20.02.1986 - Takva Üstünlügü, Peygamberimizin Şefaati
18.11.2025
22 dk 15 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne rabbeküm vâhidün ve inne ebâküm vâhidün ve dîneküm vâhidün ve nebiyyeküm vâhidün ve lâ fadle li-'arabiyyin 'alâ 'acemiyyin ve lâ 'acemiyyin 'alâ 'arabiyyin ve lâ ahmera 'alâ esvede ve lâ esvede 'alâ ahmera illâ bi't-takvâ.
Sadaka resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Bu hadîs-i şerîf Ebû Saîd hazretlerinden rivayet olunmuş, İbnü'n-Neccâr'ın kitabında yer alan bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfte buyurmuş ki;
İnne rabbeküm vâhidün. "Muhakkak ki sizin Rabbiniz tektir, birdir." Bir tane, hepimiz Allah-u Teâlâ Hazretlerinin kuluyuz. Rabbimiz Allah-u Teâlâ hazretleri tek! Ve ebâküm vâhidün. "Babalarınız da birdir." Yani âbâekum diye cemî gelmiş ama hemze de var, hemze olmasa daha iyiydi. Ebâküm, Âdem aleyhisselam kastedilerek söylenmiş olurdu ama murat yine o olmuş oluyor. "Babalarınız da birdir." Hepimiz Hz. Âdem aleyhisselam'ın evlatlarıyız, torunlarıyız. Binâenaleyh Hz. Âdem'den, Benî Âdem olarak hepimiz kardeşiz.
Belki âbâekum denmesinin sebebi şu oluyor ki, Nuh aleyhisselam zamanında biliyorsunuz tufan oldu, insanlar helâk oldular. Bir kısmı Nuh aleyhisselam'ın gemisiyle kurtuldular. Ona ikinci Âdem demişler, ondan sonra insanların nesilleri yine onun evlatlarından gelişmiş. Belki bu gibi mülahazalarla âbâekum demiş olabilir. Bu tarzda düşünülecek olursa yine;
"Babalarınızda birdir. Rabbiniz de birdir." Ve dîneküm vâhidün. "Dininiz de aynıdır, birdir." Aynı dinin mensuplarısınız. Ve nebiyyeküm vâhidün. "Ve Peygamberiniz de birdir." Hz. Muhammed aleyhisselam, hepimiz onun ümmetiyiz. O halde;
Ve lâ fadle li-'arabiyyin 'alâ 'acemiyyin. "Arap olanın Acem olana üstünlüğü yoktur." Yani o Arap'tır, Peygamber Efendimiz' in kavmindendir gibi bir üstünlük bahis konusu değil. Hangi bakımdan üstünlük olduğu hadîs-i şerîf'in sonunda gelecek.
Ve lâ 'acemiyyin 'alâ 'arabiyyin. "Acem'in de Arap'a üstünlüğü yoktur."
Efendim bu filanca hükümdar sülalesindendir, şöyle ağadır, böyle zengindir; bu fakirdir…
Ne olursa olsun. Yani Acem'in Arap'a, Arap'ın da Acem'e üstünlüğü yok.
Ve lâ ahmera 'alâ esvede. "Kırmızının siyah üzerine de üstünlüğü yok." Ahmer, "yüzleri kırmızı olan kimseler" esved, "yüzleri kara olan kimseler." Mesela Afrikalı insanlar umumiyetle esmer oluyorlar. Güneş çok olduğundan nesillerine intikal etmiş, yüzleri esmer oluyor. Saçları kıvırcık oluyor. Yani "kırmızı derilinin siyah derili üzerinde üstünlüğü yoktur."
Ve lâ esvede 'alâ ahmera. "Siyahın da kırmızı derili üstüne üstünlüğü yoktur." İllâ bi't-takvâ. "Ancak takva bakımından farklıdır insanlar." Eğer bir üstünlük bahis konusuysa sadece ve sadece takvadadır.
Muhterem kardeşlerim! Esmaî isminde bir alim anlatıyor ki: "Beytullah’taydım, Mescid-i Haram’daydım, bir güzel münacat duydum ki hayran kaldım! Acaba bunun sahibi kimmiş dur bakalım, bu sesin sahibinin yanına gideyim dedim." diyor kendisi. "Gittim bir de baktım ki kıyafetinden, hâlinden Efendimiz' in sülalesinden olduğu belli olan biri, onların giyimleri kuşamları şekillerinden belli, seyyid, Kâbe'nin örtüsüne yapışmış, nasıl güzel münacat ediyor! Ne güzel ibareler ile, nasıl edepli bir kul olarak Rabbine o mübarek mahalde, yapışmış Kâbe'nin örtüsüne, duvarına yanağını dayamış, canı gönülden münacat ediyor; "Yâ Rabbi! Afv-ü mağfiret eyle!" filan gibilerden neler söylüyorsa söylüyor. Beklemiş Esmaî, bittikten sonra yanına yanaşmış;
"Efendim siz Peygamber Efendimiz 'in sülalesindensiniz, üstün insanlarsınız, size ne mutlu! Sizin böyle bir ağlayıp üzülecek, gam çekecek bir haliniz yok ki! Sülalesinden olduğunuza göre yani ne mutlu size! Ne diye böyle üzülüp gam çekiyorsunuz, ağlıyorsunuz!" demiş. [Seyyid de] diyor ki:
"Kimsenin kimseye faydası olmayacak ahir zamanda, kıyamet gününde kimsenin kimseye faydası olmayacak! Ancak takva ehli olan öne geçecek; anaların, babaların, evlatların, karıların, kocaların birbirlerinden çekindiği, kaçtığı, hak istediği bir zaman olacak!" diye soy sopun fayda vermediğine dair güzel ifadede bulunmuş.
Öyledir! Gerçekten de eğer insan takva ehli, Allah'ın sevdiği bir kul, sevdiği sıfatlara sahip ise, güzel ibadet etmesini biliyorsa, zihnini Allah'a güzel kulluğa teksif edebiliyorsa, günahlardan kendini koruyabiliyorsa ne mutlu!
Takva ne demek?
Günahlardan kendini sakınabilmek, korunabilmek demektir. Gözünü haramdan sakınabiliyor musun? Dilini yalandan, dolandan sakınabiliyor musun? Elinle kimseye eza, cefa vermemesini becerebiliyor musun? Herkes seni seviyorlar mı; [yoksa] yaka mı silkiyorlar? Hak mı yiyorsun; yoksa kendin helalinden kazanıp başkalarına yedirip içirip sevap mı kazanıyorsun?
Mesele buradadır yani eğer günahlardan kaçınabiliyorsan istersen rengin kapkara olsun. İstersen yüzün kırmızı olsun, istersen sarı ırktan ol, istersen şu milletten, istersen bu milletten ol, fark etmez. Fark takvadadır! Kim daha güzel kulluk etmek için gayret edebiliyorsa, sakınabiliyorsa ne mutlu!
Takva insanın bembeyaz elbisesini çamura bulamamak için [uğraşmasıdır!]
"Hadi bakalım! Bu çamurlu sel zamanında, mevsiminde, yağmur yağarken bu bembeyaz elbiseyle Ulus'a kadar git bakalım!" desek bir kimseye, "Gidersen, [üzerine hiç çamur sıçratmazsan] mükâfat var, bir milyon lira mükâfat alacaksın!" desek insan nasıl yürür sokakta? Üstüne bir şey sıçratmamaya nasıl vasıta geçerken sakınır, nasıl itina eder!
Muhterem kardeşlerim! Takva da âdeta böyle bir şeydir. Şu bizim iman elbiselerimizi günahlarla kirletmeden, ahir ömrümüze kadar temiz, pak, koruyarak o tarafa temiz gidebilirsek ne mutlu!
Allah-u Teâlâ hazretleri bize yardımcı olsun.
Bu hususta bizim bazı büyük engellerimiz ve düşmanlarımız var! Evet, sakınacağız günahlardan, Allah'tan korkacağız, cehennemden korkacağız ama büyük düşmanlar var.
Düşmanlardan başta geleni nefsimiz! İçimizde kendi nefsimiz; bu kendi nefsimizi yola getirmek çok zor! Bu nefsi, nefis denilen şeyi yola getirmek çok zor! Çünkü ölmez. "Öldürdüm" dersin, "Tamam artık bak hiç kıpırdamıyor, yatırdım, sırtını da mindere yapıştırdım, ben bunu yendim." dersin, arkanı dönersin, yine bakarsın tepene çıkmış! Bu nefis denilen şey öyle bir şey! Çünkü nefis bize Allah tarafından verilmiş bir vasıtadır.
Niçin verilmiş?
Bu vücut korunsun, bu vücut yesin, içsin, aç açık kalmasın, kendisini korusun da ömrün sonuna kadar insan sağlam durabilsin diye vücudun bekçisi o. Onun yemek istemesi, içmek istemesi, uyku istemesi normal. Ama normalini verdin mi fazlasını ister! Daha fazlasını versen, daha fazlasını ister. Yani verince doymaz, verdikçe daha fazlasını ister. Onun o istemesi aslında bizim mayamızın içinde, hamurumuzun içine yoğrulmuş o, yani normal.
Şimdi bir insan düşünün ki hiç acıktığını bilmiyor; birisinin her zaman onun başında durup da onu kollaması lazım. Aman yemeğin vakti geldi, ye şunu. Aman uykunun vakti geldi, yat şuraya.
Bir âlimi anlatıyorlar; "Haydi, uyu artık, uyuma zamanı geldi." deyinceye kadar iki gün, üç gün, dört gün çalışırmış. Yattığı zaman da "Haydi kalk artık, kalkma zamanı geldi." deyinceye kadar yatarmış. Sofraya oturduğu zaman aklı başka yerde mi oluyor nasıl oluyorsa: "Haydi artık, yeter bu kadar." deyinceye kadar yermiş. Önüne yemek koymazsan kaç gün aç dururmuş, yani aklı başka yere gidiyor normal insan olmaktan çıkıyor.
E böyle olsak?
Olmaz! Nefis bizim içimizde bekçi. Nefis bizim bineğimiz. Biz bu bineğe binmişiz, ömür seyahatini onunla sürüyoruz. Gelmişiz, beşikten mezara doğru, dünyadan ahirete doğru bir köprüden geçiyor gibi bu da bizim bineğimiz gibi nefis. Elbette acıkacak, elbette birtakım arzuları olacak; bunlar yasak değil. Yemek yemek günah değil, uyumak günah değil, evlenmek günah değil.
Bilakis, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Nefsüke matiyyetüke ferfak bi-hâ. "Nefsin senin bineğindir, ona mülayim davran." İnsan bindiği atını nasıl besliyorsa, nasıl arpasını veriyorsa, nasıl bakımını yapıyorsa, nasıl nallarını çaktırıyorsa, nasıl tırnaklarını törpülüyorsa, nasıl kaşağılıyorsa, fazla tüylerini temizliyorsa bu nefse de bir tımar lazım. Ama gemi azıya aldırmamak lazım. Şimdi tabii bu devirde yeni kardeşlerimiz atı bilmezler. Eskiler bilirdi, arpası fazla gelince azgınlaşırmış, söz dinlemez olurmuş derler, yani ölçülü vermek lazım. Nefis de böyledir. Nefse istediğini vereceksin, hiç vermesen olmaz [ama azdırmayacaksın.]
Bazıları Peygamber Efendimiz' in zamanında nefislerine hiçbir şey vermek istemediler. Efendimiz onlara razı gelmedi;
"Yoo, öyle şey yok! Ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım ama bakın bazı günler oruç tutuyorum, bazı günler yemek yiyorum, işte evlenmişim; ailelerim, çoluk çocuğum var, gecenin bazı bölümünde uyku uyuyorum, bazı bölümünde kalkıyorum. Benim sünnetime uyun!" dedi.
Demek ki Müslümanlığın en yüksek derecesi nedir?
Peygamber Efendimiz' in sünnetine uymaktır. En güzel derecesi en üstün derecesi odur, söz dinlemektir. Yat dediği yerde yatmaktır, kalk dediği yerde kalkmaktır.
Benim beyzadem, benim şehzadem bütün gece uyumuyor, ibadet ediyor. Maşallah! Dur bakalım nereye varacak iş?
Sabahleyin namaza gelmiyor, olmaz! Olmaz!
Efendim bütün sene oruç tutuyor! Hayır! Mekruh, doğru değil! Savm-ı dehr, "bütün sene oruç tutmak doğru değil."
Ölçü ve söz dinleme esas. Bu nefis de bizim bineğimizdir, bu vücut onunla ayakta duruyor; biz buna gıdasını vereceğiz. Ama ölçülü vereceğiz. Efendimiz ne kadar yiyeceğimizi bildirmiş.
Yani, aşağı yukarı sünnete uygun olarak yemek yemek nasıl olacak?
Açken sofraya oturacaksın, doymadan kalkacaksın; ölçü bu. Daha yemeğe iştahın varken kalkacaksın. Veyahut midenin üçte birini yemekle dolduracaksın, üçte birini suyla dolduracaksın, üçte biri de boş kalacak. "Öldüm, bayıldım, bir lokma daha versen alamam! Tamam, burama geldi!" dersek olmadı! Sünnete uygun doymamışsın demek ki, fazla doyurmuşsun.
Uyku da [öyle]; yatsıdan sonra uyunur ama teheccüd vaktinde kalkmak lazım. Sabah namazında uyanık olmuş olmak lazım, yani uykunun zamanı var. Hatta bu az geliyorsa gündüz uykusunu tavsiye etmiş Efendimiz. Kaylûle denilen "öğleden evvel" uykusunu tavsiye etmiş. Hele öyle yapabilsek hepimiz çok dinç oluruz.
Şimdi ben bazı tanıdıklarıma bakıyorum; sabah erken işe gitti, akşam geldi saçı başı dağılmış, benzi sararmış, gözleri süzgün.
Neden? Çünkü gece uykusu az oldu, gündüz de uyumadı. Halbuki Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor ki öğlenden evvel birazcık uyusun insan. Şöyle birazcık uzansın, o zaman çok dinç olur.
Yani demek istiyorum ki bir kere daha döne döne söyleyeyim, en güzel Müslümanlık Peygamber Efendimiz' in tavsiyelerini can kulağıyla dinleyip, dikkat edip, onu aynen tutmaktır! Uyu dediği yerde uyumak, ye dediği yerde yemek, yeme dediği yerde, oruç tut dediği zamanda orucu tutmak, işi ona göre yapmaktır. Böyle yaparsak ne âlâ!
Kim böyle bu tarzda hareket ederek Allah-u Teâlâ hazretlerinden, günahlardan korkarak, sakınarak yaşayabilirse üstün olan odur.
Efendim bunun mertebesi eksik. Bu [insan] benim dairemde kapıcı, müstahdem. Olsun; takvası fazla, Allah indinde kıymeti senden çok.
Efendim bu fakir, ben zenginim, ben çok hayır yapıyorum, bilmem ne! Ama onun takvası fazla, onun kalbi daha temiz, takvası fazla onun derecesi yüksek.
Hâsılı ne yaşa ne paraya ne tahsile ne diplomaya ne omuzdaki rütbeye ne dünyevî makama bakar.
Neye bakar Allah-u Teâlâ hazretleri? İnsanın kalbine bakar ki kalbi de takva mahallidir.
Rabbimiz bizi takva ehli eylesin. Günahlardan sakınıcı, Rabbimizin rızasını düşünücü, her işimizi O'nun rızasına göre yapıcı insanlar olmak nasip olsun cümlemize.
Şimdi bu hadîs-i şerîften bir bu mana çıkıyor bir de kimseyi hor görmemek mânası çıkıyor. Amerikalılar beyaz ırktan olduğu için zencilere hor bakıyorlar. Kendilerinin kahvehanelerine, okullarına, hastanelerine almıyorlar.
Neden?
Onun rengi siyah. İslâm'da böyle şey yok. Renkten dolayı, ırktan dolayı, cinsten dolayı insanların bazısının yüksek sayılması bazısının alçak sayılması yok! Biz de ona göre hiç kimseye hor bakmayacağız, herkesi kardeş bileceğiz, hele hele takva ehliyse başımızın tacı edeceğiz.
İnne rabbî tebâreke ve te'âlâ hayyaranî beyne hasleteyni en yedhule nısfu ümmetî el-cennete ve beyne'ş-şefâ'ati.
Taberânî İbn Mâlik'ten rivayet etmiş, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Rabbim Tebâreke ve Teâlâ yani Ulu ve yüce Rabbim beni iki iş arasında serbest bıraktı." Hangisini istersen seç diye beni muhayyer bıraktı.
Birisi nedir bu işlerden?
En yedhule nısfu ümmetî el-cennete. "Ümmetimin yarısı cennete girsin." Ümmetinin yarısı cennete girsin, buna razı mısın? Bunun ile Beyne'ş-şefâ'ati. "Şefaat arasında beni muhayyer bıraktı."
"Yâ Muhammed! İstersen ümmetinin yarısı cennete girsin, istersen ben sana şefaat hakkı vereyim, nasıl istersin?" buyurmuş Allah-u Teâlâ hazretleri, muhayyer eylemiş. Burada hadîs-i şerîfte ibare yok ama başka yerden biliyoruz ki Peygamber Efendimiz şefaati tercih etmiş. Yani eğer yarısından daha çok alacağını ümit etmese şefaati tercih etmezdi. Şefaati tercih etmiş ve bir hadîs-i şerîfinden biliyoruz ki;
Şefâ'atî li-ehli'l-kebâiri min ümmetî. "Benim şefaatim ümmetimden büyük günahlar işlemiş olanlara hazır bekliyor, onlara da şefaat edeceğim." diye [söylemiş.]
Demek ki ümmetinden hepsi cennete girecek. Ama cennete girmenin iki şekli var; bir doğrudan doğruya girmek, bir de hatası günahı kadar cehennemde cezasını çektikten sonra yıkanıp temizlenip cennete öyle girmek.
Rabbimiz bizi ilk girenlerle beraber doğrudan doğruya cennete girenlerden eylesin. Efendimiz'in şefaatine nail eylesin. Efendimiz' in komşuluğunu nasip eylesin.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Ben sizi tanıyacağım âhirette."
Nereden tanıyacak? Abdest alırken yıkadığımız azalarımızın nurundan tanıyacak. Yüzü pırıl pırıl, kolları dirseklerine kadar pırıl pırıl, ayakları pırıl pırıl, ışıl ışıl, floresan gibi yanıyor; oradan tanıyacak Peygamber Efendimiz ve havz-ı kevseri başına çağıracak.
Maalesef bazı kimseleri böyle karşılamak üzere uzaktan heveslendiği zaman, melekler onları yoldan çevirecekler. Peygamberimiz de diyecek ki:
"Bırakın onları! Onlar benim ümmetimdir, gelsinler benim yanıma." Bunun üzerine Peygamber Efendimiz' e melekler diyecekler ki, hadîs-i şerîf'lerden öğreniyoruz;
"Yâ Resûlallah! Onlar senden sonra ne hatalar işlediler bir bilsen! O günahlarından dolayı gelemiyorlar yanına." diyecekler.
Rabbimiz bizi havz-ı kevserin başında şöylece buluştursun. Orada da böylece Efendimiz’ in yanında olmayı nasip eylesin.
"Bir adam cennete girdi ve kölesini kendi derecesinden daha yukarıda gördü." Efendiydi kendisi dünyada ama Müslüman, cennetlik. Cennete girdi bir de baktı ki dünyada kendisine hizmet eden kölesi, kendisinden mertebe bakımından cennette daha üstün. Alıştı dünyada; "Ahmet gel, getir, götür, al, temizle, şunu yap, bunu yap!" demeye, şimdi o patron, o efendi; o da cennetlik ama o da iyi insan.
"Bu sefer dedi ki; "Yâ Rabbi! Bu benim kölem, derecesi benden yüksek olmuş?" Ona Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki; Ne'am. "Evet." Cezeytühû bi-'amelihî. "Onun yaptığı amelle mükâfatlandırdım." Ve cezeytüke bi-'amelike. "Sen de yaptığın amelinle bu dereceyi buldun, seni de öyle mükâfatlandırdım."
Buradan anlıyoruz ki zenginlik, fakirlik, ağalık, kölelik önemli değildir. Salih ameli kim daha çok işlemiş o önemlidir. Bu kul daha güzel, daha ihlaslı amel işlemiş, daha takva sahibi, verâ sahibi, hayırlara daha çok koşturmuş, ötekisi az koşturmuş, o aşağıda, berikisi yukarıda.
Rabbimiz ömrümüzü zayi etmemeyi nasip eylesin. Her anımızı ibadet eylesin.
İnsanın her anı ibadet olur mu? Olabilir. Bizim hoca arkadaşlarımızdan birisi, bizim büyük Hocamız rahmetullahi aleyh'in meclisine geldi, kalabalık böyle.
"Hocam işte Medine-i Münevvere' de insan mescitte namaz kılarsa bin misli sevap oluyor, Mekke-i Mükerreme'de Beytullah'da namaz kılarsa yüz bin misli sevap oluyor, bunun gibi sevaplı başka işler var mıdır?" diye sordu, kurnaz, çok sevap kazanacak. Onun için soruyor, tam da mütehassısını buldu diye. Hocamız da hemen;
"Evet vardır." [Dedi,] o da;
"Nedir efendim?" diye sordu, dedi ki [Hocamız];
"İnsan zikrede ede kalbini zikre alıştırır. Kalbi zikri ile ünsiyet peyda eder başlar çalışmaya. Saat gibi tıkır tıkır Allah demeye başlar; gece gündüz uykuda, durakta Allah der. Sonra bu zikir bütün vücuda yayılır. İşte o zaman insan, bir Allah dedi mi hücreleri sayısınca Allah demiş olur. Onun da artık sevabını yazmaya imkân yok."
Biz de tabii bu sözü duyunca, hepimiz bayıldık yani cevabın güzelliğinden. Demek ki insan zikre kendisini alıştırırsa bir hal oluyor ki kalbi daima zikre kalkışıyor bu sefer. Uykuda, uyanıklıkta hep zikredici oluyor.
Olur mu öyle şey? Niye olmasın? Senin kalbin uyurken atmıyor mu? Tık tık, tık tık atmıyor mu, sen uyurken o da uyuyor mu?
Uyumuyor.
İşte onun gibi oluyor. Ben şahsen biliyorum, gördüm ki uyuduğu halde Allah Allah diyor bazı şahıslar. Gördüm yani. Onun için belki başkası anlayamaz ama hem horulduyor uyuyor hem de Allah diyor. Onu biliyorum, gayet iyi biliyorum. O zaman insanın her ânı ibadet olur.
Sonra kestirme bir çare daha vardır. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İnsan camide namazı beklerken namazı beklediği müddetçe namazda sayılır."
Ha demek ki hayırlı bir işe giriştiği zaman insan, bu sefer onun içindeymiş gibi sevap alıyor. Buradan hacca umreye gitmeye kalkıştığı zaman, evinden çıktığı andan itibaren sevabı hızlı hızlı çalışmaya başlıyor, dönünceye kadar. İşte onun gibi insan iyi yol tutturursa, iyi şeylere niyet ederse, iyi şeyleri hedef alırsa sabahtan akşama kadar, o zaman her ânı ibadet olur. Kalbi de çalışan bir kimseyse, şıkır şıkır çalışıyor, içi dışı nur olur onun.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi böyle çok sevaplar almaya muvaffak eylesin.