21.12.1986 - Kıyamet Alametleri, Allah Diyen Kalmayacak, Zaman Bereketsizleşecek

21.12.1986 - Kıyamet Alametleri, Allah Diyen Kalmayacak, Zaman Bereketsizleşecek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tekûmu's-sâatu hattâ yumtare'n-nâsu mataran âmmen ve lâ tenbitü'l-ardu şey'a.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Kıyametin kopmasından evvel birtakım alâmetler belirecek, birtakım şartlar ortaya çıkacak, kıyamet ondan sonra kopacak diye Efendimiz' in pek çok hadis-i şerifi vardır. Bunlar alfabetik sırada aynı kelimelerle başlayanlar alt alta geldiler. Tesadüfen, tevâfukan alt alta gelmiş oldular.
Yalnız şunu hatırlatmak isterim kardeşlerime:
"Kıyamet koptu kopacak, Mehdi çıktı çıkacak..." diyorlar.
Çok yaygın. Ve insanlar heyecan duyuyor; işlerini ona göre ayarlıyorlar, alışverişini ona göre yapıyor veya yapmıyor, yerleşmesini ona göre tanzim ediyor. Heyecanlı, içimizde yaşayıp duran fikirler bunlar...
Muhterem kardeşlerim! Şunu hatırlatmak isterim ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş:
İzâ mâte'l-insânu fekad kâmet kıyâmetuhû. "İnsan kendisi öldü mü onun kıyameti koptu."
Onun işi bitti. İnsan öldü mü onun kıyameti kopmuştur; bitti.
"E o zaman kıyamet ne zaman kopacak?"
Belki bir dakika sonra, belki bir saniye sonra, belki bir gün sonra...
Bana göre, ben öldüm mü artık benden sonra ne olursa olsun, benim kıyametim kopmuş oluyor.
Muhterem kardeşlerim! Sözü şuraya getirmek istiyorum; kıyametin kopmasından heyecan duymak lazım. Korkmak lazım, hazırlanmak lazım. Ama bu kıyametin zamanını uzak bir zamana atmayın. İnsanın bir an sonra eceli gelmiş de vakti bitmişse, bir an sonra kıyameti kopacak demektir. Daha hazırlıklı olun, öyle uzak, iki sene sonra olacak, beş sene sonra olacak, çıktı çıkacak diye değil... Yarına çıkacağımızı bilmiyoruz ki!
Râbiatü'l-Adeviyye, meşhur veli hanımlardan kadınlardan, tarih kitaplarına geçmiş bir mübarek hatun; sabahleyin kendisine kendi nefsine dermiş ki:
"Ey nefis! Sen bu sabah uyandın ya, bak haberin olsun, bugünün son günün. Tamam, başka gün yok, bugün öleceksin!"
E ölecek insan ne yapar?
Hadi ibadete düşermiş, hadi akşama kadar ibadet ve taat edermiş. Akşam olunca, güneş battı mı yine nefsine dermiş ki:
"Ey nefis! Bak gündüz ölmedin, hadi kurtuldun ama bu gece son gecen, sabaha çıkmayacaksın!"
Hadi bakalım, sabaha kadar çalışırmış.
Meşhur olmuş öyle...
Hoşuma gidiyor. Bir kitapta:
Eline iki tane dirhem -yani para- geçmiş, bir avucuna birisini almış bir avucuna birisini almış, elleri sıkı böyle gidiyor. Hasan-ı Basri hazretlerinin zamanında yaşamış. Hasan-ı Basri hazretleri de mübarek bir kimse, Allah şefaatlerine nail etsin. Demiş ki:
"Ey cennet hatunu, yumruklarını sıkmış böyle nereye gidiyorsun?"
Yumruklarını sıkmış da bir avucunda bir dirhem var, bir avucunda bir dirhem var, ikisi ayrı, bir avucunda birisi bir avucunda birisi, onu bu halde görünce;
"Nereye gidiyorsun ey cennet hatunu?" diye ona söz atmış. O da demiş ki:
"Yâ Hasan-ı Basri, biliyorsun ki bu paralar bir araya geldiler mi fitne düzenlerler, fitne planlarlar. Onun için bunları birbirinden ayırıyorum, hemen vereceğim ki kurtulayım, fitne yapmasınlar."
"İnsanları bu paralar birbirine düşürüyor. İnsanları bu paralar fitnelere sokuyor. İnsanları bu para hırsı günahlara sokuyor." demek istiyor.
O insanlar öyle insanlarmış...
Ellerine para geçmez değilmiş ama geçen parayı hayra sarf ederlermiş. Bir gece ellerindeki paranın durmasına razı gelmezlermiş, sabaha çıkmadan dağıtırlarmış.
"E yarın ne olacak?"
Yevmün cedîdün rızkun cedîd. "Yeni bir güne yeni bir rızık, ne yapalım; dün veren Allah yarın vermez mi? Yarın da verir." diye düşünürlermiş.
Biz ne yapıyoruz? Ne olur ne olmaz, saklıyoruz. Depo ediyoruz, depo ediyoruz, depo ediyoruz; duruyor.
Allah yolunda sarf etmeyi bilmek lazım.
Muhterem kardeşlerim! Allah hayrı herkese nasip etmiyor.
Hayrın nasip olması mühim bir şeydir. Bu bir ilâhî kanundur, herkes bunu bilmez. Çünkü zihinlerimiz aksi tarzda çalışıyor, çarklar tersine dönüyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde -çok bayıldım okuduğum zaman- buyurmuş ki;
Hediyyetullâhi ile'l-mü'mini es-sâilu alâ bâbihî. "Mü'minin kapısında duran dilenci, Allah'ın ona hediyesidir."
Dilenciden hediye olur mu? Peygamber Efendimiz' in söylediğine göre olur.
Hayrı yapma imkânı senin kapına gelmiş, sen de çıkartıp "buyur" diyeceksin, sevap kazanacaksın. "Allah'ın hediyesi, işte kapına hazır göndermiş oluyor, daha ne istiyorsun?" gibi, herhalde böyle anlamak lazım. Bir insana Allah hayır yapma imkânı vermişse ne mutlu! Hayır yapma imkânı vermemişse ne kadar yazık!
Sabah namazına kalkıp camiye gelebildin mi? "Gelemedim hocam."
Akşam kim bilir ne yaptın da ondan gelemedin. Allah seni huzuruna almamış. Allah Teâlâ hazretleri seni huzuruna kabul etmemiş. "Durmuşsun kapısında, kapıdan içeri kabul olmamışsın" demek o. Onun Türkçesi o, açıkça mânası o.
"Sabah namazına camiye gelebildim."
Ne mutlu maşâallah!
Senin bu kadar paran var, bir hayır hasenat yaptın mı? "Yapmadım."
Allah sana nasip etmemiş demek ki... Çünkü Allah'ın paraya ihtiyacı yok.
Var mı? Yok.
Parayı O veriyor, yaratan O, her şey O'ndan, zenginliği de veren O. Allah'ın ihtiyacı yok.
Niye bize sarf etmeyi emrediyor? İnsan olalım diye, merhametli olalım diye, hemcinsimizin derdiyle dertlenelim diye, ilgilenelim diye...
Trafikten, yolumuz uzun, sıkışacağız, akşam namazımız kaçacak. Güneş battı, akşamın vakti girdi, devam edersek köprü üstünde malum trafik kilitleniyor... "Hadi bir araya girelim." dedik, namaz kılacak yer aramaya başladık. Minare gördük bir tane, "Şuradan sapalım..." Saptık. Caminin yanına ulaşmak mümkün değil; çamurdan! Yağmur yağdı ya, çamurdan caminin yanına arabayı sokacağım, saplanacak, sonra neyle çekeceğiz, çıkartacağız? Oraya gidemedik.
Hadi yol üstünde belki bir başka cami vardır diye biraz daha ileri gittik... Hakikaten mahallenin içinde ileriye doğru giderken bir cami daha gözümüze ilişti. Ona da gidemedik. Onun da yolu yokuş, onun da çamur, onun da seller yollarını [kapatmış]. Ben arabayı oraya çıkartamam. Zaten çıkmaz, kayar. Oraya da giremedik. Nihayet daha içerilere girdik, mahallenin içlerine, baktım bir cami var, orada hemen indik kaya kaya, arabaya duvara tutunmasak 'cırt' ayağımız kayacak, 'pat' çamurun içine oturacağız. Her taraf çamur!
Namazı kıldık, çıktık; baktım bunlar benim hepsi kardeşim... Hepsi benim kardeşim... Çamurların içinde... Kimisi çizme giymiş, kimisi çizmesi yok, cebelleşe cebelleşe evlerine varmak için uğraşıyorlar. Sağ salim evlerine varabilirlerse iki saat çamurdan kurtulmak için temizlik yapmaları lazım, su varsa... Su yoksa... Ama ben temizlik yapmalarını tavsiye etmem.
Neden? E sabahleyin işe giderken yine çamurlanacak.
Akşam gelirkenki o çamurları temizledin, sabah ne olacak? Yine çamur olacak.
Ayıp! Çok üzüldüm!
Plansızız, programsızız, tembeliz, pisiz, pasaklıyız! Çamura yenilmişiz! Çamura tuşla mağlup!..
Kim? Koskoca imparatorluğun merkezi olan, dâru's-sâade, dersaâdet, pâyitaht-ı müslimîn, İstanbul; çamura yenilmişiz, tuşla mağlup, çamur bizi yenmiş!
Burada mahalle olduğu zaman ilk işi yolunun yapılması lazım.
Bu insanların çamurdan kurtulması lazım.
Zengin olmak şart değil. İçimizde İslâm ruhu sönmüş., Kandilin yağı kalmamış, fitili bozulmuş; içimizde İslâm'ın ışığı yanmıyor, başka bir şey değil.
Yoksa bu mahallede kaç tane ev var? Bir, iki, üç, dört, beş. Beş de burada, on. Her birinde üç tane kat; otuz kişi.
"Verin bakalım şu kadar para..."
"Param yok!"
"İn aşağıya, ırgat olarak çalışacaksın, paran yoksa..."
Bir pazar gününde insan o sokağı tanzim eder. Herkes kendi sokağını tanzim etti mi şehir sokakları muntazam olur.
O ev girintide, öteki ev çıkıntıda, yol oradan dönüyor buradan batıyor... Manevra yapacaksın; şurası batak, öbür tarafı kuyu... Bir yerden dönerken arabamın tekerleği [çukura] girdi...
Olmaz böyle şey! Kanıksamışız, aldırmıyoruz.
Vaktimiz mi yok? Çok mu çalışkanız? Hayır.
"Hocam" diyor oradaki esnaftan birisi, "şurada kahvede akşama kadar oturuyor. Çorba içmeye buraya geliyor. 200 liraya çorbayı içiyor, ondan sonra kalkıyor tekrar kahvehaneye gidiyor."
E ne olacak, sabahtan akşama kadar?
"Parası yok. Pide yemeye parası yok, çorbayla idare ediyor."
Yahu kahvede oturacağına Allah rızası için şu yolun çamurunu izale edecek bir çalışma yapın; on kişi, yirmi kişi herkes bir sokağı temizlesin.
İnsanın içinde ruh olsa, birisi bir önüne düşse bu işler hallolur. Ruh sönmüş, kardeşlik duygusu kalmamış, kimsenin kimseden haberi yok.
Adam çamura girdi mi bu sefer çamursuz yere düşman olur. O da doğru; bu sefer çamursuz yere düşman olur.
Çamursuz yerin köşklerinin sahipleri biraz da oraya gitsinler. Gidelim. Fatih'te, Kadıköy'de, Moda'da, Kalamış'ta oturan kardeşlerimiz de biraz -ya çok uzak değil bir on kilometre ileride- gidiversin, bir pazar günü o gece kondu tepelerine doğru yürüyüversin. Tebdil-i kıyafet eylesin. Bir şayak giysin, köylü elbisesi, kasketi giysin, bir dolaşsın. Padişahlar tebdil-i kıyafet yaparlarmış ya, öyle bir tebdil-i kıyafet dolaşsınlar; bak para verilecek, hayır yapılacak ne yerler var ne hizmetler var... Bir sokağı yapıversin, oranın fukarasından dua alır.
Ben "Zenginlerimiz hayır yapmıyor." demiyorum; şahitlik ederim ki, şehadet ederim ki hayır yapmaya hevesli çok zengin var. Allah razı olsun. Ama nereye yapacağını bilmiyor. Yer bilmiyor.
Gayet kolay; git bir gecekondu mahallesine, otur bir kahveye, gir bir camiye, biraz etrafına bak; hemen yapılacak şeyi anlarsın. Ya suyu yoktur ya yolu yoktur…
Adam iş aramış, aramış, aramış; bulamamış. Kaç gündür evde, yedi çocuk mu sekiz çocuk mu, ekmeği suya banıp yiyorlarmış. Kadın bu sefalete, bu acıya dayanamamış; öbür odada kendisini asmış!
Ya bu tarafta bazı insanların evinde yemekler fazla geliyor, ekşiyor da dökülüyor.
Organizasyon yok! Kimsenin kimseden haberi yok!
Bunlara hayır yapacak insan mı bulunmaz İstanbul'da?
Canımızı veririz. Ah birisi bir bildirse; "Şöyle bir hakiki fakir var." dese canımızı veririz. Ama organizasyon yok, bağlantı yok, sevgi yok, birbirimize ilgi yok!
İçimizde kandilin yağı bitmiş, ondan. Yoksa insan neler yapmaz...
Avrupalılar bu işleri bir asır, iki asır önce yaptılar. Paris'te yerin altı iki katlı, üç katlı diyorlar. Kanalizasyonlar, içinde ayakta yürüyebileceğin kadar mükemmel yapılmış olduğunu söylüyorlar. Ben Paris'i görmedim ama Münih'i gördüm, Kassel'i gördüm. Kassel diye bir dağ eteğinde bir şehir, Alman şehri. Dağın tepesine adam 50 metre mi daha [yüksek mi] Herkül heykeli yapmış; iki asır kadar önce, belki daha önce... Ama oradan şehre kadar bir kanal açmış, iki taraflı yol yapmış, kaç kilometre yol... Kaç asır önceden adamlar yollarını halletmişler. Köy yoluna gittiğin zaman, çiftliğe gittiğin zaman bir asfalt...
E biz İstanbul'da çamura mağlup olmuşuz. Kahroluyorum, çok üzülüyorum! Müslümanlığa sığmaz!
Çalışsak yaparız, bir hafta içinde yaparız. Doğru söylemiş vezir:
"Paşa, paşa! Sen bu milleti tanıyamamışsın. Bu millet dilerse kalyonlarının yelkenlerini atlastan yapar, halatlarını ibrişimden yapar."
Bu millet öyle millettir ama ruh sönünce ne yapacağını bilmez; kahvede vakit geçirir...
Bir zenginden bahsettiler, fabrikası var, zengin, para kazanıyor. Kimsenin parasında gözümüz yok. Cumartesi pazar günü uçağa atlıyormuş, Afrika'ya arslan avına gidiyormuş. Zengin adam; ne yapacak, bizim gibi basit şeylerle vakit geçiremez ki, büyük para harcayacak, kendi çapına uygun para harcayacak, öyle eğlenecek. Tüfeğini alıyormuş, Afrika'da arslan avına gidip ondan sonra yine işe geliyormuş.
Kimisi böyle... Kimisi tokluktan yiyor yiyor, -ben de dâhil- göbekleniyor, ondan sonra geğirmeye başlıyor, ondan sonra hazmetmek için "Ne ilacı lazım?" diye doktor doktor dolaşıyor. Kimisi açlıktan ölüyor, kan kusuyor.
İrtibatsızlıktan.
Biz böyle değildik. Bizim dinimiz böyle değil. Bizim dinimiz birbirimizle kardeş olma dinidir, birbirimizle ilgilenmek dinidir, yardım etmek dinidir.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Kardeşin zalim de olsa yardım et, mazlum da olsa yardım et."
Diyorlar ki:
"Yâ Resûlallah! Mazlum kardeşe yardım etmeyi [anladık], tamam; zalime yardım etmek nasıl olacak?"
Sizin daha önce anlattığınız hadis-i şeriflere göre biraz daha acayip gibi demek istiyorlar.
Diyor ki:
"Zalimin zulmünü engellersin, o da ona yardımdır."
Tembeli çalıştıracağız, vazifesini yapmayanı ikaz edeceğiz. Yan gelip yatanı ayağa kaldıracağız, kendimiz öne düşeceğiz. Peygamber Efendimiz cömertliği tavsiye ederken kendisi kucak kucak dağıtırdı. Kendisi yanına bir şey biriktirmezdi ki... Kendisi bir gün tok iki gün aç gezerdi. Parasızlıktan değil, dağıttığından, yanında bir şey bulundurmadığından.
Kendisi numune olacak insanın ki gidip de başkasına "Sen git, şurada çalış." dersen olmaz.
Ama benim vaktim olsa... Ben bir meslek seçmişim şahsen, bizim mesleğimiz ilmiye mesleği; bizim vaktimiz oldu mu kitap okumalıyız, size anlatmalıyız. Ama emin olun benim vaktim olsa ben çizmeyi çekerim, o mahallenin yollarından birisini yapmaya oraya giderim! Buradan da kaç tane gönüllü arkadaş bulurum.
Öldük mü? Bir çamurumu yenemeyeceğiz? Evelallah...
Pakistanlı bir PTT genel müdürü geldi, Hocamızın sağlığında, camide sohbet ediyoruz. Adam dedi ki:
"Böyle boş durmayın, çalışın. Köylere gidin..."
"İrşat edin, hakkı söyleyin, milleti uyandırın, öğretin, terbiye verin..." demek istiyor. Millet bazı şeyleri bilmiyor.
Oradan birisi yanındaki arkadaşına yavaşçacık;
"Ya bu mevsimde de hava yağmurlu çamurlu, nasıl gideceğiz?" dedi.
"Ne diyor?" dedi hemen o;
"Bu ne diyor?"
"Hiç" filan dedi.
"Ne dediğini söyleyin..." Israr etti.
Söylediler, dediler:
"'Bu mevsimde yollar çamurludur, yağmur çok yağıyor, öyle köylere filan pek varılamaz...' gibi söylüyor..." deyince, adamcağız -Pakistan'dan buraya Müslüman kardeşlerini ziyaret etmeye gelmiş, hakkı söylemeye- başını salladı;
"Hey hey... Bu çamurdan korkan mücahitler... Hey gidi çamurdan korkan mücahitler hey!" dedi.
Ya çamurdan korkulur mu?
Allah hepimize İslâm'ın o güzel aktif ruhunu ihsan eylesin. İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanlardır. Ömrümüzü çok hayırlı geçirmeyi nasip eylesin.
Şimdi gelelim hadis-i şerife:
Lâ tekûmu's-sâatu hattâ yumtare'n-nâsu mataran âmmen ve lâ tenbitü'l-ardu şey'a.
Bu hadis-i şerif Ahmed b. Hanbel'de, İbn Abdilberr'de vesaire kaynaklarda Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ tekûmu's-sâatu. "Kıyamet kopmaz."
Sâa, "saat" demek ama "hani o saat" demek.
"Hani o saat var ya..."
Elif-lam'lı gelmiş.
"Hani o saat" dediği ne demek?
"Dünyanın bozulma zamanı" demek.
"O bozulma zamanı gelmez, başa kopmaz, belirmez, ayağa kalkmaz, bir sene insanlara yağmur yağar da topraktan bir filiz, bir şeycik çıkmaz."
Allah Allah... Yağmur yağacak da topraktan yeşillik çıkmayacak.
Neden?
Ben hiç tereddüt etmiyorum, içim gayet güzel, hepsini kabul ediyor. İçim hiç itirazsız bu hadis-i şerifleri kabul ediyorum.
Silivri'ye gittik, oradaki bir kardeşimiz dedi ki:
"Bu sene mahsulü iki defa ektiler."
"Niye?" dedim.
"Çernobil radyasyonundan dolayı tohumları bozuldu, bitmedi, onun için ikinci sefer ekmek zorunda kaldılar. Kavunu karpuzu ikinci sefer ektiler." diye söylediler.
Bu dünyada bizim bilmediğimiz daha çok belalar var, Allah göstermesin...
Biz şimdi etrafımıza bakıyoruz; bizim başımızın üstünde ne var? Hava var.
Bu havanın içinde neler var?
Bildiğin şeyler var, bilmediğin nice şeyler var... Şu gaz var, bu gaz var, radyasyon var, dalga var, elektromanyetik dalga var, daha başka şeyler var... Kimisini ilim keşfetmiş, kimisini keşfedememiş. Biliyoruz ki burada bir sürü dalgalar var. Bu dalgaların bir kısmını biliyoruz, bir kısmını bilemiyoruz. FM dalgası olursa şöyle oluyor, amplitüt modülasyonu olursa şöyle oluyor, şu olursa bu oluyor... İlim adamları bir şey söyledi mi "Tamam, eyvallah." diyoruz, kabul ediyoruz. Biliyoruz, içinde bir şeyler var. Dedikleri de çıkıyor çünkü, radyoyu açıyorsun, dinliyorsun vesaire...
Allah'ın cezası, belası çeşitlidir. Kim bilir ne olacak?..
Bir sene şakır şakır, şakır şakır yağmur yağacak ama yerden ot bitmeyecek, bereket olmayacak.
"Düzce'de çocuklar beyni açıkta doğuyor." diye bir şey yazmış. Onu daha tahkik edeceğim neyin nesidir diye ama on çocuk doğmuş, beyinleri meydanda... Kafaları teşekkül etmemiş mi oluyor, ne oluyorsa... Çok da göz ucuyla bakınca insan... İyi, tam okuyamadım. Ama düşük çok oluyormuş.
Bu Çernobil belası Rusların bir [belası]; ne [felaketlere] yol açtı... Bilmediğin ne belalar oldu... Kimisinin saçı dökülüyor, kimisinin şöyle oluyor, burası böyle oluyor... Belaların çok çeşitleri var.
Allah-u Teâlâ hazretlerine güzel kulluk edelim. Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunca yürüyelim.
Allah bizi her türlü görünür görünmez beladan hıfz eylesin. Dünya ve ahirette âfiyet, saadet ve selamet ihsan eylesin. Allah bize kıyametin koptuğunu göstermesin. O belaların, o azapların, o işkenceli manzaraların hâlini bize tattırmasın. Huzur içinde yaşamak nasip eylesin. Has, hâlis, samimi Müslüman olmayı nasip eylesin.
Bizim büyüklerimiz -yaşlı insanların ifadesi- öyle derdi:
"Allah-u Teâlâ hazretleri, kullar iyi olduğu zaman gün içinde gün yaratır." derlerdi.
Gün içinde gün yaratır, zamanı Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl dilerse o tarzda ayarlar.
La yerüddü'l-kadâe ille'd-duâ'. "Dua, tazarru, niyaz, güzel ibadet Allah'ın hükmünün değişmesine sebep olur."
İyi kullar olursak Allah bize iyi günler gösterir. Çünkü kıyamet kopacağı zaman iyi kullar kalmayacak. Kıyamet kötülerin üzerine kopacak, onların başlarına patlayacak. Aşağıda göreceğiz...
Allah bizi ıslah eylesin.
Ama nasıl ıslah eylesin?
Lütfuyla ıslah eylesin; kahrıyla, sillesiyle, tokadıyla, gazabıyla değil. Lütfuyla, keremiyle, hakkı göstererek doğru yola irşat eylesin, ıslah eylesin.
Lâ tekûmu's-sâatu hattâ lâ yukâle fi'l-ardı: Allah Allah.
Bu hadis-i şerif Tirmizî'de, Müslim'de, Ahmed b. Hanbel'de, İbn Abdilberr'de, İbn Hibbân'da, Müstedrek'te, Abd b. Hümeyd'de, vesaire kaynaklarda var. Enes radıyallahu anh'ten ve İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
"Yeryüzünde 'Allah Allah' diyen insan kalmayıncaya kadar kıyamet kopmaz."
Yeryüzünde "Allah" diyen insan kalmayacak. Demin dedim ya; iyiler gidecek, kötüler kalacak diye... "Allah" diyen insanlar kalmayacak, hepsi ölecekler. "Bir duman gibi bir şey çıkacak, onları koklayacak, onu teneffüs eden mü'minler ruhlarını teslim edecek..." diye de başka hadis-i şeriflerde izahat var. Ama "Allah Allah" diyenler durdukça dünya da duracak.
O halde biz Allah'ı unutmayalım. Allah'ı zikredelim. Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunda olalım, ibadetinde olalım. Halisane kulluk edelim. Günahlara dalmayalım. Günahlara heves etmeyelim.
Allah'ın günahları -günah yolu- toplasan azdır, kıyıdadır kenardadır. Öteki; arzullâhi vâsia, helaller sevaplar tarafı geniştir.
E bu kadar geniş tarafta bula bula bu günah tarafına mı yolunu yürüttün? Oraya mı gidiyorsun?
O tarafa gitme, sevaplı yoldan yürü.
Bir insan hiç günah işlemeden yaşayamaz mı? Çok rahat yaşar. Gözünü kapasa cennete dümdüz gider.
Neden? Sevap tarafı geniştir; günah tarafı, yasaklar tarafı azdır.
İçki içme. İçki içme ama meyve suyu iç, ayran iç, gazoz iç, içinde alkol yoksa şunu bunu iç, meşrubatın her çeşidinden neyi içmek istersen iç. Sadece aklını aldığı için, seni deli divane yerine düşürdüğü için, seni rezil rüsva ettiği için, çamurlara yuvarladığı için, ailenin yuvanın tadını kaçırdığı için, sıhhatini bozduğu için Allah yasak etmiş. Allah-u Teâlâ hazretleri kötü şeyleri yasak etmiş, iyi şeyleri yasak etmiş değil ki... Bu kadar helal gıda var; buyur, âfiyet olsun, ye iç, Allah'a şükret. Helal yolda yürü, namusunla yaşa...
Helal kazanç kapıları hepsi kapandı da ille harama gitmek mecburiyeti mi var? Hayır.
Haram yolu azdır. Ama şeytan insanın önüne olta gibi atar. Balığın önüne bizim yemi sarıp da denize attığımız gibi şeytan insanın önüne haramı tatlandırarak atar; yuttun mu gittin! O haramı yuttun mu artık şeytanın tuzağına düşersin. Onun için direteceksin, diretmeyi öğreneceksin.
Diretmeyi öğreneceksin, ne demek bu?
Nefsine hâkim olmayı öğreneceksin.
"Nefis ne demek hocam?"
"Nefis" denilen şey, insanın kendi içindeki manevi varlığı, kendisi. Kendine hâkim olmayı öğreneceksin. İçinden gelen her lafa "eyvallah" demeyeceksin, kontrolden geçireceksin. İçin bir şey diyor, sen de yapıyorsun. İçin bir şey diyor, hemen yapıyorsun, olur mu? İyi şey söyler, kötü şey söyler... İyisini yapacaksın, kötüsünü yapmayacaksın. Bazen iyi şeye hiç yanaşmaz, hiç istemez.
"Yahu kalk şu işi yap!"
"Iı, canım hiç istemiyor!"
İşte istemeye istemeye onu yapacaksın. İyi şey ise, o "istemiyor" dedi diye inadına yapacaksın! Nefsinin inadına gitmeyi öğrenemezsen iyi Müslüman olamazsın.
Nefsine, şu nefs-i emmâreye inadına gitmeyi öğreneceksin. Çünkü nefs-i emmare iyi şeyi istemez, kötü şeyi ister. "Kalk, gezelim. Gel, eğlenelim. Kalk, şu haltı yiyelim, şu naneyi yiyelim..." Böyle der. İyi şeylere gelince de "Yok, istemem!" der. Hastalanır, bin bir tane mazeret uydurur, sızıldanır, acındırır. Ona hiç yüz vermeyeceksin. Ona merhamet yaramaz. Aklına danışacaksın, iradenle yürüyeceksin.
Bunun çeşitli yolu, çeşitli tabirleri var. Avrupalı diyor ki:
"İradene hâkim ol."
Biz diyoruz ki;
"Nefsine hâkim ol."
Çünkü insanın içinde nefis denilen bir varlık var, bu terbiye olmazsa kötülükleri emreder; terbiye olursa ıslahı mümkündür. Düzeltirsin, terbiye edersin, adam olur, iyilikleri ister. Oturtursun; "Yok, ben oturmayayım, çalışayım biraz." der. "Yahu yeter, yoruldun!" dersin; "Yo, benim hayırlara koşmam lazım, bu ömür fâni." der, "Şuradaki kardeşlerim muhtaç." der. Bu nefis ıslah olursa, Müslüman olursa, İslâm'a gelirse, akla teslim olursa o zaman insan çok hayırlara erer. Onun terbiye edilmesi lazım.
Muhterem kardeşlerim! İslâm bunu terbiyle ediyor. İslâm'ın içinde bu var. İslâm'ın içinde nefsi terbiye etme ilmine "tasavvuf ilmi" derler. Tasavvuf ilmine karşı çıkma. "Vay! Dervişlik, tekke, 'hu' diyor!.." değil; bu iradenin terbiyesinin başka yolu yoktur! Bu irade terbiye olmadığı zaman insanlar arslan kaplan gibi, canavar gibi kesilir; ne yapar yapar, ille millete, çevresine, herkese zarar verir. İlle haramı yer, ille haksızlığı yapar, ille rüşveti [yer]. Bunun mutlaka terbiye olması lazım. Bu başka yerde böyle terbiye olmaz. Bunun terbiye yeri, usulü asırlardan beri dinimizin kaynaklarında belirtilmiş ve tatbik edilmektedir. Onun için ona itiraz etmemek lazım.
"Efendim bazıları da miskinleşmiş de..."
Canım tek tük yanlış misaller koca bir zümreyi [karalamamalı].
İzmir'de bir öğretmen, arkadaşının cebinden çantasından paraları çalmış. Öteki kadın öğretmenle hırsızlık yapmışlar. Şimdi bütün öğretmenleri boyayalım mı?
Askerin bir tanesi ordudan cephaneyi almış, dışarıya satmış. Divan-ı harbe verilmiş, muhakeme edilmiş, ihraç edilmiştir. Bütün orduyu kötüleyelim mi?
Memurun bir tanesi vazifesini suiistimal etmiş, rüşvet yemiş. Bütün memurları kötüleyelim mi?
İşin aslı, doğrusu, memlekete ordu lazım mı değil mi? Lazım.
Öğretmen lazım mı değil mi? Lazım.
Şu lazım değil mi? Lazım.
İnsanın nefsinin terbiye edilmesi lazım mı?
Lazım. Tamam, senin itiraz ettiğin taraflara düşmemek şartıyla bu işin de lüzumunu sen kabul et, şu nefsi terbiye etmeye çalış.
Seneler geçiyor, insan adam olmuyor. Eski tamam eski tas, hiç değişmiyor. Yine dalına bastın mı çocuktan beter olur. Yine biraz üstüne vardın mı delirir, zıvanadan çıkar. Olmaz! Hani terbiye olacaktık? Hani insan-ı kâmil olacaktık? Hani güzel huylarla huylanacaktık? Hani faydalı insan haline gelecektik? Biz hiç terbiye kabul etmeyecek miyiz?
Düzelmemiz lazım. Bu yolda yürümemiz lazım.
Allah-u Teâlâ hazretleri hakkı görmeyi nasip eylesin.
"Efendim filanca yerde şöyle yapıyorlarmış da böyle yapıyorlarmış..."
Canım öyle yapan yanlış yolda, tamam, onu yapma; doğrusunu bul, doğrusunu yap!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
30.08.1987 -
Duanın Adabı
29.03.1987 -
Meftaya Hürmet, Beyaz
