Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hâtû büneyye hattâ u'avvizehümâ bi-mâ 'avveze ibrâhîmü ibneyhi ismâîle ve ishâka u'îzükümâ bi-kelimâti'llâhi't-tâmmeti min külli şeytânin ve hâmmetin ve min külli 'aynin lâmmetin.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;
Hâtû büneyye."Şu benim iki oğulcuğumu getirin bana verin."
Kasıt, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz yani torunları. "Şu iki oğulcuğumu bana getirin." İbn kelimesinin ism-i taskîri büney gelir, yani "oğulcuk" mânasınadır. Büneyye olunca "benim iki oğulcuğum" demek oluyor.
Hâtû büneyye."Şu benim iki sevgili oğulcuğumu yani toruncuğumu bana getirin verin." Hattâ u'avvizehümâ bi-mâ 'avveze ibrâhîmü ibneyhi ismâîle ve ishâka. "Allah onları korusun diye ben onları Allah'a havale edeyim, Allah'a ısmarlayayım. İbrahim aleyhisselam oğlu İsmail'i ve İshak'ı ne dua ederek nasıl Allah'a ısmarlamışsa ben de onları Allah'a ısmarlayayım. Getirin bakayım o evlatlarımı bana." buyurmuş ve sonra duayı okuyor;
Uîzükümâ. Ey benim toruncuklarım, ey Hasan, Hüseyin! "Ben sizin ikinizi Allah'a havale ederim, ısmarlarım." Allah'ın hıfzında, emânında olasınız.
Neyle? Bi-kelimâti'llâhi't-tâmmeti. "Allah'ın eksiksiz, kâmil, tam kelamı, kelimeleri ile."
Neden, hangi düşmana, hangi tehlikeye karşı? Min külli şeytânin. "Her şeytandan sizi Allah'a ısmarlarım." Her şeytandan. Ve hâmmetin.
Yani hâmme ne demek?
Öldürücü zehri olan her canlıya hâmme derler. Ehemmiyetli... Bazı hayvanlar vardır zehirlidir, onlara sâmme derler yani semm, öldürücü zehri olan; ama öldürmez. Zehri var, ama öldürmez. Mesela bal arısı; bal arısının da zehri vardır. Konarsa, batırırsa iğnesini [soktuğu yer] biraz şişer o kadar. Ölmez. Ama öldürücü olursa ona hâmme derler. Yani öldürücü bir yılan, öldürücü bir mahluk, yani soktuğu, ısırdığı zaman insanın ölümüne sebep olursa ona hâmme derler.
"Her şeytanın şerrinden ve her öldürücü zehri olan hayvanın şerrinden Allah'ın tam kelimeleriyle..."
Arapça' da "kelime" sözü [geniş manalıdır, burada] söz demek; yani Allah'ın sözleri, esmâ-i hüsnâsı da o mânaya gelir, Allah'ın kabul edeceği dualar mânasına da gelebilir. "Allah indinde makbul olan dualarla, Allah'ın insanın duasını reddetmeyeceği güzel sözlerle" mânasına gelebilir.
Şeytandan Allah'a sığındırıyor. Öldürücü zehri olan mahlukattan sığındırıyor.
Ve min külli 'aynin lâmmetin. "Şerli gözden yani gözünde şer olan insanların şerrinden…" Bundan kasıt nazardır. Bazı insan vardır, baktığı zaman haset gözüyle, yiyecek gibi, kıskanarak bakar; onun nazarı değer. Nazarı değmemesi için insanın işte böyle dualarla [korunması gerekir.]
Herkesin bildiği dualar Kur'ân-ı Kerîm'in son sureleri olan mu'avvizât denilen kulhüvallâhuehad, kuleûzübirabbilfelak, kuleûzübirabbinnas sureleridir. Bu üç sureye mu'avvizât denir yani insanı Allah'a ısmarlatan, sığındıran sureler demek. Son iki tanesine mu'avvizeteyn denir: Kuleûzubirabbilfelak, kuleûzubirabbinnas. Üçüne birden mu'avvizât denir. İnsan bunları okudu mu korunur.
Ama bu dualarında, madem Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz' e dua etmiş Peygamber Efendimiz, söylemiş, o zaman bunu da tabii o mübarek hadîs-i şerîften bir bilgi olarak biz ezberleriz. Bunu da okuyacağız, bunu da hatırımızda tutup ezberleyelim.
Demek ki gözün zararı oluyor. Bazı gözler baktığı zaman şerleri toplar. Hani nazar, öküzü çatlatır, taşı çatlatır derler. İşte o kötü gözlerden, kem gözlerden ve mahluklardan Allah'a sığındırmayı böyle kucağına almış veya yanına çağırmış, böyle dua eylemiş.
Dua faydalıdır, dua ibadettir, bunun ehemmiyetini herkes kabul etsin. Yani bir tereddüdü varsa tereddüdü atsın. Dua ibadettir. Yani ben ibadeti yaptım, namazı kıldım, üstüne dua ediyorum, bir şey istiyorum Allah'tan, insan o dua ibadet değil sanmasın. Duanın kendisi de ibadettir. Namaz nasıl ibadetse, duanın kendisi de ibadettir. Öyle buyuruyor Peygamber Efendimiz. Yani namaz kılıyorsun, sevap kazanıyorsun, dua edince de sevap kazanırsın. Onu bilin yani duanın kıymetini bilin. Dua ibadettir ve Allah-u Teâlâ hazretleri dua edeni sever, dua etmeyene gazap eder.
Men lem yedu'llâhe ğadıba'llâhu 'aleyhi. "Kim Allah'a dua etmezse Allah ona gazap eder."
Yani bakın ne kadar ne kadar Kerîm Rabbimiz ki dünya zenginleri isteyince kızarlar, surat buruştururlar, Allah-u Teâlâ hazretleri istemeyene gazap ediyor. Ne cömert ne Kerîm ne ekremü'l ekremîn! Yani anlayalım da kıymetini bilelim.
Bir de dünya insanları duada ısrar edince yine yüz buruştururlar;
"Ee artık sen de çok oldun; amma takıldın, yakama yapıştın yahu." filan derler. "Git be artık, ya başka verecek bir insan yok mu, sade ben mi varım ya hepiniz bana geliyorsunuz? Biraz başka dükkanlara gidin!" filan… Yani bıkarlar.
Halbuki Allah-u Teâlâ hazretleri öyle ekremü'l-ekremîn'dir ki duada ısrarı sever. Israrı sever, "Yâ Rabbi! Bana ver, Yâ Rabbi! İstiyorum, yine istiyorum, yine istiyorum..." [diye ısrar etmek gerekiyor.]
Hatta bir hadîs-i şerîfte geçiyor. Bazen de konuşmalarımda söylediğim oldu. Kul günahkâr, yüzü kara, kabahatler işlemiş, Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevmediği bir kul durumuna düşmüş ama bir aklı başına gelmiş "Yâ Rabbi!" diyor, Allah-u Teâlâ hazretleri nazar etmez. "Yâ Rabbi!" diyor yine, Allah-u Teâlâ hazretleri yine nazar etmez. Üçüncü defa "Yâ Rabbi!" deyince hadîs-i şerîfte geçiyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri buyururmuş ki:
"Ey meleklerim! Şahit olun, ben bu kulumu affettim. Çünkü bu kulum benden gayrı Rab olmadığını; Rabbi olmadığını anladı da bak ısrarla istiyor." Ben,
Kadistahyaytü min'abdî. "Bu kulumdan onun istediğini vermemeye utanırım, utandım." diye buyururmuş. Onun için duada da ısrar edin. İşin bir de bu tarafını öğrendiniz.
Muhterem kardeşlerim! Üçüncü bir tarafını da söyleyeyim. İnsan, "Mühim şeyleri isteyeyim de önemsiz şeyleri istemeyeyim." der değil mi? Mesela, haydi başvekilin yanına, reisicumhurun yanına gideceğiz, bir şey isteyeceğiz. Ehemmiyetli bir şey için çıkar insan yüksek bir makama. Mühim bir şey ister, mühim olmayan bir şeyi söylemeye değmez. Hatta kendisi söylemeye kalksa heyetteki öbür arkadaşlar; "Ya bunu söylemenin sırası mı şimdi? Bırak şimdi, bu küçük mesele!" filan derler.
Halbuki Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Ayakkabınızın bağcığı kopsa Allah'tan isteyin." Bir de işin bu tarafı var. Yani Allah'tan küçüğünü de isteyin.
Küçüğünü istemenin hikmeti nedir?
Allah bilir, fakat şu ki küçük bir şey istersin. Mesela, elektrikler söndü, "Yâ Rabbi! Tam şu sırada elektrikler söndü, yaktır şu elektriği!" [Diyorsun] Şıp yanıyor elektrik.
Nasıl olur insanın imanı?
İstedin verdi. Yani küçük bir şey istiyorsun, şıp veriyor… Onun imanı kale gibi, çelik gibi olur. O insanın imanı sağlamlaşır. Çünkü [Allah] veriyor, verdiğini görüyor.
Allah'ın varlığına delil mi ister?
Ben acıyorum insanlara. Kitaplara yazıyorlar böyle uzun boylu... Allah'ın varlığı hakkında delil! Ya, istiyorum, veriyor; delil o işte! İstiyorum, dua ediyorum, duama icabet ediyor. Herkese özel delil veriyor, daha ne istiyorsun! İstediğini ihsan ediyor. Onun için duanın çok önemi vardır.
Bir de bu dua ile ilgili bir meselesi daha kaldı.
"Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi ezelde takdir etmiş, benim duamın ne faydası olacak?"
"Dua başa gelmiş belayı defetmeye de yarar; başa gelmeyenin, gelmekte olanın engellenmesine de yarar."
ed-Du'âü yenfe'u nezele ve lem yenzil. "Gelen belaya da fayda eder, kalkmasına yardımcı olur, gelmekte olanı da durdurur."
ed-Du'âü yerüddü'l-kadâe ba'de en yübrame. "Allah'ın hükmü kesinleştikten sonra, Allah'ın hükmünü dua bereketiyle Allah değiştirir."
İşin bir de bu tarafı var. Kaderin esrarıyla bağlantılı sır, bir sır ama işin hakikati bu. Yani işin hakikati budur. İnene de ineceğe de faydası olur, takdiri de Allah-u Teâlâ hazretleri o dua bereketine değiştirir.
Dua edenin faydası üç çeşit olabilir. Bir, dua eder istediğini aynen alır. İki, istediğinden âlâsını, daha iyisini alır; yanlış bir şey istemişse yanlışı vermez de Allah doğrusunu, işe yarayacağını verir. Üç, en kıymetlisi de odur; ahirette büyük sevap verir. Mesela öyle bir şey ister ki insan, olacak bir şey değil. Yani Allah kâinatın nizamında takdir ederken onu öyle şey yapmamış, onun istediğini yapmayı uygun görmedi yani. Çünkü herkes başka türlü bir şey ister. Çömlekçi güneş çıksın ister ziraatçı de yağmur yağsın ister değil mi? Yani zıt. Birisi güneş çıksın ister, ötekisi de yağmur yağsa da ekinler büyüse ister. Onun için Allah bazılarının istediğini yapmaz, ama yapmadığını karşılıksız bırakmaz ve en faydalısı da budur, ahirette verir.
Ahirette bazı insanlar amel defterleri açıldığı zaman çok sevaplarla karşılaşacaklarmış. Bir hadîs-i şerîften alınmış, Abdulkâdir-i Geylânî kaddesallahu sırrahulazîz kitabında yazıyor. Diyeceklermiş ki:
"Yâ Rabbi! Ben bu sevabı nereden kazandığımı bilemedim. Yani nereden gelmiş ki bu sevap benim defterime?" Yanlış olmaz ama nereden geldi acaba bu sevap benim defterime bilemedim? Yapılmış bir şey yok. Denilecekmiş ki:
"Ey kulum! Bu verdiğim sevap, senin dünyada yaptığın filanca duanın karşılığıdır. O zaman istediğini vermeyi uygun görmedim, şimdi bu mükâfatı, bu sevabı veriyorum." O zaman insanların çoğu isteyeceklermiş, temenni edeceklermiş ki, yine hadislerden biliyoruz;
"Keşke dünyada istediklerim o zaman verilmeseymiş de –çünkü dünya geldi geçti. İki paralık dünya, 60-70 yıl geldi geçti.- keşke burada sevaplı olarak verilseymiş!" diye hep ahirete tehirini isteyecekler.
O bakımdan duanın işleri böyledir. Siz de ağzı dualı kimseler olun. Dua bir bedava ibadettir. Üstelik bedava değil, mükâfatlı bir ibadettir. Çünkü hem taş atmıyorsun ki kolun yorulsun hem de dünyada, ahirette hayırlara eriyorsun.
Muhterem kardeşlerim! Bir de duanın en kârlılarından bir şeklini söyleyeyim. "Allah-u Teâlâ hazretleri Müslümanın Müslüman kardeşi hakkında yaptığı duayı reddetmez."
Müslüman kardeşlerinize dua etmeyi öğrenin. Başkalarına dua etmeyi öğrenin.
E hocam, benim kendimin ihtiyacı var? Ben şimdi...
Hayır, öyle deme. Çünkü orasının da esrarını Peygamber Efendimiz hadislerde bildirmiş; "Bir melek yukarıdan, âmin ve leke bi-mislihî der." Senin duana, o kardeş için yaptığın duaya âmin der, sana da Allah mislini versin." der.
Meleğin duası da reddolmaz. Onun için kardeşlerinizi sevin, kardeşlerinizin hakkında dua edin. Müslüman kardeşlerinizin hakkında dua edin.
Hocam benim kardeşim biraz sapıtık, doğru yolda gitmiyor. Salâh-ı hâli için dua et, Allah lütfuyla ıslah eylesin, hakikati göstersin, diye dua et.
O da olmaz mı? Öyle dua et.
Birbirimizi seveceğiz, birbirimize muhabbet edeceğiz, birbirimiz için kesemizin ağzını açacağız, birbirimiz için yardıma koşacağız, birbirimizi sımsıkı tutacağız. Başka çaresi yoktur bunun. Cenneti kazanmanın kolay yolu odur. Dua ile ilgili hatırıma gelen şeyleri bu kadarcık söyleyiverdim, duadan gafil olmayasınız diye.
Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Hebeta cibrîlü fe-kâle yâ Muhammedü innellâhe yükriuke's-selâme ve yekûlü leke ye'tî yevme'l-kıyâmeti küllü ümmetin 'ıtâşen illâ men ehabbe Ebâbekrin ve 'Umera ve 'Usmâne ve 'Aliyyan.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Rafiî kitabında rivayet etmiş hadîs-i şerîfi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem burada buyuruyor ki:
"Cebrail indi." Hebeta "indi, geldi," demektir; gökten geldi. Fe-kâle. "Dedi ki..." "Ey Muhammed! Muhakkak ki Allah-u Teâlâ hazretleri sana selam ediyor." Selam gönderiyor, selam okuyor sana. "Ve Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; 'Kıyamet gününde ümmetin hepsi susamış gelecekler." Susuzluktan ağzı kurumuş halde gelecekler. "Ancak Ebû Bekr'i, Ömer'i, Osman'ı, Ali'yi sevenler müstesna."
Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var. Bu onlardan bir tanesi.
Muhterem kardeşlerim! İnsanlar kabirden kalkıp mahşer yerinde toplandıkları zaman, güneş tepelerine yaklaştırılacak. Güneşin insanın tepesine yaklaştığı zaman ne olacağını hacca gidenler birazcık bilir. Birazcık güneşte kaldığı zaman küt devriliyorlar, hastaneye gidiyorlar. Güneş çarptı, buzların içine yatırıyorlar, kurtulursa kurtuluyor, kurtulamazsa güneş çarpmasından ölüyor. Yani sıcak. Oranın sıcağı fazla, güneşin harareti fazla. Kumun üstüne secde edemiyorsun, ayağınla basamıyorsun, yapışıyor, ayağın cayır cayır yanıyor yanıyor... Taşın üstüne eti koyuyorsun pişiyor, öyle sıcak oluyor. Güneş insanın başına çok yaklaştırılacak mahşer yerinde. Beyinleri kaynayacak insanların. Terler, kulakları hizasına gelecek. Kimsenin kimseye bakacak hali kalmayacak ve o gün Allah rızası için sadaka verenlerin, zekât verenlerin sadakası, zekâtı kendisine gölge olacak. Bulut olacak. O gölge olacak, bulut olacak, bir.
Bir de her zaman söylediğim bir husus var. Peygamber Efendimiz' in bu hadîs-i şerîfini muhtelif yerlerde okuduk, siz de duymuşsunuzdur tahmin ediyorum. "Yedi sınıf insanı Allah-u Teâlâ hazretleri o gün arşın gölgesinde gölgelendirecek."
Hem de nasıl?
Nurdan tahtların üstünde gölgelendirecek. Öteki insanlar böyle telaş ve ter içinde, bazı insanlar da hem arşın gölgesinde hem de nurdan tahtlara kurulmuş olarak hem de üstleri, elbiseleri, yüzleri nur olarak, hem de öteki insanlar 50 bin yıl bekleyecek. Ölecekler yani ölemeyecekler ama ölmek diyoruz ya hani, "Öldüm, bittim açlıktan, yorgunluktan!" diyoruz ya. O raddelere gelecekler, 50 bin yıl diz çöküp kalacaklar, mahkeme kurulsun da hesap görülsün diye. Bu zamanda o tahtların üstünde kurulan kimselere bir namaz kılımı kadar kısa bir zaman gelecek. Allah onlara o zamanın sıkıntısını da duyurmayacak.
Kim bunlar?
Adaletli idareci.
Gençliğinden beri Allah'a ibadet ede ede büyümüş olan genç.
Aklı mescide takılı, gönlü mescide bağlı olan, ibadet ehli adam.
Allah rızası için birbirini dost, ahbap, kardeş ittihaz edip de birbirini Allah için seven, muhabbet eden iki Müslüman.
Kendisini mevki, makam sahibi güzel bir kadın hem güzel hem asil, evine çağırıyor; "Gel, seninle bir sefa yapalım." diye. O da "Allah'tan korkarım." diyor. Yani namusunu çiğnettirmiyor. Başkasının namusuna da zarar vermiyor. Yani çirkin birisi çağırsa kimse gitmez, aşağılık bir kimse çağırsa kimse gitmez ama nasıl?
Yani kendisini bir kadın çağırıyor ama nasıl?
De'at imraetün zâtü cemâlin ve mansıbin. "Hem mevki makam sahibi mertebeli, yüksek, asil hem de güzel." Ona rağmen gitmiyor. "Ben Allah'tan korkarım, harama kuşak çözmem. Zina etmem." diyor, o tarafa yanaşmıyor. Bu, namusuna böyle bağlı insan.
Ve sadakayı gizli, gösterişsiz verip, sağ elinin verdiğini sol eli anlamayacak kadar gösterişten uzak sadaka, zekât veren kimse.
Ve bir de tenhalarda Allah'ı zikrederken gözleri yaş dolan ehl-i zikir.
Şimdi biz dervişler olarak bu zikirden bu mertebeleri kazanıp bu makama geçebiliriz, zikri güzel yaparsak. Bir de ihvanlıktan, kardeşlikten, muhabbetten dolayı ihvanlığımızı samimi yaparsak, göstermelik yapmazsak, hakiki kardeş olursak, oradan da o nurdan minberlerin üstünde sefa sürebiliriz. Tabii namusumuzu korumak, camilere müdavim olmaktan kazanabiliriz. Sadakayı gösterişsiz, gizli vermekten kazanabiliriz. Eğer bir idarecilik görevimiz varsa adaletle yapmaktan kazanabiliriz. Eğer gençliğimiz geçmemişse, henüz daha gençsek, -yaşlılar "Keşke gençlik ele geçseydi!" diyor. - o İslâm'a bağlılığımızı gençlikten başlatıp ömrümüzü öyle geçirebilirsek, o zümreden olabiliriz.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize o rütbeleri, o mertebeleri nasip eylesin.
Tabii herkes bu telaştan, bu güneşten, bu sıkıntıdan dolayı terleyecek ve susuz kalacak. Ümmet susuz kalacak. O susuzluğun sebebini anlatmak için söyledim bu kadar sözü. Orada herkesin susuzluktan dudakları kavrulacak ama Ebû Bekr-i Sıddîk'i sevenlere, Ömer el-Fâruk'u sevenlere, Osmân-ı zinnûreyn'i sevenlere, Hz. Ali'yi sevenlere Allah o susuzluğu çektirtmeyecek, tattırmayacak.
Muhterem kardeşlerim! Başka hadîs-i şerîfler de var. Şerhte burada da sıralamış, onları, onların methi hakkındaki hadîs-i şerîfleri uzun boylu okumayacağım. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Yani ashabına saygı göstermemizi istiyor. Kendisi, ashabının en hayırlı insanlar olduğunu hadîs-i şerîflerde bildirmiş. Bu en hayırlı ashabın da en yüksekleri, bu sayılan zatlardır. Hiç şüphe yok. Ondan sonra da ümmetin başına halife olarak geçmişler. Ebû Bekr-i Sıddîk geçmiş, sebebi var. Peygamber Efendimiz onu rahatsızlandığı zaman mihraba geçirdi. İslâm'a ilk giren kimse. Ömrünü, parasını, malını, canını, her şeyini İslâm'a tahsis etmiş. Herkesin kibarlığında, imanının kuvvetinde, tereddüt etmediği bir kimse. "Ümmetin imanı bir kefeye konulsa, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz' in imanı bir kefeye konulsa onunki daha ağır gelirdi." deniliyor rivayetlerde. Öyle bir zât-ı muhterem.
Efendim acaba sonradan şöyle böyle olmuş mudur?
Peygamber Efendimiz' in türbe-i saadetinde yanına yatmak, kabir arkadaşı olmak şerefine de ermiş.
Allah nasip eder mi? Etmezdi eğer [yolundan sapsaydı.]
Hz. Ömer Efendimiz, o da öyle. Cennetle müjdelenmiş insan bunlar. Hz. Osman Efendimiz, Peygamber Efendimiz' in iki tane kızına koca olmuş, damat olmuş, Efendimiz' in yakını. Hz. Ali Efendimiz de Efendimiz' in hem yeğeni hem damadı hem âhiret kardeşi. Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere' ye muhacirler hicret ettikleri zaman para kaldı Mekke'de, mevki makam kaldı Mekke'de. Bunlar, buraya geldiler Allah rızası için. Sadece kılıcını, okunu alıp öyle geldiler. Bir şeyleri yok. Hatta ailelerini terk etti kimisi. Karısı kafirse terk etti, geldi. Çoluk çocuğunu terk etti, geldi. Yoksul, bir şeyi yok.
Medine-i Münevvere'dekilere Allah bir sevgi, bir muhabbet, bir misafirperverlik verdi, zaten onlar çağırmıştı onları. Akabe Biatı'ndan önce Peygamber Efendimiz' e, "Siz bize gelin. Biz, size bakarız." demişlerdi. Hacca geldikleri zaman kendileri davet etmişlerdi, onlara yardımcı oldular. Onun için "yardımcılar" mânasına "Ensar" deniliyor. O muhacirlere çok yardım ettiler. Peygamber Efendimiz de bunları birer birer birbirleriyle kardeş etti. Bir muhaciri bir ensarla kardeş etti, bir muhaciri bir ensarla kardeş etti ki ağırlama belli olsun, kolay olsun, yani insanlar ortada kalmasın. Çeşitli hikmetleri var ve o kadar ehemmiyet verdi ki bu kardeşliğe, sandılar ki yani kardeşlerden birisi ölürse ötekisi onun mirasına da hak kazanacak. O kadar ciddi bir kardeşlik oldu bu.
Herkesi kardeş etti etti, Hz. Ali Efendimiz tek kaldı. Onun da biraz şöyle yüzü kızardı, kardeşsiz kaldı diye… Birazcık şöyle bir heyecanlandı, telaşlandı. Peygamber Efendimiz dedi ki; "Ben de senin kardeşinim." Öyle bir insan Hz. Ali Efendimiz.
Allah şefaatlerine nail etsin.
Şimdi bunları sevmemek olmaz. Bunların arasını ayırmak olmaz. Bunlar canlarını, mallarını, her şeylerini Peygamber Efendimiz' in uğruna koymuş büyük insanlar, bizim dinimizin en büyük insanları.
Muhterem kardeşlerim! Her insanın aleyhinde bulunan insanlar çıkar. Her insana iftira eden insanlar çıkar. Her konuda en müspet ve en menfi sözleri ortaya çıkan insanlar çıkar. Ben Peygamber Efendimiz diyeceğim, sallallahu aleyhi ve sellem. Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz' e müşrikler neler dediler; "Mecnun" dediler, tutmadı. Şaire benzettiler, Kur'ân-ı Kerîm'i şiire benzettiler, "şair" dediler tutmadı. Mucizelerini gördüler, sihir sandılar, "sihir dediler," tutmadı. Yani her sözü söylediler. "Akşam birisi öğretiyor, sabah bize bu naklediyor." dediler, tutmadı. Ama Efendimiz' e iftira ettiler.
Ben bunu misal verecektim, Ankara'dan bir hoca kardeşimiz, dostumuz var, o cemaate demiş ki:
"Ey cemaat, siz ne diyorsunuz? Bu insanların edepsizleri Allah'a dil uzatıyor!" demiş.
Doğru, yani iş oradan bitiyor. Yani yaratanına bile dil uzatıyor bu edepsizlerin edepsizleri! Edepsiz oldu mu değil peygambere, değil Allah'ın salih kuluna, Allah'a dil uzatanlar var. Edepsizlikte o kadar ileri gidenler var. Onun için bir insanın aleyhinde hemen bir sözü duyduğunuz zaman içiniz bulanmasın. İçiniz mükedder olmasın, dalgalanmasın. Ölçün, biçin. "Yapar mı, yapmaz mı?" En böyle dinine bağlı insana en ters iftirayı yapıyorlar.
Yusuf aleyhisselam'a ne iftira yaptılar? Peygamberdi, ne iftira yaptılar?
Her peygambere böyle şeyler olmuştur. Onun için size birisi bir kimse hakkında bir haber getirirse mutlaka, "Olur mu, olmaz mı, yapar mı, yapmaz mı?" diye bir ölçün biçin ve delilsiz kani olmayın. Bu devirde Müslümanların birliğini, beraberliğini parçalayan en kötü huylardan birisi herkese bir kara sürmektir. Delilin varsa baş üstüne, tamam. Delilim var, şu şöyle bu böyle, tamam. Ama delilsiz, desteksiz atıyorsa işkembe-i kübradan, onun da hiç şey yapılmaması [dikkate alınmaması] lazım.
Şimdi bu sözleri neden söyledim?
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz' e, Hz. Ömer Efendimiz' e, Hz. Osman Efendimiz' e, Hz. Ali Efendimiz' e söz söyleyenler çıkabilir ve çıkmıştır.
İslâm tarihinde şaşkın insan mı ararsın sen? Neler çıkmıştır.
[Peygamber Efendimiz' in] demin dua ettiğini okuduğumuz Hz. Ali Efendimiz' in o evlatları, mübarek Efendilerimiz, gözümüzün nuru Hz. Hüseyin Efendimiz' i Kerbelâ'da ailesiyle beraber, kadın çocuk demediler, hepsini katliama uğratmadılar mı? Çok zulümler yapıldı ama bunların şahidi bak Peygamber Efendimiz. Bunların iyi insanlar olduğuna Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfleriyle bizi irşat, ikaz ederek, şehadet ediyor, onun için aklınızı başınıza toplayın. Bu şeyheyne yani Hz. Ebû Bekri, Ömer Efendilerimiz' e dil uzatanın imanı da gider, diyorlar. Akidemiz de böyle şey yapılmıştır… Onun için fazla sözü uzatmayacağım. Zaten herhalde anlayan anlıyor, anlayamayanın da zihnine başka şey sokmaya lüzum yok. Yalnız bilin ki bu zatlar bizim başımızın tacıdır.
Allah şefaatlerine nail eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.