01.10.1989 - Peygamber Efendimize Davranışlar, Gümüşü Tavsiye Etmesi
28.08.2025
25 dk 13 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ hayra halkihî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi:
Ennehû kâne bâbühû yukrau bi-l'ezâfîri.
Ramuzü'l-ehâdîs kitabının 543. sayfasındadır. Arapça metnini kaynaklarını merak edenler oraya baksın. 543. sayfanın ikinci rivayeti. Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş.
Tokmağını kaldırırsın, tak tak tak vurursun. Veyahut ihtiyar, elinde baston varsa tak tak tak vurur. Veyahut sağına soluna bakıp bir şey göremediğin zaman elinle, avucunla pat pat vurursun; içerisi güm güm öter. Veyahut yumruklanır. Veyahut gelen adam kızgınsa, alacaklıysa, ev sahibiyse kapıyı tekmeler. Bazen küçük çocuk kızar, gelir güm güm güm tekmeler.
"Ne o kapıyı mı kıracaksın, öyle kapı mı vurulur?" deriz.
"Kapı nasıl vurulurmuş?"
Buradan sahabe-i kiramın edebini öğreniyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek kapısı parmakla vurulurdu; tık tık, yavaşçacık, gayet sakin, gayet edeple, gayet yumuşak bir tarzda. Yani "Güm güm vurulmazdı." mânasında.
Muhterem kardeşlerim!
Bizde bir söz vardır; et-turuku küllühâ âdâbün. "Genel vasfı itibariyle tarikatların hepsi tepeden tırnağa adaptır." Edep; yukarıdan aşağı, tepeden tırnağa, baştan sona, evvelden ahire. Hep edep.
Edep dediğimiz şey nedir?
"Bir şeyi kaidesine en uygun tarzda, en münasip şekilde yapmaya o işin edebi" derler.
Yemek yemenin adabı, selam vermenin adabı, kapı çalmanın adabı, hocalığın adabı, talebeliğin adabı, çarşı pazarda alışveriş yapmanın adabı, evlenmenin adabı, düğün yapmanın adabı; her şeyin adabı vardır ve adaba riayet eden izzet bulur, yükselir, ilerler, affolur, mağfiret olur; makam mertebe sahibi, büyük, kâmil, sevgili insan olur. Allah'ın sevgili kulu, evliyası olur. Rabbimizin dünya ahiret ikramlarına mazhar olur. Edepsiz…
Bî-edeb mahrum geşt ez lütf-ı Rab.
Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî'nin bir sözü. Farsça bir ifade.
"Edepsiz, Rabbin lütfundan mahrum kalır." Her şey edeple.
Edep bir tâc imiş nûr-u Hudâ'dan
Edep manevi bir taçtır, görünmez bir taçtır.
Görünmez ama gören görür. Manevi bir taçtır, nurdan bir taçtır. Nur-u Huda’dan bir taçtır. Allah-u Teâlâ hazretlerinin o güzel nurlarından, en kıymetli nurlarından bir nurdur. İnsanın başını taçlandırır, alnını taçlandırır, pırıl pırıl parıldatır. İnsan edepli olursa o taçla sultanlar, padişahlar, şahlar gibi olur. Edepsiz tepe takla aşağı gider, mahrum olur, kapıdan kovulur. Çıktığı makamdan aşağı düşer. Kazandığı yeri kaybeder.
Onun için her yerde, her zaman edebe, yapacağımız işin nasıl yapılması gerektiğine çok dikkat etmemiz lazım.
Teknik sahada buna biraz da "işin teknolojisi" diyebiliriz.
Demirciliğin edebi nedir? Kilit yapmanın edebi nedir? Marangozluğun edebi nedir? Ustalığın edebi nedir?
Mutlaka her şeyin güzel yapılma şeklini araştırmamız lazım.
Sevgili kardeşlerim! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"Allah-u Teâlâ hazretleri kulunun herhangi bir işi -hangi işi olursa olsun- güzel yapmasını sever."
Hangi işi yapıyorsa rahmetini o kuluna ihsan eder.
Dün evimizin önünden çöpleri attırıyoruz. Adam geldi; inşaat molozlarını, artıklarını arabaya doldurdu, attı ama eksik yaptı, çöp bıraktı, süprüntü bıraktı. Sonradan bir ihtiyar amca geldi; kazıdı, kürüdü, derledi toparladı.
Madem bu işi yapacaksın doğru düzgün yap.
Banyonun fayansları kırılmış, tamir ettirdik. Adam tamirini yaptı, çöplerini dışarıya attı, ortalığı toparladı, duvarları güzelce sildi, tertemiz bir hâle getirdi, teslim etti.
Tamam. Edebine riayet etti, güzel yaptı.
Bir kömürcü hatırlıyorum. Ben kömür deposundan kömür almaya gittiğim zaman karşıma çıktı;
"Hamal lazımsa kömürünüzü ben taşıyıvereyim." dedi. Ben de;
"Buyur." dedim çünkü nasıl olsa birisi taşıyacak, ilk geleni reddetmem için bir sebep yok. İyi ki demişim. Adam evliya mıydı, sülahâdan mıydı, neyin nesiydi bilmiyorum yani sanki küfe küfe kara kömürü taşıyan bir insan değildi de çok yüksek bir zât gibiydi. Gayet güzel taşıdı, ortalığı sildi süpürdü. Çöplerin döküldüğü, kömürün kirlettiği yerleri süpürgeyle temizledi. Şimdi;
"Niye bu zatın ismini adresini almadım." diye üzülüyorum. O kadar kibar bir insandı. Verdiğim para konusunda hiçbir problem çıkarmadı, münakaşa yapmadı. Herhalde "Nerelisin?" diye çok sordum, hatırımda kalmış. Erzurumlu imiş. Zaten Erzurumluları umumiyetle çok beğeniyorum. Hakikaten İslâm terbiyesi almış; mert kimseler oluyorlar. Güzel.
Muhterem kardeşlerim! Her şeyin edebine riayet etmemiz lazım. Hangi işteysek en iyisi olmamız lazım. Üstümüze bir başka insan olmaması için âdeta yarışmamız lazım. Her şeyi güzel yapmamız lazım.
Mehmed Akif merhum -nur içinde yatsın-
"Ben senden daha uzağa taş atarım, ben seni güreşte yenerim." gibi bir iddiada;
"Gel bakalım, nasıl yeneceksin, göreyim." dermiş.
O konularda pehlivanlığı varmış, iddiası varmış, geri durmazmış, prensip sahibiymiş.
Bu semt onun semti, bu Sarıgüzel caddesi Mehmed Akif’in oturduğu cadde. Mübarek; Fransızların işlettiği trene binmemek için -şuura bak- buradan yürüyerek Halkalı' ya gidermiş.
Bir şeyi daha hoşuma gidiyor. Kandilli rasathanesinde namaz vakitlerini hesaplayan, bu bizim astronomi profesörü Fatin Gökmen Hoca ile ahbap imişler. İkisi de iyi insan, nur içinde yatsınlar. O, Kandilli' de Çengelköy'de veya Beylerbeyi'nde işyerine yakın bir yerde oturuyormuş. Mehmed Akif’le anlaşmışlar.
"Falanca gün saat ikide zât-ı âlinizi ziyarete geleyim."
"Peki, buyur."
Mehmed Akif onu ziyarete gidecek.
Buradan gidecek, Boğaz'ı geçecek, orada onu ziyaret edecek. Bir sağanak, bir bardaktan boşalırcasına hızlı, fırtınalı yağmur. Fatin Hoca bakmış yağmurdan camlardan dışarısı görünmüyor;
"Allah bilir ya, bizim Mehmed Akif bu havada gelemez." demiş.
Hizmetçisine demiş ki:
"Mehmed Akif gelecekti ama bu yağmurda, fırtınada gelemez. Ben karşı komşudayım. Yine de eğer gelirse hemen beni haberdar ediver."
Saat ikiye gelmiş; tık tık tık tık kapı çalınmış. Mehmed Akif kapıda. Sırılsıklam olmuş. Olsun, sözünü yerine getirdi ya. O kadar uzak mesafeye, üç vasıtalık mesafeye rağmen. Buradan köprüye, köprüden Üsküdar'a, Üsküdar'dan Kandilli' ye yürümek az bir şey değil. Ama dakikasında kapıyı çalmış. Hizmetçi;
"Oo Efendi hazretleri! Buyurun, hemen Fatin Hocamıza haber vereyim. Karşı komşuya gitmişti de."
"Lüzum yok." Demiş.
"Ben Fatih'ten kalktım, verdiğim söz yerini bulsun diye, yağmur demedim, fırtına demedim, randevuma yetiştim de o evde bekleyemedi mi!"
Dönmüş gelmiş. Prensibe bak, sağlamlığa bak. İstiklâl Marşı'nı yazmak öyle kolay olmuyor. Mecliste herkes ayağa kalkmış, ne kadar uzun müddet alkışlamışlar.
Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O sözler ne oldu sonra? Neyse.
Bak sağlam insan nasıl oluyor. Biz de her işimizi öyle yapmalıyız.
El-Va'dü ke'd-deyni "Vaat etmek, borçlanmak gibidir."
Tıkır tıkır ödeyeceksin.
"Hocam, bu devirde borcunu ödeyen mi var?" Sen edepsizleri mi örnek alacaksın, edebi mi esas alacaksın?
Cümle cihan halkı borcunu ödemese sen yine de tek olarak ödeyeceksin. Cümle cihan halkı verdiği ahdi bozsa sen yine sapasağlam duracak, bozmayacaksın. Cümle cihan halkı yaptığı işi hileli yapsa sen yine de en doğruyu yapacaksın. Cümle cihan halkı edebi, terbiyeyi, dini, imanı, İslâm'ı bir tarafa bıraksa sen tek başına Müslüman olarak yaşayacaksın. Bu ruh kuvvetine sahip olmazsan kendini sağlam Müslüman sayma.
Peygamber Efendimiz;
"İslâm garip olarak geldi yine garip kalacak, garip haline dönecek. Ne mutlu gariplere!" diyor.
Çevrende sana yâr olacak bir tek tanıdık dost kalmayabilir, tek başına kalabilirsin; anan yâr olmaz, baban yâr olmaz, karın yâr olmaz, çocuğun yâr olmaz, komşun yâr olmaz. Çevrendeki herkes düşman olur. Faiz de yenilir, bira da içilir, kumar da oynanır;
"Şimdi yirminci yüzyıldayız, bunlar da neymiş?" diyebilir. Ama sen tek başına;
"Ben müslümanım, Allah'ın yolunu istiyorum, Allah'ın yolunu seviyorum, Allah'a kul olmak istiyorum, Allah'ın emrini tutmak istiyorum." diyebilmelisin.
"Zaman sana uymazsa sen zamana uy."
İslâm'da öyle felsefe yok. Allah'ın dinine sadık kalmak prensibi var. Allah'ın emrine, iradesine teslim olmak prensibi var.
"Yâ Rabbi! Kapına geldim, sana teslim oldum, emret ferman senindir, senin buyruğunu tutacağım." demek prensibi var; döneklik yok, dönmek yok. Adımını attı mı kale gibi sapasağlam durmak var.
Nerede öyle Müslümanlar? Mezarda belki ama yine de çıkar. Tohum var ya elhamdülillah.
"Kurdun oğlu akıbet yine kurt olur." dediği gibi herkes aslına, nesline çeker. Arslanın yavrusu arslan olur, kurdun yavrusu kurt olur, çakalın yavrusu çakal olur, yılanın yavrusu yılan olur. Buralarda bir ara uzun zamanlar arslanlar kükredi, yaşadı; onların da evlatları vardır.
"Bulunur kurtaracak bahtı kara madeni" dediği gibi.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi yolundan ayrılanlardan etmesin. Ayrılan kaybediyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kullarının ibadetine, tâatine, İslâm'a yardımına, Müslüman olmasına, sadık olmasına, vefalı olmasına ihtiyacı yok. Bizim ihtiyacımız var. Tutarlı bir insansak, tutarlı bir Müslümansak bizim öyle olmaya ihtiyacımız var. Onun için her şeyi güzel yapacağız.
Kapıyı çalmanın adabı nasıldır?
Yavaşçacık çalarsın. Açan kimse ile doğrudan karşılaşmamak için kapıya yan dönersin veya arkanı dönersin çünkü belki açık saçık çıkar, gafil çıkar, fark etmeden çıkar. Her şeyde adaba dikkat edeceksin. Ayakkabı giymenin çıkarmanın, elbise giymenin çıkarmanın, camiye girmenin çıkmanın, konuşmanın dinlemenin, her şeyin adabı vardır, Bunu bil, öğren.
"Bunları nereden öğreneceğim?"
Hadislerden öğreneceksin. Peygamberimizden öğreneceksin. Lafla değil ki bu iş; işte Allah bize numune göndermiş.
"Şu kulum gibi olun. Ben bu kulumu sevdim, beğendim, elçi tayin ettim, resul ettim, kendime Habib edindim." diye bize numune gönderdi.
Peygamber Efendimiz' i ölçü alacağız. Başka ölçü yok, başka model yok. Var ama onlar Allah'ın sevdiği modeller değil. Allah'ın sevdiği örnek Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Kâne hâtemühû min verikın ve kâne fassuhû Habeşiyyen.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in mühr-ü şerifi gümüş madeninden yapılmaydı ve taş yeri Habeş akikinden idi."
Arapça' da hâtem hem mühür hem yüzük mânasına geliyor. Çünkü yüzüklerini aynı zamanda hâtem olarak kullanırlardı. Yüzüğün taşına bir şeyler yazarlardı, o -şöyle bastığı zaman- aynı zamanda mühür olarak kullanılırdı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de yüzüğü gümüştendi.
"Gümüşten daha kıymetli madenler var, onları kullansaydı."
Kullanmamış. İşte zaten orasına dikkat etmek lazım. Ümmet-i Muhammed'in erkeklerine altın kullanılması haram.
"E hocam, ben nişan yüzüğünü altından yaptırmıştım."
Cahillik etmişsin, düzelt. Anladığın zaman düzelt. Peygamber Efendimiz gümüş yüzük kullanırmış, buyur sen de gümüş kullan. Altın daha kıymetli ama fazla süse, ziynete düşmesinler diye haram kılınmış veyahut daha başka nice hikmetleri vardır. O sebeplerden bazısı anlaşılır bazısı anlaşılmaz. Bazısı belki yirmi beşinci yüzyılda anlaşılacak. Onu sen bilemezsin ki. Bak altının diş kaplamasında kullanılmasına izin veriyor.
"Benim ümmetimin erkeklerine altın yüzük kullanmak haram." diyor.
Neden?
Gümüşü ağızda, diş kaplamada kullansa olmaz. Gümüş okside olur, koku yapar, ağzı boyar, zehirler. Altın hiçbir şey yapmaz. Öyle bir madde ki okside olmuyor, bozulmuyor. Beş asır, on asır, yirmi asır sonra kazıyorsun, her şey çürümüş, bakırlar yemyeşil olmuş, her şey toprak haline gelmiş; altın olduğu gibi duruyor. Eğer paranın içinde biraz bakır varsa onlar yeniliyor, altın yine sapasağlam kalıyor.
Demek ki kullan dediği yerde kullanacağız, kullanma dediği yerde kullanmayacağız, emre uyacağız.
Eskiden bir Bursa valisi memuruna emretmiş;
"Çekirge yolunun iki tarafını Muradiye'ye kadar ağaçlandır."
Adam ağaçlandırmış, çağırmış valiyi;
"Emrinizi tuttum." demiş.
Bakmış Muradiye'ye kadar ağaç ama ondan sonrası da ağaç.
"Bunlar ne?" demiş.
"Efendim, biraz daha fazla yaptım."
"Sök bunları." demiş.
Ben olsaydım söktürmezdim. Arkasından niye sök dediğini izah ediyor.
"Bugün bir sebeple fazla yapmaya alışmış olan insan, yarın bir başka bahaneyle verdiğim emri eksik yapmaya da bahane bulur; tam yapmayı öğrensin."
Müslüman da her şeyi tam yapmayı öğrenecek. Eksiksiz, fazlasız, tam istenildiği şekilde, sünnet-i seniyyeye uygun yapacak. Böyle olursa çok büyük kazanç var, çok mükâfat var. Peygamber Efendimiz;
"Kim; ümmetimin bozulduğu, fesada uğradığı zamanda benim sünnetimi ihya ederse, uygularsa, canlandırırsa, yaşarsa, yaparsa, yaptırırsa ona yüz tane şehit sevabı verilecek." diyor.
Sünnete uygun yaşadın mı yüz şehit sevabı var. Emrini aynen tuttun mu yüz şehit sevabı kazanacaksın. Bir kere şehit olmak bile insanı hesapsız cennete sokmaya kâfi geliyor.
Fakat İmam Nevevî'nin Riyâzü's-sâlihîn'inde bir noktayı okumuştuk;
"Şehidin bile kul hakkı sorulacak."
Haberiniz olsun. Üstünüze kul hakkı geçirmeyin, haram yemeyin, gasp etmeyin, gadretmeyin. Başkasının malını haksız olarak üstünüze almayın; o çok fena bir şey. Çok zarara uğrarsınız. "Şehide bile sorulacak." diye şerhte okudum da tüylerim diken diken oldu. O bakımdan, aman üzerinize kul hakkı geçirmeyin, çok dikkat edin. Hepimiz çok dikkat edelim.
Kâne hâtemühû min fıddatin fassuhû minhü.
"Yüzüğü gümüştendi; taşının yuvası da yeri de gümüştendi." diye bir rivayet daha var.
Demek üstünde Habeşî akik, Habeş'ten gelme akik de varmış ama gümüş yüzükmüş. Nikâh yüzüğünü altından yaptıysa düzeltecek, gümüşe çevirecek, altın kullanmayacak. Zaten nişan yüzüğü diye bir şey yok ki. Gelelim bir de işin o tarafına.
Bu yüzük neden takılıyor?
"Peygamber Efendimiz takmış." diye işte böyle akikten bir yüzük takarsın. Ama bizde evlenme alameti olarak yüzük takmak yok. Yok nişanlıyken sağ tarafa takılırmış, evlenildiği zaman sol tarafa takılırmış.
Nereden çıktı? Avrupa'dan çıktı.
Daha önce ben babama sordum, büyüklerimize sordum; "Böyle şey yoktu." diyorlar.
Eğer hakikaten senin dediğin aklen, mantıken, ilmen doğru olsaydı adamlar bizim şark köşelerini beğenip de evlerine şark köşesi yapmazlardı. Divanlarımızı beğenip divan yapmazlardı. Hamamlarımızı beğenip hamam yapmazlardı. Şalvarlarımızı beğenip şalvar modasını benimsemezlerdi. Onlar açıkgözlü; nerede faydalı bir şey varsa şıp diye alıyor, sen de taklitle elindeki güzel şeyleri bırakıyorsun, başkasının çirkin şeylerini alıyorsun.
Eksiden Avrupalı nasıl yıkanırdı?
Kovboy filmlerinden seyredin. Ortada bir yarım fıçı; içine bir birisi giriyor sabunlanıyor, bir ötekisi giriyor sabunlanıyor. Ondan sonra lavaboyu tıkıyorlar -tıkamaya yeri var lavabonun, kimse onun neden olduğunun farkında değil, Avrupa usulü. - Suyun gitme yerine şaldır şaldır suyu dolduruyor; yüzüne bir çalıyor, bir daha çalıyor, bir daha çalıyor; aşağı dökülüyor.
Ne oldu? Sümük, çapak vesaire bir gitti bir geldi, bir gitti bir geldi.
Sen temizlendin mi kirlendin mi?
O Avrupa usulü. Böyleydi. Avrupa'daki otellere gidin; muslukları öyle yerdedir ki abdest almak için altına ayağınızı sokamazsınız.
Çünkü musluk; yüksekten avucunuza su doldurup da yıkamak için değil, orayı doldurmak için. Orayı dolduracaksın, kirli suyu şap şap şap şap yüzüne vuracaksın. Müstamel, kullanılmış suyu yüzüne vuracaksın. Şırıl şırıl akan suyla yıkanmak, şırıl şırıl akan suyla abdest almak, "Kullanılmış su üstüme sıçramasın." diye tedbir almak bizde vardır.
[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh buraya gelip imamlık yapar ama evde nasıl abdest aldığını bilseniz; Hocamız önüne kadın önlüğü gibi önlük geçirirdi, kadınların mutfakta yaptıkları gibi önlüğü önüne takardı, abdest alırdı.
Neden?
"Temiz olmasına rağmen kullanılmış sular üstüne sıçramasın da burada yaptığı imamlık fazileti tam olsun." diye.
Kendi hanımına cübbesini tutturmazdı. Hanefî mezhebinde hanımın eli değse abdesti bozulmaz ama Şafii mezhebinde bozulur diye kendi hanımına cübbesini tutturmazdı. İnceliklere dikkat ederdi.
Neden?
Her yapacağımız şeyi güzel yapacağız ya Hocamız da imamlığı güzel yapıyordu -rahmetullahi aleyh. - Her şeyi güzel yapmak prensibinden.
Aziz ve Muhterem kardeşlerim!
Bazen de neyin güzel, neyin çirkin olduğunu şu benim gösterdiğim misallerdeki gibi kolayca anlamak mümkün olmaz. Sen dinine sımsıkı bağlan, Allah'a sımsıkı tevekkül et, Resûlullah'a sımsıkı itimat et. Onların yaptıkları, onların tavsiye ettikleri güzeldir. Her şeyi belki anlayamazsın ama güzeldir. Avrupalılar sünnet olmuyor; Müslümanlar cart kesiyor eti, sünnet oluyor. Kan akıyor, olsun; o güzel.
Her bakımdan temizlik, sıhhat. Ötekisi çeşit çeşit rahatsızlıklara sebep oluyor. Sadece erkek de rahatsız olmuyor. Evlenmiş olduğu hanıma da rahatsızlıkların geçmesine sebep oluyor. Çünkü mikrop yuvası oluyor. Onun için İslâm'a itimat et; Allah'ın emirlerine, Resûlullah'ın emirlerine itimat et. Üç defa, beş defa, on defa dene, mukayese et ama anlayabildiklerinin hepsinden güzel. İslâm'ın güzel olduğunu anladıktan sonra, anlayamadıklarının da güzel olduğuna itimat et.
"Allah Kur'an'da şöyle buyurmuş, yüzyılda bu böyle olur mu?"
Olur, yirmi beşinci yüzyılda da olur, ellinci yüzyılda da olur; eskimez. Senin bağlandığın prensiplerin hepsi değişir, modası geçer de İslâm pırıl pırıl, altın gibi kalır.
Neden?
Çünkü o nizamı Allah koydu. Milletvekilleri, meclisler, rejimler, milletler, devletler, yönetimler değişir; İslâm pırıl pırıl, zirve olarak kalır. Onun için insan, Müslüman olunca birkaç örnekten gerçeği şıp diye anladı mı İslâm'a sımsıkı sarılır; "Bu yol güzel, bu yol nurlu, bu yol mübarek." deyip her şeyini ona göre ayarlar. Siz de öyle yapın. Biz de öyle yapalım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.