden iştiyaklarını beyan ettiler.
Neymiş?
Kâle. "Resûlullah Efendimiz buyurdu ki;" Islâhu zâti'l-beyni. "Kişilerin arasını düzeltmek, araları bozuk olan insanların arasını düzeltmek."
Yani iki kimse birbirine düşman olmuş. Birbiriyle darılmış, kavga etmişler, geçimsizlik olmuş, mâzide bir şey yapmış, birbirleriyle konuşmuyorlar veyahut hâlâ birbirlerine düşmanlık ediyorlar, hâlâ birbirleriyle kanlı bıçaklı, hâlâ bulsalar birbirlerinin kanını içecekler, derisini yüzecekler… Kızgınlıkları devam ediyor. Bu arayı ıslah etmek, aralarını düzenlemek; namazdan da oruçtan da sadakadan da daha hayırlı oluyor.
"O zaman namazı, orucu, sadakayı bırakalım; ara düzeltmeye bakalım."
Yok! O mânada değil. Yani bir şeyin kıymeti; mesela bu tarlanın kıymeti on milyon lira. Liranın kıymetsiz olduğunu göstermez ki; liraya göre bunun ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Para yine herkese lazım.
Yani bunların zikredilmesinden maksat, şöyle anlamak lazım sözü: Namaz ne kadar kıymetli bir ibadet biliyorsunuz ya. Herkesin mutlaka kılması lazım. Kılmadığı zaman muhakkak ki bir cezası var. Kıldığı zaman muhakkak ki sevabı var. Günahları affa sebep oluyor, oruç ne kadar sevaplı ibadet. İnsan orucu güzel tuttuğu zaman Allah-u Teâlâ hazretleri; "Onun sevabını ben vereceğim, kimse karışmasın ona." diyor. "Cennetten gayrı sevap yok." diyor. Zekât vermenin sevabı şu kadar yüksek. Hani bildiğiniz bu kıymetler var ya, işte "arayı ıslah etmek" bu bildiğimiz şeylerin kıymetinden üstün demek olur.
Yani ötekisinin kıymetsiz olduğu mânası çıkmaz; bilakis bunun ne kadar kıymetli olduğu anlaşılır.
Muhterem kardeşlerim!
Bizim bu hadîs-i şerîfi iyice hatırımızda tutup çokça bu konuda çalışmamıza ihtiyaç var. Çünkü aramızda düşmanlıklar, husumetler çoktur, çok fazladır. Çeşitli zümreler vardır Müslümanların arasında; şu hocaya mensup kimseler, bu hocaya mensup kimseler. Şu ekolden olanlar, bu ekolden olanlar; şu risalelere tâbi olanlar, bu risalelere tâbi olanlar… Bunlar birbirilerimizle kavga etmeye, çekişmeye sebep değildir.
"Biz sizleri millet millet, kabile kabile yaptık. Birbirilerinizi tanıyasınız, grup grup belli olsun, diye."
Şu kabile şudur, arazisi şuradan şuraya kadardır, bu millet şudur filan. Birbirilerinizle düşmanlık olsun diye değil. Birbirilerinizle güzel içtimâî temaslarınız, münasebetleriniz, ahbaplıklarınız olsun, diye...
Bizim de bugün memleketimizde, filancanın falanca hocaya bağlı olması, falancanın da öteki hocaya bağlı olması mektep farkıdır. Nasıl bazı insanlar hukuk fakültesine giderken, bazıları siyasal bilgiler fakültesine gidiyorsa; ötekiler mühendis, daha ötekiler doktor oluyorsa bu da böyle... Çeşit çeşit okullar vardır. Meşrepler, ekoller vardır, onlar da oralara gidiyorlar. Bu ihtilafta da hayır vardır. Herkesin zevki başka türlü olduğundan bir çeşni olur.
İnsanoğlunun da çeşitli yemeğe ihtiyacı oluyor. Şu kadar protein lazım, git eczaneden şu kadar protein al. Bu kadar karbonhidrat lazım, şu kadar karbonhidrat al. Şu kadar yağ lazım tart, koy hepsini karıştır, tık ağzına; yiyemezsin.
Yani evde hanımların işi ne?
O proteini, o eti, o karbonhidratı; börek yapacak, içine bilmem kokular katacak, baharatlar katacak, tatlılar yapacak, üstüne karanfil dökecek, tarçın dökecek... Yani güzel yenmesi için çeşnisine bir şeyler katıp öyle yediriyor. İnsanın iştihası öyle çok oluyor.
İnsan kırk gün aynı yemeği yiyemez. Üç beş gün aynı yemek geldiği zaman: "Ee artık Allah eksikliğini göstermesin ama başka bir çeşit bir şey yok mu? Tuza razıyım, ekşiye razıyım, sirkeye razıyım; ama biraz değişiklik olsun." der insan.
Onun için böyle meşreplerinin farklı olması iyidir. Birbirlerine bakar insan ibret alır; "Bak bu kardeşimiz daha güzel çalışıyor. Allah'a daha güzel kulluk ediyor. Ben de daha güzel kulluk etmeye gayrete geleyim." der.
Onun için birbirimize buğz etmemek, düşman olmamak, rekabete girmemek lazım. Yapılacak hizmetlerin haddi hesabı, sonu yoktur. Herkes bir yolu tutturmuştur. O orada hizmet etsin, sen de başka hizmet bul kendine, sen de orada çalış. İşte araya düşmanlık sokup da açanlar çok büyük iş yapıyorlar. Yanlış iş yapıyorlar.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; fe inne fesâde zâti'l-beyni hiye'l-hâlikatü. "Araları bozmak büyük bir felakettir."
İnsanı, usturayı alıyorsun, saçı kazıtıyorsun, dazlak bir kafa kalıyor; yani hiçbir şey kalmıyor, kökünden kazıyıp gidiyor. Ara bozukluğu da kökünden kazıyıp götüren bir felakettir; yani araları bozmaya çalışmak, insanları birbirine düşürmek o kadar fenadır. Düzeltmek o kadar iyiyken bozmak da bu kadar fenadır.
O halde arabozucu şeylerden de kaçınmamız lazım. İnsan -tabii doğrudan doğruya gidip de birisinin aleyhinde çalışmak istemez iyi bir Müslüman- ama bazı şeyler araların bozulmasına sebep olur. Ne ekseriyet; dil! Bir laf söylersin, o lafı götürür, falanca öteki şahsa… Oradan bir soğukluk olur. "Keşke söylemez olaydım, kopsaydı da dilim söylemeseydim." İşte söyledin oradan bir şey olur. Arada laf götüren de büyük günaha girer; ona "koğucu", "laf taşıyıcı", "nemmam" derler, o da filancanın sözünü öbür tarafa naklediyor.
Hatta büyüklerimiz demişler ki;
Sebbeke men bellağake.
"Birisi sana sövse -Allah saklasın, Allah kimsenin haysiyetine başkasını tecavüz ettirtmesin, haysiyetlerimizi korusun- gıyabında birisi gelse ona, 'Falanca şöyle dedi, sövdü' dese." Diyorlar ki; "O sana tebliğ eden de sana sövmüş sayılır."
Neden? Söylemeyecek. Söylemeyecek, nakletmeyecek.
O bakımdan şunu demek istiyorum: Ara bozuculuğa sebep olacak sebepleri de ortadan kaldırmalıyız. Dilimize hâkim olmalıyız, gıybet, dedikodu etmemeliyiz, kimsenin aleyhinde konuşmamalıyız, herkesin iyi tarafını görmeye çalışmalıyız.
Hani diyorlar ki: İsa aleyhisselam ashabıyla gidiyormuş. Yolda bir hayvan ölüsü görmüşler. Kokmuş, dağılmış etrafına, kokusu saçıldığı için herkes burnunu kapatmış, "Öf pöf, aman ne çirkin kokuyor, çabuk geçelim buradan" diye herkes yüzünü buruşturunca; İsa aleyhisselam rivayete göre demiş ki: "Ama dişleri bak nasıl bembeyaz, hayvanın ağzı açılmış, kuruduğu için böyle dişleri çıkmış meydana, inci gibi, sıra sıra, bak dişleri ne kadar güzel." demiş.
Bu nedir? Baktığı şeyin güzel tarafını görmek huyudur. Yani insan bir hayvan ölüsüne bile baksa onun dişlerinin güzelliğini görür. İyi insan güzel şey görür. Güzelliğini görür.
Kimisi güle bakar: "Ne kadar güzel çiçek." der. "Kokusu aman ne kadar beni mest etti." der. Kimisi de dikenine bakar: "Bu diken burada ne arıyor?" der. Gülün dikenini görmek bir görüş. Gülün rengini, kokusunu görüp beğenmek ikinci görüş.
Bardağı yarısına kadar dolu olsa, bu bardağın öbür yarısı niye boş: Bu bardak yarım diye bir bakarsa insan, öyle bakar… İyi, bu bardak boş değilmiş, yarısına kadar su varmış. İyi, maşaallah filan diye yarısına kadar su olduğuna şükretmek de o da bir görüştür. Birisine "iyimser görüş" derler, birisine "kötümser, karamsar görüş" derler. Birisine "optimist" derler, birisine "pesimist" derler.
Müslüman insan nasıl olacak; baktığı şeyin güzel tarafını görecek. Mümkün olduğu kadar hoş tarafını görecek. "Ama işte şu tarafı da var ya" diyecek.
Şimdi bir arkadaşı soruyorlar:
"İşe yaramaz!"
Ya niye yaramasın adam; şu kadar yüksek tahsil yapmış, şu kadar bilgisi var, bu kadar mesleği var, az çok hayır hasenât da yapmış, cami yaptırmış, kursa yardım etmiş… Niye "işe yaramaz" diyor?
Bir huyu hoşuna gitmemiş beyzâdemizin; bu adamın şu huyu güzel değil. Geçen gün bana kaşını çattı, bağırdı mesela, iyi, tamam, bağırmak iyi demek istemiyoruz ama sen de bu adamı niye ıskartaya çıkartıyorsun "iyi değil" diye. "İşe yaramaz" diye niye ıskartaya çıkartıyorsun? Kötü tarafını gördüğünden. Hiç olmazsa ölç. Teraziye koy. "Yüzde seksen iyi tarafı vardır, ufak tefek kusurları da vardır" de. Veyahut en iyisi, doğrusunu istersen; "Bendeki kusurlar daha fazla, bana göre daha iyi" dersin, olur biter.
Nasreddin Hoca kendi kendine demiş ki: "Ah ah gençlik" filan demiş. Ondan sonra sağa bakmış, sola bakmış; kimse yok. "Senin gençlikte de ne mal olduğunu biz biliyoruz ya" demiş kendisine.
Yani biz kendimizin ne kadar kötü olduğumuzu herkesten daha iyi biliriz. "O kardeşimiz ola ki bizden daha güzel işleri vardır" diye hüsn-i zan etmemiz lazım.
İnne bağda'z-zanni ismün ve lâ tecessesû ve lâ yağteb bağdüküm bağdan.
Ama aptallık olmuyor mu hocam? İnsanın iyi tarafını göreceksin, kötü tarafını… Yani iş yapacaksan gözünü aç, aldatmaca tarafı varsa o tarafını gör. İş yapacak kimse de sana bir kimse hakkında gelip bilgi sorduğu zaman "şu tarafına dikkat et" de, çünkü seninle istişare ediyor. Normal durumda mümkün olduğu kadar aleyhinde konuşma ki günaha girmeyesin.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.