30.08.1987 - Duanın Adabı

30.08.1987 - Duanın Adabı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yekûlenne ehadüküm Allahümma'ğfirlî in şi'te Allahümme'rhamnî in şi'te Allahümme'rzuknî in şi'te ve'l-ya'zimi'l-mes'elete fe innehu yef'alu mâ yeşâü ve lâ mükrihe lehû.
Sadaka resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri İbni Mâce'nin ve diğer sahih hadis kitaplarının, Buhari’nin, Müslim'in vesairenin rivayet ettiğine göre Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten naklen rivayet ederek bize bildirdiklerine göre şöyle buyurmuş;
Lâ yekûlenne ehadüküm Allahümma'ğfirlî in şi'te. "Sizden biriniz sakın ha, asla şu tarzda dua etmesin…"
Duanın şeklini öğretiyor Peygamber Efendimiz, sözlerini öğretiyor.
Nasıl etmesin?
Allahümm'ağfirlî in şi'te. "Yâ Rabbi, istersen beni mağfiret et." Allahümme'rhamnî in şi'te. "Yâ Rabbi, istersen bana rahmetini ihsan et." Allahümme'rzuknî in şi'te. "Yâ Rabbi, dilersen beni rızıklandır, istersen bana rızıklar ihsan et, demesin."
Dikkat edin, böyle demesin.
Subhanallah, neresinde bir kusur var? Neresinde bir sakat var?
İsteyişin kusuru nerde? "İstersen" şartında.
"İstersen bana şöyle yap, istersen bana böyle yap!" demesin.
Söyleyeceği sözü açıkça söylesin, dileğini ortaya koysun.
Fe'l-ya'zimi'l-mes'elete. "Dileğini açıkça söylesin!"
"Yâ Rabbi, benim rızka ihtiyacım var, rızık ver bana. Yâ Rabbi, benim rahmetine ihtiyacım var, bana merhamet et, beni affeyle, mağfiret eyle." desin yapışsın kapının koluna, sımsıkı yapışsın. "Affolmadan gitmem Yâ Rabbi." desin, azimli olsun. İstediği şeyi kuvvetli istesin.
Çünkü kim Allah'ı zorlayabilir? Zaten onun dilemeden, istemeden bir şeyi yaptırmak ona mümkün mü? "İstersen ver Yâ Rabbi, istersen rızıklandır Yâ Rabbi, istersen ver…" Zaten istemezse kim istetecek? Kâdir-i Mutlak.
Yef'alullâhu mâ yeşâü. Ve yahkümü mâ yürîd.
Dilediğine hükmeder, dilediğini yapar, kimse gık diyemez. Hele bir desin… Hocam diyorlar dışarıda, derler ama Allah-u Teâlâ ve Tekaddes hazretleri bu dünyayı imtihan dünyası yaptığından kepazelere serbestlik vermiş de ondan diyorlar. Allah'ın verdiği müsaadeyle serbest oldukları için diyorlar, dedirtmez istese.
Tanıdıklarımızın, dostlarımızın duyuyoruz, düşmanlarımızın, insanların başına geliyor, sağ tarafına felç inmiş, kolunu kaldıramıyor, subhanallah! Parmağını kıpırdatamıyor, subhanallah! Gözünü açıp kapayamıyor, kırpamıyor. Ağzı yamulmuş, konuşamıyor. Dili dönmüyor… Neden? Allah felci indirdi, konuşma kabiliyetini aldı da ondan. Buyurun bakalım, ey cihanın meşhur doktorları toplanın, hadi bu adama yardım edin de gözünü kırpsın bakalım. Üst göz kapağından ben tutarım alt göz kapağından sen tutarsın, açıp kapatalım, gözünü kırptı. Hayır öyle değil, kendisi kırpacak, hadi bakalım!
Hakk'ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir. Bir yaprak yerinden kıpırdamaz Allah'ın emri olmayınca. Allah istemeyince bir şey olmaz. İsteyince:
İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kün fe yekûn. "Allah bir şeyin olmasını murat edince 'ol' der, "Ol!" hemen olur!"
Fe-yekûn.
İsterse olmasın. Ol dediği şey isterse olmasın.
İstemeye ne hakkı var ne haddi var?
Allah-u Teâlâ hazretleri Kâdir-i Mutlak, Melik-i Muktedir, gücü, kuvveti sonsuz, hiçbir şeyle mukayese etmeye lüzum yok. Her şeyi dilediğini yapar, her türlü gücün kuvvetin sahibi, hiçbir şey;
Ve lâ mükrihe lehû. "Hiçbir şey onun başına dikilip de onu icbar edemez."
İnsanın en büyük ihtimamı, dikkati bu noktada toplanacak; Allah her şeye kâdirdir, ben de O'nun kuluyum, isterim, benim işim istemek. O'nun işi de vermek.
"Yâ Rabbi, ben kulum."
Yâ Rabbi; ene'l-abdü ve ente'r-rabbu ve ente'l-mâlikü ve ene'l-memlûk. "Sen maliksin ben kölenim senin, kulunum. Ente'l-hâliku ve ene'l-mahlûk. "Sen yaratansın ben yaratılmışım." Ente'r-râziku ve ene'l-merzûk. "Sen rızık verensin, ben rızkını yiyenim."
Senin sofrandan, senin nimetlerinden doğduğum zamandan beri, doğmadığım zamandan beri... Anamın karnında anamın kanıyla, sütüyle beslenirim. Doğduktan sonra sütüyle besledin. Cümle cihanı benim hizmetime verdin Yâ Rabbi. Bulutlar koşturur, rüzgarlar bulutları ittirir, yağmurlar dağların yukarısından yağar, güneş çıkar ısıtır, yerden tohum çatlar, bitkiler çıkar, ağaçlar, yapraklar, çiçekler, otlar, böcekler… Hepsi insanın hizmetine. Hepsi muti, hepsi Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrine münkâd.
Güneş yarın takvimin yazdığı zamanda doğmayacakmış. Ya ne olacak hocam? Yarın biraz keyfi yokmuş, rahatsızmış, biraz geç doğacak. Ya hocam şaka mı yapıyorsun? Yoksa aklını mı kaçırdın? Güneş mecbur o saatte doğacak. Neden? Kânun-ı İlâhî öyle konmuş, kendi felekinde yüzerek, kendi yörüngesini çizerek mecburen o saatte doğacak. O onu yapmakla mükellef. Ya güneş Allah'ın dediğini yapmaya mecbur, mükellef de sen kendini ne sanıyorsun? Küçük dağları sen mi yarattın? Sen kendini bir şey mi sanıyorsun? Sen de onun gibi âcizsin. Sen de Allah istemediği zaman elini kaldıramazsın, gözünü kırpamazsın, duyamazsın, işitemezsin, hatta isteyemezsin.
"İstediğimi yaparım."
Güzel, gel buraya kepaze! Gel bakalım ne diyor bu Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri. Bak filozoflar diz çökmüşler bu ayetin karşısında, filozof diz çökmüş, tamam pes demiş;
Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallahu. "Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz."
Hadi bakalım Allah'ın dilemediği bir zamanda sen bir şeyi iste, düşün.
"Hatırıma gelmedi ya tuh..."
Gelmez, Allah hatırına getirmeyince gelmez. Hiç o tarafını düşünmedim işin. Allah düşündürmeyince düşündürmez. Musa aleyhisselam Yuşa aleyhisselam'a diyor ki:
"Bu balık bu sepetten gittiği zaman haber ver." Ama Allah unutturuyor, haber vermiyor.
Yusuf aleyhisselam zindandaki arkadaşına diyor ki:
"Hükümdarının yanına gittiğin zaman benim mazlumluğumu anlat." Ama Allah unutturuyor.
Fe-lebise fi's-sicni bid'a sinîn.
Senelerce daha zindanda kalıyor Yusuf aleyhisselam.
Yardım kimden istenir? Onu sormaya ne lüzum var hocam, günde kırk defa söylüyoruz;
İyyâke na'budu ve iyyâke neste'în. "Yâ Rabbi, ancak senden yardım isteriz, ancak sana ibadet ederiz, senden yardım isteriz."
Ama hepimiz yalancıyız! Camiler dolusu, cihanlar dolusu, ülkeler dolusu, bir sürü sahtekâr, yalancıyız. Ancak sana ibadet ederiz diyoruz, ancak senden yardım istiyoruz diyoruz, sözünün eri kaç tane babayiğit var? Kimisi paranın kulu, kimisi kadının kulu, kimisi mevkiin kulu, kimisi makamın kulu, kimisi şöhretin kulu, kimisi nefsinin karşısına geçmiş emret nefsim, emret nefsim, emret nefsim senin emrindeyim diyor. Kaç tane var Allah'ın has kulu ki; "Yâ Rabbi ne dersen, hoşuma gitse de gitmese de senin emrine tâbiyim, ancak sana ibadet ederim, ancak senden yardım dilerim…"
Kapı kapı dolaşır millet…
Ne yapmış arifin birisi?
Bakalım, Allah tevekkül edenlere istediğini ihsan ediyormuş, bakalım öyle olacak mı demiş, yanına yemek almamış, içecek almamış, su almamış, çöle çıkmış. Demiş ki balla kaymaktan başka bir şeyle de ağzıma bir şey almam. Yanında yiyecek yok, içecek yok, çıkmış Irak'ın veya Suriye'nin veya Suudi Arabistan'ın çölüne. Yürümüş, yürümüş, yürümüş… Güneş de tepesinde, altında kum tepeleri, bitmez tükenmez şeyler, yığılmış kalmış bir kenara. En son anda düşünmeye başlamış ki ya ben hata ettim galiba, yanıma torba almadım, tulum almadım, yiyecek almadım, içecek almadım, yanlış iş yaptım galiba, güneş tepeme geçti, öleceğim burada açlıktan… Etrafta köy yok, ev yok, insan yok, ağaç yok, çiçek yok, böcek yok... Ben burada öleceğim galiba demiş. Ama Allah imtihan edilmez, biz kuluz, imtihan olan biziz, Allah-u Teâlâ hazretlerini imtihan etmek edepsizliktir, edilmez ama o arifin gönlüne düşmüş.
Diyor ki İbrahim aleyhisselam;
Rabbî erinî keyfe tuhyî'l-mevtâ.
Halilullah, Peygamber İbrahim aleyhisselam;
"Göster Yâ Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini göster."
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Kâle e velem tü'minü. "İnancın yok mu ya İbrahim, inanmadın mı?"
Kâle belâ ve lâkin li-yatmainne kalbî. "Değil Yâ Rabbi, inancım tam, elbette şey yaparım ama görüp de gönlüm mutmain olsun istiyorum. Misalini görmek istiyorum."
Kıvranıyor yani insan. Evet, elbette ölüyü diriltir Allah ama bir misalini görmek istiyorum, dediği gibi, o mübarek de demek ki arif kul, tevekkülü denemek, öğrenmek istemiş kendi nefsine. Yanına hiçbir şey almamış Allah'a tevekkül etmiş. Allah Rezzak'tır, elbette benim rızkımı verir, gönderir diye çıkmış çöle, düşmüş kuma ölecek. Zahir gözüyle bakarken ölecek ama Allah kullarına boş ve batıl şeyleri emretmez. Tevekkül edeni Allah yolda koymaz. Allah'a inansın, Rezzak'lığını bilsin, O'na dayansın, O'ndan sonra da o kul açıkta kalsın, olmaz, olmaz!
O kul bir de şart koymuş, naz makamı derler buna. Bazı kullar nazlı oluyor, niyaz makamını geçiyor, naz makamına geliyor. Bir de naz yapmış; balla kaymak ver ağzıma, başka şeyle açmam. Yahu çölde balı nereden bulalım, kaymağı nerden bulalım? Gelip yardım etmek istesek sana helikopterle balı kaymağı nereden bulacağız? Düşmüş kumlara... Olacak bu ya, her şeyi takdir eden Allah-u Teâlâ hazretleri, ileride kervan geçiyor, kervandan birisi ötekisine devenin üstünde sallana sallana, löngüdük löngüdük giderken diyor ki:
"Ya ileride bir karaltı gördüm, insana benziyordu."
Arkadaşı diyor ki:
"Buralarda hiç ev köy yoktur, burası ıssız ve yaban çöldür. Burada insan yaşamaz. Buraya işte 15-16 saat yürüyüp geçeceğiz, burada hayat olmaz. İnsanı nerde kilometrelerce uzaktadır buralardan, meskûn mahaller, insan olmaz."
"Yok, iki ayağı üstünde yürüyor gibiydi." diyor.
"Canım başka mahluk görmüşsündür…"
"Hayır insandı..."
İş iddiaya girince peki, gidelim demişler, o tarafa doğru bağırarak bir taraftan gidiyorlar. Bu sefer bağırtıyı bu adam duyunca, bu tevekkülü denemek isteyen, yıkılan, yere dermansızlıktan çöken adam duyunca demiş ki; hadi gene insanlar yardımıma geliyor, halbuki ben Allah'tan yardım istiyordum, gene insanlar yardımıma geliyor. Susmuş. "Ben buradayım, yıkıldım, dermanım kalmadı, gelin beni kurtarın!" demiyor. Ben insanlardan yardım istemedim, Allah'tan istedim dediği gibi... Hani Cebrail aleyhisselam gelmiş de;
"Ya İbrahim, seni ateşten kurtarayım." demiş;
"Rabbim beni görmüyor mu, sen çekil aradan…" dediği gibi.
Ses çıkartmamış ama oralara gelmişler, ayak izlerinden bulmuşlar, bakmışlar ki bir adam yerde yatıyor. "Vah!" demiş bir tanesi ötekisine, "Bunu güneş çarpmış." demiş.
Nedir çare, ilaç?
Ağzına yağ ve bal damlatmak lazım. Kervana koşmuşlar, tereyağı zaten şey gibi erir sıcakta, yağı balı getirmişler kaşıkla... Adam böyle mahsustan duruyor, ses çıkartmıyor. Çevirmişler, gene ses çıkartmıyor. Kaşığı zorla ağzına şey yapmışlar. Yağı balı damlatırken tadını şey yapınca yağın balın, eşhedü en lâ ilâhe illallah diye kalkmış. Şehadet ederim ki sen Rabbimsin, Hâlıkım'sın, her şeye kâdirsin, haktır, gerçektir sözün, bak ben yağla baldan gayrı şeyden ağzımı açmayacağım dedim, onu bile burada imtihan etmiş gibi… İşte öyle oluyor diye.
Muhterem kardeşlerim! Bu maceralar sadece tarih kitaplarında değildir. Bu her insanın ömründe geçer. İnsan Allah'a kul olursa her tarafı ibret görür. Ama kör olursa görmez, körün gözünün görmemesinden ne yapalım ne diyelim? Kör olursa görmez. Ters çalıştırırsa mantığını görmez. Tersine çalıştırırsa, inat ederse o zaman görmez. Onun için şimdi Rabbimize şey mi yapacağız, istemem mi diyeceğiz? Bizi küçükten beri besleyen, varlığı veren, rızkı veren, büyüten yetiştiren O.
Her şeyimizi isteyeceğiz ama küçük şeyleri istemek ayıp olmaz mı?
O yüksek makamı işgal etmek olmaz mı?
Belki böyle bir şey edeben düşünülebilirdi ama Peygamber Efendimiz meraklanmayalım diye açıklamış:
"Ayakkabınızın bağcığı bile kopsa Allah'tan isteyin." diyor Peygamber Efendimiz.
Küçük büyük demeyin, Allah'tan isteyin. Küçük bir şey bile olsa Allah'tan isteyin. Onun için Allah'a elimizi açacağız, gözümüzü yumacağız, can-u gönülden dua etmeyi öğreneceğiz. Her zaman, her yerde, daima, her müşkül işimizde Allah-u Teâlâ hazretlerine dayanmayı, O'ndan istemeyi öğreneceğiz.
İyi Müslümanlık lafla değildir, işledir, fiilledir, hareketledir. Kavukla cübbeyle değildir, sakalla bıyıkla değildir, kalbin temizliğiyledir. Onun için kulluğumuzu bilelim. Kulluğumuzu bilelim.
Biz kuluz, biz isteriz. Bizim işimiz istemek, O da Rab'dir, Halikımızdır, O da ihsan eder. O'nun şânı odur, O'nun şanına o yakışır, bizim şanımıza da yokluk yakışır. Yokluk, hiçlik, tevazu, mahviyet, haddini bilmek, edebini takınmak, edebini takınmak, edebini takınmak…
Edeple, insan edebini takınırsa ilerler. Dünya hayatında ilerler, tasavvufta ilerler, yüksek makamlara çıkar, dereceler alır, cennette yüksek makamları bulur. Edepsiz olursa her türlü şeyden mahrum kalır.
Birçok kimse Müslüman, kimse İslâm'ın inceliklerini bilmiyor. İslâm'ı kendine göre yorumluyor. Kendi kısır dünyasıyla, yanlış bilgisiyle, Batıdan alma yarım yamalak aktarma küfür ve inkâr ve materyalizm ve dinsizlik fikirleriyle doldurulmuş kültürüyle yorumlamaya çalışıyor. İslâm'ın özünü bilmiyor. Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuyor mu;
Ve hüve me'aküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız Allah-u Teâlâ hazretleri sizin yanınızda." buyuruyor.
Böyle buyuruyor, öyle buyurmuyor mu? Böyle buyuruyor.
Peki Esmâ-i Hüsnâ'sından birisi ez-Zahir değil mi?
Zahir, aşikâr. Allah'ın isimlerinden birisi Zahir.
Bir tanesi Mübin değil mi? Mübin.
Bir tanesi Nur değil mi?
Niye görmüyorsun?
Allah-u Teâlâ hazretleri sana yalvaracak mı?
Sen Allah'a yalvaracaksın, sen arayacaksın. O sana senden yakın, sen O'ndan fersah fersah uzakta! O seni cennetine çağırıyor, sen cehennemine doğru kaçıyorsun! O sana itaati emrediyor, sen isyanda koşuyorsun! O zaman göremezsin. Burnunun ucunu göremezsin. İnsan gaflette oldu mu burnunun ucunu görmez, uçuruma yuvarlanır. Gaflette olmayacak. Gözünü açtı mı da görür.
Bir kardeşimiz vardı Ankara'da cami cemaatinden;
"Yahu ben bunlara acıyorum. Niye görmüyorlar? Bu kadar okumuşlar, görmüyorlar." diyor.
Allah gözünün perdesini açmış, gerçekleri şey yapmış, içi dolmuş iman-ı kâmil ile yakin-i sadık ile;
"Ya ben bunlara acıyorum bunlar nasıl hacı, nasıl hoca, nasıl müftü, nasıl alim?" diyor.
Hemen Allah canını alıverdi. Çünkü bu taraftan aşk galeyan edince bunda sabır kalmıyor, onda şey kalmıyor. Haydi, innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn, göçüyor o zaman.
"Al yâ Rabbi canımı, tahammülüm kalmadı ayrılığa..." diyor, oluyor o zaman şey.
Allah bize imanın güzel lezzetini tattırsın. Ona kulluğumuzu bildirsin.
Dua nedir?
Dua, ibadetin sonunda, ver benim ücretimi, demektir. Hayır, dua ibadettir. Dua ibadetin kendisidir. Dua bizatihi ibadettir.
Namaz nedir? İbadet.
Oruç nedir? İbadet.
Hac nedir? İbadet.
Dua ibadettir.
Peygamber Efendimiz buyurdu;
Ed-Du'âu hüve'l-ibâdetü.
Hem de nasıl diyor?
Hüve. "İbadetin ta kendisi, özüdür, can damarıdır, canıdır."
Onun için Allah'a münacatı, dua etmeyi, bağlanmayı, istemeyi öğrenelim. İstemenin de usulünü öğrenelim. Bak Fatiha’da istemenin usulünü bize Allah-u Teâlâ hazretleri öğretmiş;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allah'ın adıyla başlıyoruz.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. "Övmek, övünmek, her türlü müspet sıfatlar Allah'ındır."
Her türlü kemâlât Allah'ındır. Hamd O'nundur. O Rahman'dır, Rahim'dir. Dünyada da ahirette de nimetlerini ihsan ediyor. Dünyada kullarına, kâfire bile veriyor, münkire bile veriyor, komüniste, dinsize, putpereste, Hindu'ya veriyor, öküze tapana veriyor.
Birisi gazetede başlığı vardı;
"Ben şeytana tapıyorum…"
Şeytana tapanlar var kardeşlerim. Gülüyorsunuz. Şeytana tapanlar var.
Nerede? Türkiye'de.
"Hocam mecazi mânaya mı söylüyorsunuz, hakikî mânaya mı söylüyorsun? Hani bazı insanlar şeytanın emrini tutar, onun yolunda gider, o mânaya mı?"
O mânaya zaten çok kimse şeytana tapıyor. Nefsine tapan, paraya tapan, şeytana tapan o ayrı… Bizzat şeytana tapınan var. Şeytana tapınıyorlar! Şeytana sen lanet falan dedin mi kızıyorlar. Bir taife var Yezîdî denen bir taife var şeytana tapıyor.
Başka?
Öküze tapıyor. 'Mö' diye o karşıdan geldi mi, bu da buradan eğiliyor. Putu geliyor. Tevbe... Ya biz bunu keseriz, derisini yüzeriz, üstünde tepiniriz, pabuç yaparız, bu mu senin tapındığın? Kızıyor, sen benim tapındığımı ne diye şey yaptın? Ya benim sana kızmaya hakkım var, sen ona niye tapınıyorsun?
Allah'ın âciz bir mahlûku.
Onun için aklına güvenme, aklına güvenme!
Neye güven?
Peygamber Efendimiz' in terbiyesine güven, ona dayan, ona gel, yoksa gerçeği bulamazsın.
"Hocam ben filozofum, Aristo'yu bilirim, Eflatun'u bilirim… Sadece ilk çağ felsefesini okumadım, orta çağ felsefesini de okudum, Descartes'i da bilirim, ondan sonra yeniçağ felsefesini de okudum, yakınçağ felsefesini de okudum, egzistansiyalizmi de bilirim, şunu da bilirim bunu da bilirim…"
Ne olacak?
Ne bilirsen bil, onların hepsi emeklemedir. Emeklemedir. Şöyle biraz emekliyor insanoğlu, gerçeği arıyor.
Ama nasıl arıyor?
Küstahça arıyor. Peygamberlere sırtını dönmüş öyle arıyor. Bulamaz.
Bana Ankara'da birisi geldi, adımı vermişler, bir Es'ad Hoca var demişler, işte nasıl söyledilerse, bizim fakülteye geldi;
"Sizinle görüşmek istiyorum." dedi.
Baktım sakin sakin konuşan bir kimse.
"Oturabilir miyim?" dedi.
"Otur." dedim karşıma oturdu.
Sakin, dengeli, ölçülü şey gibi böyle, judocu, karateci, karşısındakini kollar gibi dengeli bir kimse oturdu karşıma.
Baktım bir pabucu bir başka, bir pabucu bir başka, pabuçları farklı. Kıyafete önem vermiyor ama dengeli, deli gibi değil, feveran etmiyor.
"Peki, buyurun, nedir isteğiniz?"
"Ben transandantal meditasyon yapıyorum." dedi.
Transandantal meditasyon yapıyormuş.
Pekâlâ, aşkın, insanın şuurunun ötesindeki derinliklere böyle vecd ve istiğrak yoluyla dalarak derin bir konsantre olma hâlini yaşayıp böyle ruhi tecrübeler yapıyormuş.
"Bana yardım edebilir misiniz?" dedi.
Dedim ki:
"Sen inanç bakımından Allah'a celle celaluh ve Peygamberimiz Muhammed-i Mustafa’ya inanıyor musun?"
Anladım adamın şeyini.
"İnanıyor musun?"
"İnanmıyorum." dedi.
Peygamberlere sırt çevirmiş, hakikat bulacak, benden de yardım isteyecek.
Yağma Hasan’ın böreği.
Öyle şey olur mu?
Ben dedim:
"Sana zırnık yardım etmem."
Zırnık yardım etmem çünkü nâehle ilim öğretmek ilme zulümdür.
Ehil olmayan bir insana ilim öğretirsen ilme zulümdür. İstismar eder, gelir senden ilmi alır, öbür tarafta dünyalık, etrafında adam toplamak, bilmem nelik taslamak peşinde koşar. Bilmez ki din tevazudur, bilmez ki din tevekküldür, bilmez ki din daha başka şeylerdir. Dünyalığının peşindedir o, mevki peşindedir, hayal peşindedir, vehim peşindedir, o bir şey elde edemez.
İnsan gerçeği bulmak istiyorsa gelsin, Peygamber Efendimiz ahir zaman peygamberidir, ona tâbi olsun. Bak hadisleri okusun, her birisi pırlanta. Bir tanesi insanın saadetine yeter. Bir tanesini okudu mu Yâ Rabbi çok şükür, ne güzel, geçen hafta okuduk, nasıl içim rahatladı... Allah bid'at ehlinin namazını, orucunu, haccını, umresini, ibadetini, taatini, farzını, nafilesini, bedelini, fidyesini, hiçbir şeyini kabul etmez. Ne güzel söylemiş ne güzel söylemiş...
Tâbi olacaksın, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e tâbi olacaksın. O ümmî Peygamber'e tâbi olacaksın. Ümmî ama;
Eddebenî Rabbî fe ahsene te'dîbî. "Ben Rabbim terbiye etti." buyuruyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri anasını aldı, babasını aldı, kendisi terbiye etmek için. Yetim ama dürr-i yetîm, müstesna bir ilgi. O'na tâbi oldu. O hiç kitap okumadı, hiçbir öğretmenin önünde diz çökmedi ama Cebrail'den Allah-u Teâlâ hazretleri bilgileri gönderdi, öğretti. Cebrail'le, vahiyle, başka vahiy çeşitleriyle öğretti. Onun için O'na kul olacağız, yani Allah'a kul olacağız. Peygamber Efendimiz' e ittiba edin, edebi ondan öğrenin, dediği için Peygamber Efendimiz' e bağlanacağız. Onun elçisi olduğu için.
Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fe'ttebi'ûnî yuhbibkümullâhu.
Bunu anlatamıyoruz insanlara. Allah-u Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki anlatıyoruz da bilmiyorum neler dönüyor arkada…
"Eğer Allah'ı seviyorsanız…"
Çünkü bazı kimseler öyle diyorlar. Soruyoruz, neyse uzatmayalım…
Allah-u Teâlâ hazretlerine demek ki dua edeceğiz, bağlanacağız Peygamber Efendimiz' e.
Kul in küntüm tuhibbûnallâhe fe'ttebi'ûnî yuhbibkümullâhu. "Eğer beni seviyorsanız Peygamber'e tâbi olun!" diyor Allah-u Teâlâ hazretleri.
Çünkü bazı insanlar var, ben Allah'ı seviyorum iddiasında, öyle sanıyor, şeytan onu öyle aldatıyor. Bu İngiliz'e de sormuşlar; "Sen nesin? Yani ateist misin?" "Ateist değilim." Ateist, "Allah'ı da kabul etmemek, tam münkir" demek. "O derecede değilim, ateist değilim." demiş. Bazıları onu bir hüner sanıyor. Sanki Allah'a inanmasını minnet edecek başımıza kakacak. "Allah'a inanıyorum ya…" O zaman gel başımıza bir balyoz vur, iyi ki inanmışsın. Yetmez. Allah'a inandıysan elçisinin sözünü dinle. Onun elçisi var. Kul in küntüm tuhibbûnallâhe. "De ki Resulüm, onlara söyle bildir ki eğer Allah'ı sevmek iddiasında iseler, seviyorlarsa sana tâbi olsunlar." Peygambere tâbi olacağız.
Peygamber Efendimiz logaritma bilir miydi? Fizik bilir miydi? Uzay bilgisi bilir miydi? Kimya bilir miydi? Allah'ın bildirdiği her şeyi bilirdi, bildi ve söyledi. Kıyametin ahvalinden de söyledi, geçmişin ahvalinden de söyledi. Gerekli olanları söyledi. Sordukları sorulara, imtihan için sordukları her soruya da cevabı da verdi. Sen o zaman sorsaydın logaritmaya da cevabını alırdın, susar kalırdın. Ama onlar matematiğin bir dalı, fiziğin bir dalı, falancanın bir dalı. Genel meseleye gel, sadede gel. Sen kimin kulusun? Allah'ın kuluyum. Sen nasıl hareket edeceksin? Peygamber Efendimiz' in öğrettiği tarzda hayatını tanzim edeceksin. Mesele orada, onu anlayacak. Peygamber Efendimiz' in izinden gidecek, buyruğunu tutacak, tavsiyesine uyacak.
"Efendim benim felsefî görüşüm başka türlü, iktisadî görüşüm başka türlü, ekonomik görüşüm başka türlü, kültürel görüşüm başka türlü, fizikî görüşüm başka türlü, sanat görüşüm…" Olmaz öyle şey!
İmam-ı Rabbani hazretlerinin hayatı hakkında yazılmış kıymetli bir etüdü okuyordum, zaten başka zamanlardan da biliyordum.
Hindistan'da Ekber Şah Moğol hükümdarı, bininci yıl tamam oldu diye İslâm'ı kesmeye yerine "din-i İlâhî" diye ayrı bir din koymaya çalışmış. Yeni bir din getirmeye çalışmış. Hinduluktan, Brahmanlıktan, Hristiyanlıktan katmalar yaparak koalisyon yapacak. "Din-i İlâhî" diye bir din şey yapmaya çalışmış, ortaya koymaya çalışmış.
İmam-ı Rabbani karşısına çıkmış kaddesallahu sırrahu, İslâm'ı müdafaa etmiş, bid'atin karşısına çıkmış, küfrün karşısına çıkmış. Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resulüne uymayı talim eylemiş. İnsanlar öyle, o tarafa meyyaldir. Putlaştırmaya meyyaldir, insanın insana tapmasına meyyaldir.
Hz. İsa'ya bile tapmışlar, insaf! Allah'ın peygamberi gelmiş, Allah'a kulluk etmeye çağırmış insanları, sonunda Hz. İsa'ya tapmışlar. Zavallının heykelini yapıyorlar, kollarından çivilenmiş, sarkmış, dizleri kıvrılmış, öyle orada çıplak sübhanallah!
Ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şübbihe lehüm. "Ne onu öldürdüler ne astılar..."
Onun için din sapasağlam olacak. Bid'ate sapmayacaksın, dinin özü, aslı aynen yürüyor. Giyimini ona göre şey yapacaksın, hâlini ona döndüreceksin, Allah'a tam bağlanacaksın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.12.1986 -
Kıyamet Alametleri
21.12.1986 -
Kıyamet Alametleri, Allah
