19.01.1986 - Namaz, İçki, Kuran-ı Kerim

19.01.1986 - Namaz, İçki, Kuran-ı Kerim
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Nezele'l-kitâbü'l-evvelü min bâbin vâhidin alâ harfin vâhidin ve nezele'l-kur'ânü min seb'ati ebvâbin alâ seb'ati ahrufin zâciran ve âmiran ve helâlen ve harâmen ve muhkemen ve müteşâbihen ve emsâlen fe ahillû halâlehû ve harrimû harâmehû vef'alû mâ ümirtüm bihî ventehû ammâ nühîtüm anhü va'tebirû bi-emsâlihi va'melû bi-muhkemihî ve âminû bi-müteşâbihihî ve kûlû amennâ bihî küllü min indi rabbinâ.
İbn Mes'ûd radyallahu anh'ten, ki müfessirlerin piri, sahâbe-i güzînden bir zât-ı muhteremdir. Allah-u Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin. Rivayet ediyor ki Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
Nezele'l-kitâbü'l-evvelü. "Evvelki kitap indi." diyor.
Ama buradaki kitap cins için, daha önce Allah tarafından indirilmiş olan semavî kitaplar cinsleri indirildi.
Nasıl bir şekilde indirildi?
Min bâbin vâhidin. "Tek bir dil ile, tek bir lügat ile ve bir çeşit olarak indirildi." Alâ harfin vâhidin. "Bundan evvelki kitapların hepsi bir çeşit kıraat üzere, bir üslup üzere indirildi."
Hangileridir?
Zebur'dur, Tevrat'tır, İncil'dir, diğer peygamberlere indirilmiş olan suhuftur vs. Onlar tek tip olarak indirildi ama Peygamber Efendimiz' e nazil olan bizim okumakla şeref bulduğumuz Kur'ân-ı Kerîm nasıl indirildi?
Ve nezele'l-kur'ânü min seb'ati ebvâbin. "Yedi kapıdan indirildi." Yedi koldan, yedi neviden, ahkâmın yedi cinsinden indirildi.
Alâ seb'ati ahrufin. "Yedi kıraat üzere, yedi üslup üzere indirildi." buyurdu Peygamber Efendimiz ve bunların tahsili olmak üzere de buyurdu ki;
Zâciran ve âmiran. "Zecredip engelleyici hükümleri ihtiva edici olarak veyahut şunu şunu şu hayırları yapın!" diye emredici hükümler olarak!"
Kur'an'ın; yalan söyleme, haram yeme, zina etme vs. gibi zecredici, engelleyici, "Yapmayın!" deyici bazı emirleri var. Kur'ân-ı Kerîm'in yapın diye teşvik edici; namaz kılın, zekât verin, şöyle şöyle gibi bazı emirleri var. Sonra;
Helâlen ve harâmen. "Helalleri ve haramları bildirici." Muhkemen. "Mânası okuyan kimseye ilk vehlede tebadür eden, hemen anlaşılan, mânası sarahetle kavranabilen." Ve müteşâbihen. "Okuyanların kavrayamadıkları, esrarına eremedikleri ancak bazı Allah'ın yüksek kullarının anlayabildikleri hükümler." Ve emsâlen. "Bir de kıssalar, eski ümmetlerden ibretler olarak Kur'ân-ı Kerîm indirildi."
Bunları böyle sıraladıktan sonra Efendimiz Müslümanların her bir cins, çeşit âyetlere karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini şöyle belirtiyor:
Fe ahillû halâlehû. "Kur'an'ın helallerini helal belleyin, başınızın üstüne alın, helallerini yiyin, için, yapın." Ve harrimû harâmehû. "Haram dediği şeyleri de haram belleyin, itiraz etmeyin, yan çizmeyin, onlara düşmeyin."
"İçki yasak!" demiş, tamam artık bitti.
"Efendim şöyleydi de böyleydi de [alkol oranı] %3'tü de %5'ti de içindeki miktar azdı da…" Tamam, haram.
"Efendim faiz Peygamber Efendimiz' in zamanında faiz değildi de adı ribâ idi de şu miktardaydı da…" Yahu bırak bu lafları, haramsa haram, helalse helal, bitti.
Haramını haram bil, helalini helal bil! Helalinin isle, yap, istifade et; haramından kaçın, çekin, oradan uzak dur.
Vef'alû mâ ümirtüm bihî. "Kur'ân-ı Kerîm'de size ne emrolunursa onları tutun!" Ventehû ammâ nühîtüm anhü. "Yasaklanmış olan şeylerden de elinizi çekin, oradan kesilin, o tarafa gitmeyi bırakın!" Va'tebirû bi-emsâlihi. "İçindeki ibretli kıssalardan da ibretinizi alın!" Va'melû bi-muhkemihî. "Muhkem âyetleri ile amel edersiniz, edin!" Ve âminû bi-müteşâbihihî. "Müteşabih olan âyetlerine iman edin!" Ve kûlû amennâ bihî küllü min indi rabbinâ. "Biz buna inandık, bütün bu âyetler muhkemi, müteşabihi hepsi Rabbimizin indindendir, Rabbimizin hikmeti kim bilir nedir, deyin! Aklınızın ermediğini iman edip karıştırmadan ileri geri konuşmayın!"
Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de Âl-i İmrân sûresinin başında Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Hüve'llezi enzele aleyke'l-kitâbe. "Ey Resûlüm! Senin üzerine Kur'an'ı, o Kitab-ı Hakîm'i nâzil eyleyen O Allah'tır!" Minhü âyâtün muhkemâtün. "Bu Kur'an'ın âyetlerinin bir kısmı muhkem âyetlerdir, kale gibi sağlam, mânası aşikâr, okuyan hiç başka bir yere kaçamaz, besbellidir, onu tutacak!" Ve uharu müteşâbihen. "Bir kısım diğer âyetler vardır ki onların da mânası müteşabihtir!"
"Acaba şöyle mi ki yoksa böyle mi, ne demek istiyor ki, pek de anlaşılmadı, anlayamadık…' diye çok insanların mânasına eremedikleri cinstendir.
Fe emme'llezîne fî kulûbihim zeyğun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhü. "Kalbinde eğrilik büğrülük, fitne fesat, kötü niyet, kötü maksat, art niyet olan insanlar gelirler müteşabihîne takılırlar!" İbtiğâe'l-fitneti ve'btiğâe te'vîlihî. "Fitne çıkarmak için tevilini yapmaya çalışarak eğip bükmeye çalışarak onların üstünde dururlar." Ve mâ ya'lemu te'vîlehû illallâh. "Hâlbuki onun tevilini, onu indiren Allah-u Teâlâ hazretleri bilir!"
O kulların eğri büğrü izahları onu izah etmeye yetmez ve o yaptıkları doğru olmaz.
Ama hakiki ilim sahipleri ne derler?
Ve'r-râsihûne fi'l-ilmi. "İlimde rüsuh peyda etmiş, sağlamlaşmış, istikrar bulmuş, olgun, alim kimseler ne derler?"
Amennâ bihî küllün min indi rabbinâ. "Biz buna inanmışız, hepsi Rabbimizin indinden gelmiş âyetlerdir."
"Ola ki bunu benim anlamam mümkün değildir. Belki benden on asır sonra gelecek Müslümanlara hitap eden esrarı vardır, belki yirmi asır sonra gelecek Müslümanlara hitap eden esrarı vardır, anlamazsam anlamayayım. O da Rabbimin âyetidir, inandım, hepsi Rabbimizin indindendir…" der, edebini takınır, ileri geri konuşmaz.
Kalbinde fitne fesat eğrilik olanlar insanları şaşırtmak, fitne çıkartmak için gelirler oraya parmak dolarlar.
Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Va'but rabbeke hattâ ye'tiyeke'l-yakîn. "Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!"
Yakîn ne demek? Bir mânası "şek ve tereddüt olmayan iman" demek.
"Yakînen biliyorum ki bu işi Ahmet yaptı." Hiç şeksiz şüphesiz biliyorum ki bu işi Ahmet yaptı; yakînen, yakîn var.
İlme'l-yakin, ayne'l-yakîn, hakke'l-yakîn diyoruz. O yakîn Türkçe "yakın" demek değil, Arapça yakîn.
Yakîn, iman ama nasıl iman? Şeksiz şüphesiz, sapasağlam tereddütsüz iman demek.
"Bir kelimede birkaç mâna olur mu?" Niye olmasın? Her dilde var!
Türkçe' de "çay" ne demek?
Bir ot vardır, bunu kaynamış suyun içine koyarsın demlenir, kırmızı suyu çıkar, onu dökersin bardağa; şekerli, şekersiz, kıtlama içersin. İşte bu çay, bir mânası bu.
Bir başka mânası yok mu? Var, büyük akarsulara da çay denir: Akçay, Kocaçay… O da çay!
Bu çayla bu çayın alakası var mı? Yok, başka başka mânaya geliyor. İşte bunun gibi.
"Yüz" ne demek? Bir "surat, çehre" demek; bir de "99'dan sonra gelen rakam" demek, 98- 99-100.
"Bin" ne demek? Bir "999'dan sonra gelen rakam" demek, bir de emir, "Şu hayvanın üstüne bin!" filan... Demek ki bir kelime birkaç mânaya gelebiliyormuş.
Arapça' da da yakîn ne mânaya gelir? "Kuvvetli inanç, tereddütsüz iman" mânasına gelir.
Ölmeyeceğine hiç kimsenin tereddüdü var mı? Sen sağ kalacak mısın?
"Olur mu hocam, peygamberler sağ kalmamış, herkes göçmüş gitmiş, herkes ölecek…"
Herkes mi ölecek? Elbette ölecek!
Nereden biliyorsun? Gelenlerin hepsi gitmiş.
Bugün de etrafımda ha bire!
Halkı bostan edinmişti
Dilediğin üzer ölüm
"Ölüm, halkı bostan tarlası gibi edinmiş. Geliyor, olanı koparıp götürüyor."
Ölüm, koparıp koparıp her gün bazılarını aramızdan alıp alıp gidiyor. Herkes ölecek.
Bu tereddütsüz kat'i bir gerçek mi? Kat'i gerçek, işte Araplar buna "yakîn" diyorlar. Ölüme de yakîn diyorlar, çünkü muhakkak geleceğinden dolayı ona da yakîn diyorlar.
Bu âyet-i kerîmede yakîn ne demek? "Ölüm" demek.
Va'but rabbeke hattâ ye'tiyeke'l-yakîn. "Sana ölüm gelinceye kadar hiç ibadetten geri durma, vazifende tembellik gösterme, emaneti asıl yerine teslim edinceye kadar kulluk vazifene devam et!" demek.
Bazıları diline doluyor, parmağını takıyor oraya demek istiyor ki; "İnsan kuvvetli imana sahip oluncaya kadar ibadet etsin!"
[Sonra]? "Ondan sonra etmeyebilir, olgunlaşınca etmeyebilir!"
Seni zındık seni! Seni mülhit seni! Peygamber Efendimiz' den daha olgun insan var mıydı?
Peygamber Efendimiz ta ömrünün âhirine kadar çok hastalandığı zaman iki koluna sahabeden iki kişi girerek gelip de mescitte Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz' i imam yapıp arkasında namaz kıldı mı kılmadı mı?
"Kıldı hocam."
İnsanların en olgunu o değil miydi, yakîni en kuvvetli olan Peygamber Efendimiz değil miydi?
"Oydu."
Ne diye öyleyse eğri büğrü laf söyleyip duruyorsun! Sonra aptala bak ki oradan yalanı ve fesadı meydana çıkıyor. Namazı sevmiyor da bir zaman sonra kurtulacak yük gibi görüyor. Namaz öyle değil ki! Namaz tatlıların tatlısı! Zevkine varamadığını bu sözüyle meydana çıkartıyor.
Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler
"Çingene delikanlısı maceralarını anlatırken, etrafa böbürlenirken şunu şöyle çaldım bunu böyle çaldım diye söyler." Onun işi o, Ragıp Paşa öyle diyor:
Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler
İşi o, hâlbuki sirkat övünülecek bir şey değil!
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'in muhkemini muhkem biliriz, müteşabihini müteşabih biliriz. Aklımızın ermediği şeye karışmayız, "Hepsi Rabbimizin indindendir." deriz, imanımızı fesada uğratmayız, kendimizi tehlikeye sokmayız. Böyle tehlikeli yollara girenlere de iltifat etmeyiz.
Her mal, her marifet iltifata tabidir. Her meta müşteriye bağlıdır, müşteri çok olursa meta çoğalır. Sen yalana dolana müşteri olursan memlekette yalancı çoğalır. Cehalete müşteri olursan cehalet çoğalır, fanteziye, uydurmaya müşteri olursan onu yapan insanlar çoğalır. Videoteybe müşteri olursan iki adımda bir videoteyp dükkânları açılır. Müstehcen resme sen müşteri olursan müstehcen neşriyat çoğalır...
Türkiye'nin ölçüsü satılan malların çokluğu ile ölçülür.
Hangi şey daha çok satılıyor?
"Hocam utanıyorum söylemeye ama şu daha çok satılıyor." Türkiye'nin ahalisi bozuluyor, bozulduğunun alameti.
Müslümanın mahallesinde salyangoz satılsa kimse alır mı?
Almaz, salyangozlar ölür gider. Fransız mahallesinde satılsa kapışılır, biraz da ucuz verdi mi iki dakika içinde kapışılır. Ama Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.
Onun için mesuliyetini bil! Bir şeyi alırken bile bir mesuliyet yükleniyorsun. Parayı veriyorsun, alıyorsun; vebali yükleniyorsun, destek oluyorsun. "Hadi yap, tepemize çık!" diye sen omuz veriyorsun. O da geliyor tepene kuruluyor.
Nusirtu bi'r-ru'bi ve û'tîtü'l-hazâine ve huyyirtü beyne en übkâ hattâ erâ mâ yüftehu bihî alâ ümmeti ve beyne't-ta'cîli fahtertü ta'cîle.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
Nusirtu bi'r-ru'bi. "Ben korku ile takviye olundum, Allah korku ile bana yardım etti."
O ne demek? Peygamber Efendimiz' in heybeti, korkusu düşmanının yüreğini titretirdi.
Ne kadar mesafeden?
Bir aylık mesafeden! Bir ay yol yürünerek varılan mesafede bir düşman olsa Peygamber Efendimiz' in heybetinden, kokusundan ödü patlardı, uykusu kaçardı. Peygamber Efendimiz geliyor, deyince oradakinin dizinin bağı çözülürdü. Allah Peygamber Efendimiz' e öyle bir saygı, öyle bir heybet vermişti. Düşmanı yanına yanaşamazdı. Uzaktaki, bir aylık mesafedeki düşmanın da ödü patlayacak derecede olurdu. Peygamber Efendimiz diyor ki;
Nusirtu bi'r-ru'bi. "Korku ile bana nusret olundu."
Düşmanımın kalbine korku vermek sureti ile Allah beni heybetlendirdi, kuvvetlendirdi, takviye etti, demek.
Ve û'tîtü'l-hazâine. "Hazineler bana verildi."
Ne verildi? Peygamber Efendimiz' e dünyanın ve ahiretin hazineleri arz olundu. İsteseydi yeryüzündeki altınları, gümüşleri, elmas madenlerini gösterirdi. Cebrail aleyhisselam geldi Peygamber Efendimiz' e dedi ki:
"İstersen Rabbim Teâlâ şu çevrende gördüğün dağları altın yapacak yâ Resûlallah, altın olsun mu?"
"Hayır, istemem." dedi.
Hükümdarlık isteseydi Allah-u Teâlâ hazretleri onu Süleyman aleyhisselam gibi hükümdar bir peygamber yapacaktı. Hayır, istemedi. Hasır üstünde yattı, aç kaldı, karnına taş bağladı, eline gelen milyonları, milyarları bir anda dağıttı. Hasırın üstüne parayı yığdı, akşama kalmadan dağıttı. Verdiği zaman sürülerle verdi, ertesi güne bir şey bırakmadı, para biriktirmedi, dünya metaına, rahatına meyletmedi.
Olmadığından mı? Hayır, her şeyi yapabilirdi. İsterse Kisralar, Kayzerler gibi saraylarda yaşayabilirdi! Peygamber Efendimiz tercih etmedi. Hasırda yatardı, hasır yanağına iz yapardı.
Bir keresinde ensardan birisi bir güzel döşek getirdi, kadınlardan bir tanesi Resûlullah Efendimiz rahat etsin diye rahat, güzel, yumuşak bir döşek getirdi. Peygamber Efendimiz' in altına serdiler. O gece Peygamber Efendimiz o döşeğin rahatlığı içinde uyudu, teheccüt namazına kalkamadı. Demek ki mübarek yorulmuş, o yorgunluktan yatak da rahat olduğundan, teheccüt namazına kalkamadı. Ertesi gün dedi ki; "Bunu kaldırın, götürün!" Geleni gönderdi. Tutmazdı, isteseydi tutardı, istemediği için tutmadı.
Allah-u Teâlâ hazretleri ona tam ümmet olmayı nasip etsin. İşimize gelende ümmet ol, işine gelmeyende kulağının arkasına at, kulağını tıka; olmaz. Sonra;
Ve huyyirtü. "Ve bana muhayyerlik sunuldu."
Peygamber Efendimiz; "Bana, 'Ey Resûlüm, muhayyersin, nasıl istersen onu tercih et bakayım. Ya şunu ya şunu tercih et, sana bırakıyorum.' denildi." diyor.
Hangi iki şey arasında tercih hakkı verilmiş?
Beyne en übkâ. "Yaşayayım, ömrüm uzun olsun, pir olayım, çok yaşayayım." Hattâ erâ mâ yüftehu bihî alâ ümmeti. "Ümmetime açılacak olan imkânları, ümmetimin fethedeceği diyarları, sahip olacakları mevkileri makamları, izzetleri görmeyi bana Allah teklif etti."
Bir, "Senin ömrünü uzatayım yâ Resulüm, istersen ümmetinin ne kadar büyüdüğünü gör. Bak ne diyarları alacaklar, mağribden meşrıka, koca âlem senin ümmetinin olacak. Denizler İslâm sesiyle çalkalanacak. İslâm, denizlerin üzerinden öbür diyarlara aşacak. İstersen onu göstereyim." diye; bir de Peygamber Efendimiz çarçabuk ahirete göçmek, acele ahirete göçmekle geride kalıp uzun ömür sürüp de Rabbinin ümmetine ihsan edeceği o ülkeleri, imkanları görmek arasında muhayyer kaldı, bırakıldı.
"Buyur, hangisini tercih edersen et!"
Orada da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ta'cili tercih etti:
"Yâ Rabbi! İstemem, çarçabuk huzuruna geleyim." dedi.
Biz de yeryüzüne pençelerimizle yapışmışız, öyle sımsıkı tutmuşuz ki bacağımızdan sürükleseler, tırnaklarımız toprakta kalsa gitmek istemiyoruz. Öyle dünya hırsı, dünya sevgisi, dünya muhabbeti, dünya alakaları, tûl-i emel sarmış!
Nerede peygamberlik ahlâkı nerede bizim hâlimiz!
Şimdi kese savaşı var!
Ne savaşı var?
Kese, cüzdan savaşı var, başka bir şey savaşı değil! Öbür taraf kesenin ağzını açıyor, gür gür gür paralar şer sanayiine, şer üretme sanayiine, kötülük üretme sanayine paralar oluk gibi gürül gürül akıyor. Şer tesisleri, koca koca fabrika gibi, baca gibi, gece gündüz şerrin çarkları çalışıyor. Öbür taraftan yığın yığın şer çıkıyor, zehir zemberek çıkıyor. Haydi; bütün İslâm ülkelerine yayılıyor, bütün millet hasta! Hakiki İslamlıkla alakası pamuk ipliğiyle kalmış, öldü ölecek. Doktorlar başında, ölümünü bekliyor gibi. Çünkü şer cihazları çalışıyor.
Hayır cihazları?..
Hayrın cihazı yok! Bir tarafta traktörle tarla sürerken öbür tarafta belle, kara sabanla ziraat yapar gibi hayrın cihazları da köhne, hayrın cihazları da zayıf!
İslâm'ın uğruna paraları sarf et, cici cici pırıl pırıl müesseseleri kur! Harıl harıl onlar da hayır üretsinler, ipek üretsinler, nazlı nazenin, güzel şeyler üretsinler, memleket gül gülistan olsun!
Şer üretile üretile denizlere bile kirlilik hâkim oluyor da fabrikalardan akan pislikler denizleri kirletiyor. İzmit körfezi mahvolmuş, Haliç körfezi mahvolmuş, Akdeniz iç deniz olduğu için okyanus olmadığı için mahvolmuş, deniliyor. Akan şerlere denizler dayanamıyor. Bu cemiyetin üzerine, bu imanlı milletin evlatlarının üzerine şer akar durursa -çirkef, zehir, insan bir tanesini biraz yalasa bayılır, ölür- onlar akıp durursa bu manevi çevre kirlenmez mi?
Kirleniyor!
Temizlemek için tedbir almak lazım değil mi?
Lazım ama bizim Müslümanlarımız on ikinci asırda yaşıyor!
Hangi asırdayız? Müslümanlar nasıl yaşıyor?
On ikinci asırda!
On ikinci asırdan tarih kitabını açalım; bugün alalım bizim Anadolu'muzun kasabalarını, ahalimizin yaşayışına bakalım. On ikinci asır; yirminci yüzyıldan daha haberi yok, düşmanın sahip olduğu silahlardan haberi yok! Nasıl imkânlarla saldırıyor da İslâm'ı yerle bir etmek istiyor, imanı nasıl köklemek istiyor, bu nazenin çiçeği, bin bir nazla ihtimamla büyüttüğümüz bu gül bahçesini nasıl harabeye çevirmek istiyor farkında değil! Hatta kendisi para veriyor. Haramlara dalmış, zevke dalmış, kendisi mahvolmuş, çoluk çocuğu da o yolda! Kurtaracak bir şey lazım. Kimse kesenin ağzını açmıyor!
Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' den ibret almayı nasip etsin. Peygamber Efendimiz' e hazineler arz olunuyor da "İstemem [dünyayı]!" diyor. Çok yaşamak arz olunuyor, "İstemem çok yaşamayı, Rabbim, senin huzuruna çabuk geleyim!" diyor. Biz tabii gitmek istemeyiz.
Neden? Kabahatli insan nasıl gitsin, suçlu, kusurlu insan gitmek ister mi? Bucak bucak kaçar! Ama yolunca yürüse o zaman aşkından şevkinden durmaz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi hakiki Müslüman etsin. Adı Müslüman olup da;
Lâ yedğâ mine'l-İslâmî ille'smuhû yetesemmevne bihî. "Bir zaman gelecek bu ümmetin üzerinde İslâm'dan bir şey kalmayacak, sadece adı kalacak!"
Adlandırılıyorlar: Müslüman! Neresi Müslüman?
Adı şu veya bu ama hani Müslümanlık hâli? Evinde İslâmî yaşayış mı var, kafası İslâmî bir kafa mı, kazancı İslâmî bir kazanç mı, helal mi, sarfiyatı hayra mı?..
Bir gün Rabbimizin huzuruna çıkacağız, orada ter döke döke hesap vereceğiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bunun şuurunda eylesin. O hesap günü gelmeden burada hesabı doğru yapmayı nasip etsin.
Zînû a'maleküm kable entûzenû. "Bir gün amelleriniz terazide tartılacak!"
Burada bir tartın bakalım, hayır tarafı mı iyi geliyor şer tarafı mı iyi geliyor. Hicaz'a giderken bavulunu ölçüyorsun: 25 kilo geldi.
"5 kilo alayım, 20 kilodan fazla almıyorlar." Burada tartıyorsun.
Ahiret terazisi için şimdiden bir tartılsana, hayrın mı galip şerrin mi galip! Sonra Hz. Ömer Efendimiz;
Ve tezeyyenu li'l-arzı'l-ekber. "Her şeyimizle Rabbimize arz olunacağız." diyor.
"Yâ Rabbi! İşte bu kul dünyadan huzuruna geldi…" Hesabı görülecek. Her şeyimiz arz olunacak!
Nasıl yaşadık, nasıl uyuduk, nasıl yedik, nasıl kazandık, gençliğimizi nerede geçirdik, ne olacak… O arz gününe şimdiden hazırlanmak lazım değil mi? Temiz pak giyinip elimizi yüzümüzü yıkayıp içimizi dışımızı pak etmek gerekmez mi?
Gerekir!
Gerekir ama yapmıyoruz. Ya imanımız var, tehir ediyoruz:
"Yapacağım, yapacağım hocam merak etme…" Ama ölüm geliverir.
Veyahut da iman etmiş mi etmemiş mi düşünmemiş bile! Bu dünyanın güldür güldür akan akıntısının içine girmiş, çarklarının arasına düşmüş, çatır çutur ne olduğunun farkında değil, bir yere gidiyoruz ama binmişiz bir alamete gidiyoruz kıyamete! Hiçbir şeyin farkında değil! Ama ölüm geliverirse hayat geçti, eyvah, her şey boş oldu diye çok pişman olacak!
Rabbimiz Teâlâ bize uyanıklık nasip etsin. Efendimiz' e güzel uymayı nasip etsin, sünnet-i seniyyeye tam ittibâ etmeyi nasip etsin, iki cihanın hayrına erdirsin. Peygamber Efendimiz' e âhirette komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.
27.06.1987 -
Susmak, Güzel Ahlak
26.09.1987 -
Yaptığımız Bazı Amellerin
