20.04.1986 - Komşu Hakkı

20.04.1986 - Komşu Hakkı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vellezî nefsi bi-yedihî lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû ve lâ yu'minu hattâ ye'mene câruhu bevâikahû. Kîle ve mâ bevâikuhû? Kâle ğaşmuhû ve zulmuhû.
Bildiğiniz bir hadîs-i şerîftir. Râvisi Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
Vellezî nefsi bi-yedihî. "Nefsim kudreti elinde olan Allah'a and olsun ki..." Lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû. "Kul Müslüman olmaz, kalbi Müslüman olmadıkça." Kalbi selâmette olmadıkça kendisi Müslüman olmaz.
Ve lâ yu'minu. "İman ehli de olmaz, imana sahip mü'min bir kul da olmaz." Hattâ ye'mene câruhu bevâikahû. "Komşusu zulmünden, şerrinden emniyette olmadıkça o kişi hakiki mü'min olmaz."
Kîle ve mâ bevâikuhû? "Bu bevâikuhû dediğiniz şey nedir yâ Resûlallah?" diye kelimeyi sordular. Dedi ki:
Ğaşemuhû ve zulmuhû. "Yaptığı gadirler, zulümler, haksızlıklara bevâik derler."
"Komşunun başına ördüğü çoraplar, açtığı gâileler" demek.
"O gâileleri yaparsa iyi mü'min olmaz, onlar olduğu zaman imanı tamam olmaz" demek.
Muhterem kardeşlerim! Burada Peygamber Efendimiz iştikak sanatıyla, edebî sanatla anlatıyor. Esleme-yuslimu, "Müslüman olmak" demek. Aslında ef'ale bâbı Arapça' da Arapça bilenlere biraz bir bilgi olsun, ef'ale bâbından birtakım fiiller "bir semte gitmek" mânasına gelir. Mesela eş'eme, "Şam tarafına gitmek" demek. Ey'mene, "Yemen tarafına gitmek" demek. En'cede, "Necid tarafına gitmek" demek.
Esleme, "selâmet tarafına gitmek" demek. Âmene, "iman ve emniyet tarafına gitmek" demek.
İştikak bakımından kelimenin bu hâlet-i ruhiyyeye isim olarak verilmesinin sebebini anlamakta faydası olur diye söylüyorum. Esleme, "selâmet tarafına gitmek" demek.
Bir insan Müslüman oldu, ne demek? "Selâmet yolunu tutturdu" demek. "dünyada âhirette selâmete erecek" demek.
Mü'min oldu, ne demek? "Kendisini emniyete aldı" demek. "Dünyada ve âhirette emniyete erişti. Emana kavuştu. Allah'ın emanına erdi. 'Ey kulum sana eman verdim, cehennemden korudum, sana azap etmeyeceğim, korkma!' O dereceye erdi." demek.
Kişi ne zaman Müslüman olamıyor?
Lâ yuslimu abdün hattâ yuslime kalbuhû. "Kalbi selâmette olmadıkça kişi Müslüman olmuyor."
"Hocam Müslümanım elhamdülillah, mü'minim..."
Ama kalbin nasıl? "Kalbim de temiz hocam! Sen benim kalbime bak."
Ah bir açıp da bakabilsem! Ah bir açıp da bakabilsek!
"Kalbim temiz." diyor. Biliyor, kalbini açamayacağımızı bildiğinden; "Sen benim kalbime bak, temiz!" diyor. Açılacağını bilse demez, o zaman korkar. "Gel işte, aç bakalım, gör!" O zaman demez. Açılmayacağını bildiği için;
"Sen benim kalbime bak!"
Senin kalbine bakan bakıyor zaten, senin kalbinde bir hayır yok ki! Hayır olsaydı alâmeti üzerine aksederdi. Sende ne hayır var?
Kalbi temizmiş!
İnsanın kalbi sâlim olcak, nereden?
Kötü huylardan, kötü duygulardan, kötü maksatlardan, ikiyüzlülükten, riyakârlıktan, nifaktan, münafıklıktan kalbi selim olursa, pak olursa, temiz bir kalbi olursa, iyi niyetli bir kalbi olursa tamam, o zaman Müslüman olur. Öyle olmadığı takdirde boşuna " Müslümanım" diye efe efe dolaşmasın ortalıkta. Allah insanın içine bakar.
İnna'llâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm ve ecsâmiküm. "Allah-u Teâlâ hazretleri sizin cesetlerinize, cisimlerinize, suretlerinize bakmaz." Velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a'mâliküm. "Kalplerinize, niyetlerinize bakar ve o niyetlerle yaptığınız işlere bakar."
Ne niyetle yapmışsanız [ona] bakar. Nereye gidiyorsun, ne tarafa doğru gidiyorsun oradan belli. Tutturduğun [yol] oradan anlaşılır.
Muhterem kardeşlerim! Kalbimizi Müslüman edeceğiz. Kalbimizi sâlim edeceğiz. İçinde kötü huy, kötü duygu olmayacak. Karşımızdakine kin, haset, buğz olmayacak; adâvet, riya, gösteriş, haksızlık, zulüm olmayacak. Bu kalbi temizleyeceğiz.
"Eyvah hocam! Bu nasıl temizlenecek?"
Gerçekten zor. Temizlenmesi kolay olsaydı bütün bu insanları yakalar yakalar, temizler, dışarıya salardık, herkes temiz kalpli olurdu, memleket gül gülistan olurdu. Zor. Eğitim istiyor.
Eskiden Mevlevî tekkesine girenleri yüznumaraya gönderirlermiş, "Git, yüznumara, helâ temizle." Orada kaç sene çalıştıktan sonra; "Gel, mutfakta patates ayıkla, soğan soy." Seneler senesi... Bilmem kaç sene sonra derviş dede olurmuş, derviş olurmuş, Mevlevî dervişi olurmuş...
Başka tarikatlarda da öyle... Bursa'nın hâkimine, kadısına Üftade hazretleri ciğer sattırmış;
"Hadi git, ciğer sat."
Satar mısın?
Bugün çok kimse yapamaz. Bugün çok kimse mevkiine uymayan bir şeyi teklif etsen yapamaz. Yapamıyor. O satmış. Tam teslim olmuş, nefsini ezmiş. Nefsine hâkim olmayı öğrenince de hocası salahiyet vermiş;
"Tamam, sen bu işi başardın. Sen nefsin oyununa gelmezsin, nefsin oyununa gelip de insanları aldatmazsın. Dinini, âhiretini satıp da dünyalık devşirmeye kalkmazsın. Sen Allah'tan korkarsın. Hadi bakalım git, Allah'ın kullarına Allah'ın dinini öğret." diye İstanbul'a göndermiş.
"Umarım ki padişahlar senin atının dizgininden çeker de üzengisini tutar da sana hürmet eder..." demiş.
Üftâde hazretlerinin o dervişi, Aziz Mahmud-u Hüdâyî Üsküdar'da dolaşıyormuş. Padişah da oraya teftişe çıkmış. Hoca efendi hazretlerini görünce atından atlamış aşağıya, şeyhinin, hocasının elini eteğini öpmeye... Ondan sonra da;
"Efendim, benim atıma bin!" diye ısrar etmiş. Şeyh efendi;
"Yok, estağfirullah..." demiş.
Yaya gidiyormuş. Padişah atta, ötekisi yaya. "Yok" filan dediyse de çok ısrar edince gülmüş, demiş ki:
"Binmezdim ya, Hocamızın duası yerine gelecek anlaşılan..." demiş.
Padişah üzengisini tutuveriyor, o da "Bismillâhirrahmânirrahîm..." ayağını koyuyor, ata biniyor. Padişah dizgininden tutuyor, önünden yürüyor. Arkasından hoca efendisi, şeyh efendisi, Aziz Mahmud-u Hüdâyi hazretleri atın üstünde...
Tabii öyle terbiyeler, öyle mürşitler, öyle müritler olmuş.
Allah'ın lütfu dâimdir, her devirde olur inşaallah.
Kalbi sâlim olacak.
Başka? Komşusu emniyette olacak.
Komşusuna insan ne yapar?
Çalgı çalar, radyoyu açar, çöpünü atar, tarlasına tecavüz eder. Hududu biraz kaydırır, sapanını sürerken biraz şu tarafa yıktırtır, oradan bir karış kazanmayı kâr sayar. Tam getirir, onun yanına bir garaj yapar. Onun tarlasını, bahçesini gölgelendirir. Aldırmaz, kendisinin işini yapıyor ya, gerisine bakmaz. Girerken çıkarken çiçeğini kopartır, meyvesini kopartır. Kızına bakar, karısına bakar.
Böyle komşuluk olur mu? Olmaz.
Olmazsa Müslümanlık da olmaz, mü'minlik de olmaz.
Senin kardeşin, komşun, senden emin olacak. Kapısı açık olduğu halde sana karşı emniyet duygusu duyuyor mu?
Benim komşum karıma kızıma bakmaz, malıma tecavüz etmez, bana haksızlık etmez diye emniyette mi?
Emniyetteyse sen o zaman mü'minsin. Eğer senden kuşkuda ise, sana itimat edemiyor ise ve senin zulmün, cevrin ona ulaşıyor ise sen daha mü'min değilsin.
Çünkü bizim dinimiz komşuya hürmet etmeyi çok emretti. Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e geldi geldi, komşu haklarını tavsiye etti. Geldi geldi, komşu haklarını tavsiye etti. Efendimiz diyor ki:
"O kadar çok geldi ki, sandım ki Allah-u Teâlâ hazretleri hüküm indirecek, komşuyu komşuya mirasçı edecek."
"O kadar tavsiyenin arkasından galiba öyle bir şey mi gelecek diye düşündüm." diyor.
Dinimizin bu komşuluğa bu kadar önem vermesi nedir? İnsanlar birbirlerine sargın olsun, muhabbet etsinler diye. Adavet olmasın, buğz olmasın diye.
Ama dinin bu gayesi de unutulmuş. Bugün ger komşu her komşuyla ihtilafta. Hudut ihtilafında, bilmem ne ihtilafında, bilmem şöyle böyle, herkes bir şey... Eskiden komşusunun evinden daha yüksek yapmazlarmış. Komşusu komşusunun avlusuna pencere açmazlarmış. Hanımı çıkacak, çocuğu çıkacak, çamaşır yıkayacak, patates kızartacak, patlıcan kızartacak, görünmesin diye kimse kimsenin evine doğru cam açmazmış. Görünecek tarafına cam açmazmış, kibarlık olduğu zamanda...
O Bursa'nın eski Hisar semtine gidin, Malatya'ya gidin, Erzincan'a gidin, nereye giderseniz Müslümanın evinin duvarı yüksektir, bir avlusu vardır ve o avluya bir başka evin camı bakmazdı bir zamanlar. Masal, yani bir zamanlar böyleydi. Bakmazdı.
Sonra? O komşunun evinden daha yüksek ev yapmak bile o komşunun hakkına tecavüz sayılırdı. Sonra işler değişti.
"Kimi taklit edeyim hocam?"
Sen Peygamber Efendimiz' in yolunda yürü. Bu hadisleri ondan okuyoruz. Sen onun izinde yürü. Sen cennete gideceksin. Sen ona ne bakıyorsun?
Onlar bize bir şey yapmıyor, Allah bize ceza veriyor. Onların bize bir şey yapmaya gücü yetmez, yetmiyordu eskiden. Allah yolunda yürürken güçleri yetmiyordu. Biz üstündük, bizi gördükleri zaman kaçacak delik arıyorlardı. Biz Allah'ın yolundan döndüğümüz için Allah bizi cezalandırıyor. Cezanın şekli onların elinden geliyor. Onlarla cezalandırıyor. Bizi düşmanla tedîb ediyor. Biz Hakk'ın yoluna dönsek yine yardım eder.
Osman Gazi vasiyetinde oğlu Orhan'a diyor ki:
"Ey oğlum! Benden ibret al ki bu diyara bir zayıf karınca gibi geldim." Zayıf karıncacık gibi gelmiş Osman Gazi, böyle diyor oğluna vasiyetine.
Sonra ne olmuş? Devleti üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk olmuş.
Neden? Edebi sayesinde, hürmeti sayesinde, Kur'an'a bağlılığı sayesinde, karşısında el pençe divan durması bereketine, ulemâya hürmet etmesi yüzü suyu hürmetine, hayırlıların duasını almanın bereketiyle...
"Hayırlının duası ne olacakmış!.."
Ondan sonra böyle tepetaklak gitti. Din, iman, ahlâk, edep bir tarafa atıldı.
Edirne'ye geldikleri zaman Bulgarlardan bir tanesi bizim Edirne'deki Müslümana demiş ki:
"Biz neden bu Edirne'yi aldık, biliyor musunuz?"
"Yok, bilmiyorum." demiş.
"Biz sizin ahlâkınızı aldık, siz bizim ahlâkımızı aldınız." demiş.
"Sizden biz duyardık ki bir çocuk, anasının babasının bir yatakta yattığını hiç görmez."
O kadar edebe riâyet ediliyor. Uyuyorlar, bir şey yok. Ama bir arada yattığını dahi görmezlerdi. Öyleydi.
"Siz bu edebi bıraktınız, terbiyesizliğe düştünüz ama biz de edebe riâyet ettik." diye anlatıyorlardı.
Doğrudur. Edepten ayrılan, işi gevşeten, tedbiri bırakan, gayreti unutan, güzel yolu bırakan kötü yola düşer. Hidâyetten çıktı mı insan nereye gidecek? Nereye çıkarsa çıksın, hidâyetten sonra ne olacak? Dalâlet olur, başka bir şey olmaz. Hidâyeti bıraktı mı bir insan, eline bir hayır geçmez.
Evet, komşusunun şerrinden emin olmadığı kimse hakiki mü'min olmaz.
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî inne'l-abde le-ye'tî yevme'l-kıyâmeti ve lehû hasenâtün emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi yezunnu ennehû seyedhulu bihe'l-cennete felâ tezâlü mazlimetuhû te'tîhi hattâ mâ yebkâ lehû hasenetün ve hattâ yüc'ale aleyhi emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi ve yü'meru bihî ile'n-nâri.
Cabir b. Abdullah hazretlerinden bir hadîs-i şerîf ki âhiretin ahvâlini anlatıyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Muhammed'in nefsi elinde olan o Zât'a yemin olsun ki, Allah'a and olsun ki kıyamet gününde kul gelir."
Ve lehû hasenâtün emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi. "Yüce dağlar emsali haseneleri olduğu halde kıyamet gününde kul gelir."
Dağlar yüksek, sapasağlam duruyor, kum yığını gibi değil. Böyle yerinde sabit duran dağlara râsiyât derler, râsiye derler. Revâsî' diye cem'i gelir.
O yüce, yüksek, yerinde sabit böyle göğsünü germiş, karşında azametle duran dağlar gibi öyle sevaplarla kul kıyamet gününde gelir.
Nereye gelir? Söylenmiyor ama amellerin tartıldığı mizanın başına gelir. Kulun hesabı görülecek.
Yezunnu ennehû seyedhulu bihe'l-cennete. "Sanır ki bu getirdiği dağlar gibi sevaplar sayesinde cennete girecek."
O zanla oraya, mizanın başına gelir.
Neden?
Namaz kılmıştır, oruç tutmuştur, hatim indirmiştir, Kur'an okumuştur, sadaka vermiştir filan filan...
İyi. Öyle umarak oraya gelir.
Sonra ne olur?
Felâ tezâlü mazlimetuhû te'tîhi. "Yapmış olduğu zulüm ve haksızlıkların sahipleri, o zulüm ve haksızlıklara mâruz kalan kimseler, hak sahipleri gelmeye başlarlar."
"Yâ Rabbi! Bu benim hakkımı yemişti. Bu benim kalbimi kırmıştı. Bu bana şöyle etmişti. Bu beni sövmüştü, dövmüştü. Şöyleydi böyleydi..."
Hak sahipleri uğradığı haksızlıktan şikâyet edip hakkını istemeye bu adama gelmeye başlar. Dağlar gibi sevapları var, mizanın başına getirmiş. Gelirler, istemeye başlarlar. Ama o kadar çok işlemiş ki günahı...
Hattâ mâ yebkâ lehû hasenetün. "Herkes hakkını alıp gittikçe bu dağ azalır, azalır, azalır, hiçbir iyiliği kalmaz."
O dağlar gibi sevapların hepsi tükenir de mizana koyulacak bir hasenesi kalmaz adamcağızın, zavallının... Hepsi hak sahipleri tarafından alınır gider.
Ve hattâ yüc'ale aleyhi emsâlü'l-cibâli'r-revâsiyyi. "Kendisinin aleyhine başkasının günahları o sabit, göğsünü germiş yüce dağlar gibi mizanına yığılmış olarak kalır."
Neden? Hasenâtı kalmadığı zaman, hak sahibi bir kimse "Ver hakkımı!" diye geldiği zaman, "Yâ Rabbi! Hakkımı versin, bana zulmetmişti." dediği zaman sevabı yoksa kişinin ne olacak?
Ona "Senin günahından o sevaba kadar denk olacak miktarı buraya bırak." derler. O kendi işlediği günahtan o kadarını bırakır, oraya öyle gider. Hafiflemiş olur. Zaten hasene alsaydı o günahın o kadarını söndürecekti. Hesap öyle denk geliyor. Onun günahı ona yığıldı. Sevabı bitti, bir günah yığıldı. Arkasından bir başka şahıs gelir, o da hak ister. Sevap yok; "Hadi sen de günahı biraz bırak..." O miktarda o da bırakır. Ötekisi de bırakır, ötekisi de bırakır, ötekisi de bırakır... Günahlar bu sefer yığılır. Bu günahları bu adam işlemedi. Ötekiler işledi ama hakkı geçmiş, başkalarının hakkını yemiş, kul hakkı yemiş. Kullara zulmetmiş, hakkını yemiş. O hakkı yenik kimseler gelip istediği için hakkını veremediğinden sevap olarak onların günahları buraya devroluyor. Böylece o kişi dağlar gibi günahlarla baş başa kalıverir.
Ve yü'meru bihî ile'n-nâri. "Bu durum üzerine de kendisi için emrolunur; 'Atın bunu cehenneme!' diye, cehenneme atılır."
Günah işlemedi ama kul hakkı yedi, haksızlık yaptı, mazlimet eyledi, yani zulmeyledi diye bu böyle olur.
Muhterem kardeşlerim! Onun için sen kendin içki içmedin, sen kendin zina etmedin, sen kendin kumar oynamadın, sen kendin şöyle yapmadın, böyle yapmadın ama kul haklarından ne haber? Herkesin hakkına riâyet ediyor musun? Hakları yiyor musun? Aldırmıyor musun? Başkalarının hakkını çiğniyor musun? Başkalarını mânevî yollarla üzüyor musun? Rencide ediyor musun?
Onlara dikkat et çünkü onlar senden gelip... "Boynuzsuz koyun boynuzludan hakkını alacak." deniliyor ya, o günde herkesin birbirinden kaçtığı, ananın babanın evlattan, karının kocanın birbirinden, kardeşlerin birbirinden kaçtığı günde kul hakkı insanı çok zarara uğratır. Zulüm kıyamet gününde zulümât olur. Onun için bunlara çok dikkat etmemiz lazım. İnsanın işlediği sevaplar elinden gidiyor. Başkasına gidiyor. Kendisinin işlememiş olduğu günahlarının veballeri mizanına konuluyor da cehenneme düşüyor.
Onun için Müslümanlık, güzel huy demektir, hakka adalete uymak demektir. Hepimiz birer sivil hâkim olacağız. Hepimiz elimizde terazi, hep hakkı tartacağız, hakkı söyleyeceğiz, hakkı işleyeceğiz. Haksızlığın karşısında duracağız. Haksızlığa bulaşmayacağız. "Yok ben ona gelemem, ben onu yapamam, yok öyle şey!" diyebileceğiz. Öyle dese herkes, ortalık iyi olur. Çok az insan böyle yapıyor. Çok az kimse...
Bizim mahallenin bakkalına gidiyorum:
"Hocam, sabahleyin erken saatte sütçü kasayı getiriyor, bırakıyor. Geliyorum bakıyorum, birkaç şişe gitmiş."
Haramdan korkmuyor, alıyor gidiyor.
Böyle haram-helal diye aramadığı gibi "Bu haramdır." dediğin zaman diyor ki; "Haramsa ver bana, ben yiyeyim." diyor. Kimisi de öyle. "Haram" diyorsun, "Sen yemezsen, ver bana, ben yiyeyim." diyor. Edepsiz yani pervasız...
Vellezî nefsî bi-yedihî lâ yedhulu'l-cennete illâ rahîmun. Kâlu: Küllünâ rahîmun. Kâle: Lâ hattâ yerhame'l-âmmete.
Bu hadîs-i şerîf de merhametle ilgili. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Nefsim elinde olan Zât'a yemin olsun ki cennete ancak merhametliler girecek."
Çok şefkatli, merhametli kullar girecek.
Onun üzerine sahâbe-i kirâm dediler ki;
Küllünâ rahîmun. "Yâ Resûlallah, her birimiz merhametliyiz!"
"Merhametsiz, katı kalpli değiliz, Müslümanız. Hepimiz merhametliyiz."
Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
Lâ. "Hayır." Hattâ yerhame'l-âmmete. "Herkese merhamet etmedikçe olmaz."
Herkes ne demek? Müslüman suçlusu suçsuzu, haklısı haksızı, herkesi sevecek, herkese merhamet edecek. Umuma karşı...
"Ben suçluyu nasıl severim?"
Suçluyu seversin, suçundan kurtarmaya çalışırsın. İnsan olduğunu bilirsin. Senin de zaman zaman istemeye istemeye hatalar yaptığını bilirsin. Onu doğru yola getirmek için çare ararsın. Kusurunu örtersin. Gidersin "kardeşim" dersin, nasihat edersin, politika güdersin.
Bizim bir arkadaşımız;
"Ya filancadan ben neler çektim..." diyor.
"Ne çektin?" dedim.
"Onu yola getirmek için az mı futbol oynadım..." diyor.
"Futbola çok meraklıydı bu" diyor, birisini anlatıyor. "Çok meraklıydı futbola, ben onu futboldan çekip de..." Hocası emretmiş; "Kardeşlerinizi alın getirin, buraya kazandırın, doğru yola getirin." diye. "Bu çok futbol severdi. Ben de onun yanında futbol oynar gibi yaparak, ahbaplığı yaparak yakasına yapışıp tekkeye getirip adam edinceye kadar ne çektim..." diyor.
Politika bu…
Herkese merhamet edeceğiz.
Günahkâra da merhamet edilir mi? Ya ne yapılır? Günahkâra acınmayacak da kime acınacak? Cehennemde çıra gibi yanacak bu adam. Yazık değil mi?
Anası babası, Ali, Veli, Ahmet, Mehmet... Kendisi de Müslüman evladı, bak nerelere gidiyor, yazık... Yanmasın diye acımak gerekmez mi?
Zaten günahkâr bir insanı günahından dolayı ayıplasan olmaz. Günahından dolayı "Vah! Tuh! Yazık! Edepsiz! Arlanmaz! Utanmaz! Allah kahretsin!" Öyle desen o iş senin başına gelmedikçe Allah senin canını almaz. "Ayıplayan kimse ayıpladığı şey burnunda bitmedikçe, başına gelmedikçe Allah onun canını almaz." Bu bir kaide. Onun için kimseyi ayıplamayın. Günahkârı da ayıplamayın.
"E ayıplamayacağız, peki başkasının yanında söylediği zaman?.."
Gıybet olur. "Filanca adam şu günahı işlemiş." Söylemeyeceğiz. Günahını örtmeye çalışacağız. Yutkunacağız, lafı eveleyeceğiz geveleyeceğiz, onun ayıbını ortaya dökmemeye çalışacağız, örteceğiz. Söylersen gıybet olur.
Gıybet denilen şey ne ki zaten? Birisinin bir günahı olacak, ayıbı olacak, onun gıyabında söyleyeceksin. Söylersen gıybet olur.
Razı olursa?
"İyi ki yapmış, oh olmuş yapmış..."
O zaman da yapmadığı halde bu sefer o günaha ortak olur. Razı oldu çünkü… "Ben de olsaydım ben de yapardım, iyi yapmış." deyince hadi günaha ortak oluverir.
O bakımdan günahkârı ayıplayamayız; yasak. Günahkârı çekiştiremeyiz; yasak. Günahkârın günahına razı gelemeyiz; yasak.
Ya ne yapacağız? Elimizde bir ihtimal kalıyor: Acımak, dua etmek, doğru yola çekmeye çalışmak.
Biz böyle olsaydık, böyle hayırlı insanlar olsaydık ne iyi olurdu! Bak camiler dolusu Müslümanlarız...
Bizim Ankara'da Hacı Bayram camiinde bir namaz kılınır; sokaklarda üstünde namaz kılsınlar diye kâğıt satarlar. Caddeler, her taraf insan dolar, caddelerde namaz kılınır. Cami az gelir, avlusu az gelir, caddeler dolar. Bizim fakültede namaz kılınır, mescit dolar, koridorlar dolar, sınıflar dolar; cemaat koca binanın her tarafına yayılır. Cemaat çok.
Bu kadar çok insan, herkes bir düşmüşün elinden tutsa kaldırsa çok iyi olur. Herkes bir kişiyi kurtarsa, bir sene uğraşıp kurtarsa bile bir senede aktif Müslümanın sayısı yüzde yüz artar.
Var mı yüzde yüz kâr eden başka bir iş?
Yüzde yüz artar. İkinci senede onlar da çalışsalar iki misli olacağı için, birinci seneye Müslümanlar yüzde dört yüz olur. Üçüncü senede artık insanın aklı hesaba ermez... Üç senede ortalık düzelir.
Hepimiz çalışacağız.
"Hocam ben elin adamına gideyim de onu doğru yola çekeyim desem dilim dönmez, işi beceremem, aklım yetmez."
Senin aklının yeteceği insan ailendir, çoluk çocuğundur. Onları idare ediyorsun ya. Hanımına söylersin, çoluğuna çocuğuna söylersin, ahbabın olan kimseye söylersin, dostun olan komşuna söylersin; onu çekersin, sen de öyle faydalı olursun. Herkesin bir fayda sağlamak için çalışması lazım. Bu böyle. Damlaya damlaya göl olur. Herkes çalışınca olur.
Şimdi siz hepiniz Müslümansınız, camiye gelmişsiniz, hadis dinliyorsunuz. Asıl bu hadislerin camiye gelmeyen, kahvede olan insanlara gitmesi lazım. Onlar da buraya gelmez, biz de oraya gitmeyiz. Hadi bakalım bir çıkmaz içinde... Ben kahveye gitmem, onlar camiye gelmez.
Peki bu işin çıkış noktası ne? Siz!
Arada onu siz yakalayacaksınız. Hocayı görünce korkar, sakallıyı görünce korkar, ürker, çekinir, "Aman beni Müslüman edecek!" diye ödü patlar. Çekinir, hocadan korkarlar.
Müslüman olmuş çocuğu, anası babası akıl öğretiyor;
"O kadar da Müslüman olma!" diyor.
Ne kadar? Müslümanlık böyle gram gram ölçülecek dozajı, öyle mi?
İnsan ya tam Müslüman olur ya olmaz. "O kadar Müslüman olma!" diyor.
"E nasıl olacağım hacı amca veyahut amca?"
"Eh işte zamanı gelince içki içersin, zamanı gelince ibadet edersin..." Yazıklar olsun senin mantığına! Böyle mantık mı olur?
Öyle diyor. Var böyle diyenler, çok hem de! Bu dışarıda, bu camide değil. Bu camideki bilir ama dışarıdaki insanın kafası bozulmuş, çarpılmış, terazisi oynamış, doğru tartmıyor.
Onun için yavaş yavaş, yumuşaklıkla, kızmadan, darılmadan... Allah razı olsun bazı arkadaşlar, hapse giren kimseleri anlatıyorlar, hapisten kazanmış çıkıyor. Hapiste herkesi tevbe ettirmiş, namaza başlattırmış, cemaatle namaz kılmışlar. Allah sokmuş oraya ki oradakiler faydalansınlar biraz...
Bizim arkadaşlardan bir tanesi Almanya'dan gelirken Bulgaristan'da bir kaza yaptı. Bulgarlar dışarı çıkartmadılar; muhakeme olacak filan diye bir ay, iki ay orada kaldı. Hoca kendisi. Bulgarlar çıkartmıyorlar kaçmasın diye. Ama Allah nasip etmiş, o da orada Ramazan gelince namaz kıldırmış, vaaz etmiş. Oradaki Müslümanlar "Seni bize Allah gönderdi, Allah senden razı olsun!" demişler durmuşlar. Demek ki trafik kazasında başka bir şey var. Yoksa Bulgarlar insanı bir ay tutarlar mı memleketinde? Bir kapıdan girip öbür kapıdan hemen çıkarttırmaya bakıyor. Yan yola sokturtmuyor...
Hâsılı, hepimiz çalışacağız. Çalışırsak iyi olur inşaallah.
Bu hadisi unutmayın. Peygamber Efendimiz;
"Cennete ancak merhametli insan girecek." dedi.
Sahâbe-i kirâm da dediler ki:
"Yâ Resûlallah, hepimiz merhametliyiz!"
"Hayır, umuma karşı, herkese karşı merhametli olmadıkça olmaz!" dedi.
Herkesi seveceğiz. Günahkârıyla, namazlısıyla namazsızıyla, hatalısıyla kusurlusuyla, sana yan bakanıyla beraber hepsini seveceksin. Herkesin hayrını isteyeceksin. Herkese acıyacaksın, merhamet edeceksin.
Neden? Bu eğri yolda giderse cehenneme gider diye.
Öyle olmadığı zaman olmaz.
İmam Gazzâlî hazretleri diyor ki:
"İyi kimseleri arkadaş edin, salih kimselerle arkadaş ol. Kötü insanlarla arkadaş olma." Bunu hep deriz, çocuklarımıza deriz, kendimiz de dikkat ederiz.
Peki iyi kimseyle arkadaş oldum, o iyi kimse sonradan bozuldu, ne yapacağım şimdi? Namaz kılıyordu bıraktı, içki içmezdi içkiye başladı, sapıttı oynattı... Yanlış gidiyor.
Ne yapacağım? İmam Gazzâlî diyor ki:
"İşte senin arkadaşlığının o zaman işlemesi lazım. Sen o arkadaşın yanlış yola gidiyor, ölecek, cehenneme gidecek, cezalara uğrayacak diye onu o yanlışından döndürüp doğru yola getirinceye kadar uğraşacaksın, peşini bırakmayacaksın."
Bizim memleketimizde kapı kapı dolaşıyorlar da Hristiyan mezheplerini telkin ediyorlar.
Geçen gün gazetede vardı, "Benim yuvam yıkıldı." diyor bir baba, "Aman siz dikkat edin!" diyor. "Benim iki çocuğumu elimden aldı, Hristiyan mezhebi, çocuklarım gitti, yuvam yıkıldı." diyor.
Onlar kapı kapı dolaşıyorlar da yuva yıkıyorlar, evlatlarımızı elimizden alıyor; bizim pak inancımızı bıraktırıp bâtıl, saçma sapan puta taptırıyorlar. Onlar öyle çalışıyor, biz çalışmıyoruz.
Bizim hacı dedelere, hacı amcalara bakıyorum; caminin avlusuna oturmuşlar. Bir kasabaya gidiyorum, bir köye gidiyorum; kavak ağacını kesmişler, devrilmiş, üstüne oturmuşlar, kumrular gibi sıra sıra, sıra sıra dizilmişler, oturmuşlar, ellerinde değnek, malayani konuşma...
Ya gir içeriye tesbih çek, Kur'an oku! Veyahut içeri girme, dışarıda dolaş, bir işe yara. Bilgin var, görgün var, sakalın ağarmış, hayatı görmüş geçirmişsin.
Tesiri kalmamış.
Yaşlılar eskiden cemiyetimizin direğiydi. Söz onlarındı. Küçüklere; "Kenarda dur, büyükler varken küçükler konuşmaz!" denilirdi.
Şimdi büyüklere deniliyor ki; "Küçükler varken büyükler konuşmaz, susun." İş tersine döndü. Sakallı hiçbir şeye karışmıyor. O da kaderine razı gelmiş, tamam, büyüklerin sözünü dinleyen yok, o da konuşmuyor. Öyle şey olur mu? Sen babasın, dedesin, amcasın... Müdahale edeceksin, çalışacaksın, hayrı öğretmeye gayret edeceksin, üzerine düşen hizmeti yapmaya çalışacaksın.
Allah-u Teâlâ hazretleri mesuliyetini idrak eyleyip yolunca çalışmayı cümlemize nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.
29.01.1987 -
Peygamber Efendimizin Herakliyusa
20.04.1986 -
Cennette Huriler, Münafıklar,
