20.07.1986 - Selam, Sabah Ezanı Vakti, Müslümanı Ezalandırmak

20.07.1986 - Selam, Sabah Ezanı Vakti, Müslümanı Ezalandırmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ te’zenû li-men lâ yebdeu bi’s-selâmi.
Peygamber Efendimiz’in bu ikinci hadis-i şerifi selâmla ilgili.
Lâ te’zenû. “İzin vermeyin.” Li-men lâ yebdeu bi’s-selâmi. “Es-Selâmü aleyküm diye başlamayan kimseye izin vermeyin.”
Nasıl olacak?
Bir insan bir yere geldiği zaman, bir kimseyle karşılaştığı zaman, gelen durana es-selâmü aleyküm, “Allah’ın selâmı senin üzerine olsun.” diyecek.
“Es-Selâmü aleyküm demese; “günaydın” dese, “tünaydın” dese olmaz mı? Arada ne fark var?”
“O Arap’ın selâmı.”
Hayır, o Arapça selâm değil; onun mânası ilâhî, derin. Es-Selâm; “selâmetlik, dünya ve ahirette her türlü gamlardan kederlerden berî olmak, cehenneme düşmemek, Allah’ın azabına ikâbına uğramamak, cennete girmek, -cennet de Dârü’s-Selâm’dır zaten- Allah’ın selâmetine ermek” o mânaları ihtiva eder. Es-Selâmü aleyküm, dua demek. Selâmın dinî bir mânası var.
“‘Allah’a ısmarladık’ demesek hocam, onun yerine ‘bay bay’ desek, ‘hoşça kal’ desek?”
İster “hoşça kal” de, ister “bay bay” de, bunların hiçbirisi “Allah’a ısmarladık” sözünün mânasını karşılamaz.
“Allah’a ısmarladık” ne demek?
“Bizler sizi Allah’ın hıfz-u himâyesine havale ettik, Allah sizleri korusun.” demek. Dua o. “Bay bay”la onun mânası, hiç ilgisi yok ki...
“Sana muvaffakiyetler dilerim.”
“Hocam bırak şu koyu Arapça konuşmasını ya, muvaffakiyet yerine başarı de.
Başarı, “muvaffakiyet” demek değil. Muvaffakiyet; “İnsana Allah’ın tevfîkinin refik olması; Allah’ın onu hayırları işlemeye muvaffak kılması, yardım etmesi” demek. Başarı; doğrudan doğruya bir başarı. Bir hırsız bir bankayı soymaya teşebbüs eder, başarır. Başarı kazandı hırsızlıkta ama o muvaffakiyet değildir. Çünkü muvaffakiyet iyi şeylerde olur.
Bizim “Allah’a ısmarladık”ımızın mânası başkadır, onun “bay bay”ının mânası farklıdır. Bizim es-Selâmü aleyküm’ümüzün mânası kalbimizden imanımızdan gelir fışkırır, başarı da öyle, muvaffakiyetin yerini tutmuyor.
Es-Selâmü aleyküm’ün yerini de lâlettayin bir selâm tutmaz.
“Selâm!” O el niye kalkıyor öyle? Sen Romalı mısın?
“Selâm sana!”
Romalıların selâmı gibi. Çocuklar filmlerde görüyorlar, özeniyorlar.
Bizim selâmımız öyle değil. Bizde elle selâm, başla selâm yok; es-selâmü aleyküm diye güzel, gönülden candan temenni etmek var. Onun için bir kimse bir kimseyle karşılaştı mı es-selâmü aleyküm diyecek. Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah derse sevabı çok olur. Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhû derse daha çok olur.
Demedi; sorduğu soruya cevap vermek zorunda değilsin, içeri girmesine müsaade etmek zorunda değilsin. Peygamber Efendimiz “Müsaade etmeyin.” diyor. “Konuşmasına, sizden bir şey istemesine izin vermeyin.” Herkes İslâm’ı, İslâmî edebi öğrensin diye.
Bu yirminci yüzyılda olur mu olmaz mı?
Bizim arkadaşlardan bir tanesi, doçent, Malezya’ya gitmiş. Kuala Lumpur, oradaki üniversiteye gitmiş.
Üniversitenin rektörü, Kuala Lumpur’daki Malezya Üniversitesi’nin rektörü Londra’dan arkadaşıymış. Öğlen namazını camide üç defa dört defa kılıyormuş. Diyorlarmış ki:
“Niye?”
“Bu çocuklar ben başlarında namaz kıldığımı görmezse namaza alışmazlar ki.” diyormuş. Kılıyor görsünler ki çocuklara heves gelsin.
“Rektörle oturuyoruz. Kapıdan birisi geldi, selâm vermedi. Onu ikaz etti; ‘Önce selâm vereceksin, ondan sonra konuşacaksın. Hadi bakalım selâm ver.’ dedi.” diyor.
Bak ne kadar şuurlu…
Biz kendimizi dünyanın en iyi Müslümanları sanıyoruz ama korkarım tavşanla kaplumbağanın yarışı gibi sonunda en geriye kalacağız da başkaları bizi geçecek. Korkarım Amerika’da İslâmiyet yayılacak da onlar bizi yine geride bırakacaklar, uzay yarışmasında geride bıraktıkları gibi... Bir de bakacaksın ki İslâm’ı da almışlar yürümüşler, gitmişler.
Kıskanmıyoruz, Allah’ın cenneti geniş, herkes cennete girsin. Kıskanmıyoruz ama bizimkiler için üzülüyoruz. Babaları, dedeleri, ecdadı Müslüman; İslâm’ın kadri kıymetini bilmiyor, elden kaçırıyor da cehenneme düşecek duruma geliyor. Amerikalı kelime-i şehadet getiriyor, Müslüman oluyor, dört başı mamur örtünüyor, ondan sonra cenneti kazanıyor.
Bizim hastanelerden birisine bir arkadaşın hanımı, hastalanmış, gitmiş.
“Röntgen çekileceksin.” demişler. Kadın;
“Ben erkeğin karşısında soyunamam.” demiş.
Normal bir arzu. Almanya’da filan söylediğin zaman “peki” diyorlar, bir hemşire getiriyorlar, röntgeni o çekiyor. Röntgendeki [adam];
“Bırak şu yobazlığı ya... Soyun işte! Hiç mi medeniyet görmediniz? Hiç mi Avrupa görmediniz?” demiş, o açılmak istemeyen kadına. Kadın boynunu bükmüş;
“Avrupa görmesi ne demek, ben İngiliz asıllıyım.” demiş.
Arkadaş İngiltere’den evlendi, hanımı Müslüman oldu, dört başı mamur kapalı. Sen tereciye tere mi satıyorsun? Tereciye tere satacak.
Amerika’da Ömer Faruk Abdullah, Müslüman olmuş, üniversitede hoca, profesör. Açmış telefon rehberini, bir Müslümanla telefonlaşayım, randevulaşayım, bana İslâm’ı anlatsın diye Müslüman isimlerini rehberden alfabetik sıradan aramış. Hah, bakmış Mehmet veyahut Ahmet, Mustafa veya filanca diye isim. Hiç tanımıyor. Telefonu çevirmiş, çıkmış karşısına şahıs, İngilizce olarak... Amerikalı, telefon eden Müslüman olmuş Amerikalı. Demiş ki:
“Ben Müslüman oldum, sizin de isminizi rehberden buldum, Müslüman bir kimsesiniz diye. Uygunsa sizinle İslâm konularında konuşmak istiyorum.”
Karşısındaki şahıs;
“Kardeşim hangi yüzyılda yaşıyoruz!..” demiş, çat telefonu kapatmış.
Kaçıyor, aslında kaçıyor. İslâm için söyleyecek bir şeyi yok ki Amerikalı’ ya. Aslında kaçıyor. Sen Amerikalı’ ya anlat, bak ne güzel sana gelmiş, senin dinini kabul etmiş, “Bana bu hususta bilgi ver.” diyor, daha ne istiyorsun? Milyonlar verip de propaganda reklam yapmaya çalışıyoruz, kendimizi başka ülkelere tanıtmaya. Amerika’da lobi kurmaya çalışıyoruz. Kendimizin bir lobisi olsun da şöyle yapalım böyle yapalım... İşte hazır lobi sana, lop diye lobi.
Allah uyanıklık versin.
Kendilerini çok alim sanıyorlar. Karşısındakini de karınca gibi görüyor, bassa ezecek gibi görüyor.
Yahu senin bu karşındaki profesör. Sümüklü adam! Karşındaki profesör; Batı felsefesini biliyor, Doğu felsefesini biliyor, incelemiş, araştırmış, kendisi Amerika’da Hristiyan olarak yaşamış, ondan sonra Müslüman olmuş, neler biliyor! Tabii karşısına çıkamazsın, bir şey söyleyemezsin. Konuşanların şurası hatalı, burası hatalı; rezilini kepazesini çıkartıyor adamlar. İnceledikleri zamaniyi inceliyorlar. Hakkıyla Müslüman oluyorlar. Bizden daha ileri gidiyorlar. Bizden daha temiz oluyorlar. Kelime-i şehadet getirdiği zaman Allah bütün günahlarını affediyor. Bu kadar mağrurluk, bu kadar kibir, bu kadar ucûb olmaz ki, bu kadar kendini beğenmişlik olmaz ki! Gözünü aç biraz, dünyayı gör! Dünyada bir kendisi var sanki... İşte Allah insana gözünü kapattırıyor.
Allah kendi nefsinin hatasını kusurunu görüp de onu düzeltmeyi nasip ederse bir insana, iyidir. Göstermezse fena; o zaman herkesi yanlış yolda sanır. Koca bir cami cemaati yanlış, koca bir ümmet yanlış, koca bir millet yanlış yolda; bu beyzadem kendisi doğru yolda! Adam otobanda yanlış yola girmiş, bütün arabalar bu tarafa geliyor; “Amma yanlış araba süren var ha...” diyormuş. Yahu sen yanlış girdin, ters gidiyorsun, şimdi çarpacak bir tanesi, seni mahvedecek. Bak, bu kadar arabanın böyle gelmesinden biraz aklını kullansana sen, yanlış yolda olduğunu anlasana...
Amerika’dan adam Müslüman oluyor, Hindistan’dan Müslüman oluyor, Japonya’dan Müslüman oluyor, dünyanın her yerinden... Evet, “ekseriyet Müslüman oluyor” diyemeyiz, ekseriyet Müslüman olmaz.
Vemâ ekseru’n-nâsi velev hareste bi-mü’minîn. “Ey Resulüm! Ne çırpınır durursun; insanların çoğu ne kadar uğraşsan ne kadar hırs etsen ne kadar gayret etsen inanmayacaklar.”
Bunların ekserisi cehenneme odun. İnsanların cennete girenleri cehenneme girenlerin yanında bir siyah derili sığırın üzerindeki bir beyaz kıl kadar az. Ekseriyet İslâm’a girmeyecek.
Bütün Amerikalıları Müslüman mı olacak sanıyorsun sen? Olmaz.
Bütün Avrupalılar Müslüman mı olacak? Olmaz.
Ama inceleyen, tahkik eden, tetkik eden profesörü Müslüman oluyor, filozofu Müslüman oluyor. Sen onun yanına bir, iki, üç, dört, beş, altı tane sıfır koyacaksın, o adamın değeri o kadar fazla. Mütefekkir çünkü.
Ama bir mü’minin kıymeti dünyalardan büyük. Amerika’da bir filozof Hristiyanlığı bırakıp da Müslüman oldu mu o bir kişi değil, önüne bir sıfır koy, bir daha koy, bir daha koy, bir daha koy, bir daha koy; bir milyon kişi demek o, bir milyon kişi Müslüman oldu demek. Belki bir milyar Müslüman oldu demek. Çünkü mütefekkir insan. Doğu’yu incelemiş, Batı’yı incelemiş, Hıristiyanlığı incelemiş, mezheplerini incelemiş, Yahudiliği incelemiş, Müslüman olmuş.
Meryem Cemile… Yahudi kızı olarak doğmuş, Amerika’da tahsilini yapmış. Bakmış Yahudilik’ ten bir tat alamamış, Hristiyan mezhebine girmiş. Bakmış Hristiyanlık’ ta bir tat bulamamış, üniversitede felsefe bölümüne girmiş; şu filozofların fikirlerini dinleyeyim de okuyayım da öğreneyim de bari doğruyu hakikati bulayım diye... Filozoflara da bakmış; al birisini vur ötekisine. Her birinin sözü ötekisinin zıddı, birisi öyle demiş, birisi böyle demiş. Ondan da zevk alamamış. İnceleye inceleye, inceleye gelmiş İslâm’ı bulmuş, kelime-i şehadet getirmiş, Müslüman olmuş. Meryem Cemile adını almış, başını örtmüş. Terk-i diyar etmiş, “Bu Amerika’da bu Müslümanlık iyi yaşanmaz.”; yürümüş Pakistan’a, Pakistan’da yaşamaya başlamış.
Bu bir kişi mi? Bu kocaman bir şey, mühim bir şey...
Kaç kişi felsefe tahsili yapar? Kaç kişi üç tane dini inceler? Hristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik. Kaç kişi inceler bu kalabalıklardan?
Herkes sabah işine gidiyor, akşam işinden dönüyor. Amerika’da televizyonun bilmem kaç tane kanalı var, her birini birazcık bir çevirse... Renkli televizyon, tamam afyon gibi onların müptelası... Kim düşünecek?.. O filmi seyret, bu filmi seyret, uykum geldi, yat, sabah işe kalk, git makine gibi çalış, ömrün geçsin gitsin.
Düşünenler kıymetli!
Lâ tüezzin hattâ yestebîne leke’l-fecru hâkezâ ve medde yedeyhi ardan.
Peygamber Efendimiz’ in Bilâl-i Habeşîradıyallahu anh’a, mübareğe tavsiyesi. Diyor ki;
Lâ tüezzin. “Müezzinlik yapma, ezan okuma.”
Ne zaman?
Hattâ yestebîne leke’l-fecru hâkezâ “Fecr-i sadık sana şöyle aşikâr olmadıkça ezan okuma.” diye tavsiye etmiş.
Fecr-i sadık ne demek, onu anlatalım.
Güneş battığı zaman akşam oluyor. Güneşin batışı ile akşam oluyor, diyoruz. Ufuktan battı mı akşam ezanı okuyoruz, akşam namazını kılıyoruz; tamam, akşam oldu.
Yatsı?
Yatsı güneşin battığı yerdeki beyazlık, aydınlık kaybolup gece oraya çökünce yatsının vakti geliyor.
Peki sabah? Her taraf karanlık, sabahın vakti ne zaman başlıyor?
“Takvime bakarız, buluruz.”
Takvim yoksa ne yapacaksın? Her yerde takvim olmaz ki. Gemiden bindin sandala, bir ıssız adaya düştün. Uçak bir kaza yaptı, arızalı bir yere indin. Veyahut öyle bir ülkeye gittin ki oranın takvimi yok. Nereden bileceksin sabahın vaktini?
Sabahın vakti, doğu tarafına baktığın zaman, lacivert koyu gecenin doğu tarafında bir beyazlanma olur, yaygın, ufukta; işte ona “fecir” derler. O beyazlık olduğu zaman sabahın vakti girer, gecenin vakti biter.
Fecir iki tanedir. Birisi fecr-i sadıktır, birisi fecr-i kâzibdir; “yalancı fecir, doğrucu fecir; doğru fecir, yalancı fecir”.
Fecr-i kâzib dediğimiz yalancı fecirde bir aydınlık gibi bir şey oluyor, havada bir projektör çıkar gibi oluyor, biraz sonra o aydınlık kayboluyor, yine orası karanlık. Hakiki fecirde ufukta yaygın bir beyazlık oluyor. Şöyle biliyorsun ki dağların üstünden bak, şurası beyazlanıyor, mavilik gidiyor, beyazlık gelmeye başlıyor; işte tamam, hakiki fecir o.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
“İki fecir vardır, birisi yalancı fecir, birisi hakiki fecir.”
Birinci fecir; yemek yemeye devam etmeye müsaade eder, namazı kıldırtmaz, sabah namazı vakti daha gelmedi. Öteki hakiki fecir; yemek yemeği yasaklar sahurda oruç tutuyorsa insan, yemek yemeği yasaklar ve sabah namazını kılmaya müsaade eder. İşte fecr-i sadık odur.
Onun için Peygamber Efendimiz; “Ufuktan, o taraftan o beyazlık görülmeden, fecr-i sadık görülmeden sabah ezanını okuma.” demiş.
Suudi Arabistan’a gittiğim zaman doğu tarafına bakıyorum; daha kapkaranlıkken okuyorlar. Ama bilmiyorum, nereden görüyorlar o beyazlığı... Kapkaranlıkken daha okuyorlar. Burada Peygamber Efendimiz; “Fecir yatay olarak, aydınlık olarak sana iyice belli olmadıktan sonra ezanı okuma yâ Bilal.” diye söylemiş.
Bu vakitleri ezbere bileceğiz. Takvime bakmadan da bileceğiz. Ramazan’ın başlangıcını, bayramın başlangıcını takvim olmasa da gözleyip bilebileceğiz. Onları öğreneceğiz. Bunlar bizim ibadetlerimizin…
Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yes’elûneke ani’l-ehille kul hiye mevâkîtü li’n-nâsi ve’l-hacci. “Sana hilallerin durumundan soruyorlar Resulüm, onlara de ki: ‘Onlar insanlar için ve hac için zaman ayarlama vasıtalarıdır.’” diyor.
Demek ki zamanları öyle bileceğiz, namaz vakitlerini de bileceğiz. Baktığımız zaman kıbleyi tayin etmeyi bileceğiz. Arazide araban durdu, baktın ki namaz vakti geçiyor, ikindiyi kılacaksın, öğleyi kılacaksın, sabahı yatsıyı kılacaksın, ne tarafa döneceksin? Onları, kıbleyi tayin etmeyi bir Müslüman öğrenecek. “Şurası kıble tarafıdır.” diye tam ters tarafa dönmeyecek. Öğrenmesi lazım.
Lâ tü’zû ibâdallâhi ve lâ tuayyirûhüm velâ tatlubû avrâtihim fe-innehû men talebe avrete ahîhi’l-müslimi taleba’llâhu avretehû hattâ yefdahahû fî beytihî.
Sevban radıyallahu anh’ten bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Lâ tü’zû ibâdallâhi. “Allah’ın kullarını ezalandırmayın.”
Allah’ın Müslüman kullarını sıkıntıya sokmayın, onlara eza vermeyin, onları üzmeyin. Allah’ın Müslüman kullarını ezalandırmayın.
Ve lâ tuayyirûhüm. “Onların kusurlarını da ayıplamayın.”
Müslümanları ezalandırmayın. Dilinizle, fiilinizle, yaptığınız işlerle, amelinizle ezalandırmayın. Onları ayıplamayın da.
“Ayıplamayın” ne demek, izah edeceğim.
Onları kınamayın, ayıplamayın.
“Ve onların açık taraflarını, çıplak taraflarını araştırmayın.”
Perde arkasını, işin gizli taraflarını araştırmayın.
“Çünkü kim bir Müslüman kardeşinin çıplak tarafını, perde arkasını, gizli hallerini araştırırsa Allah da onun gizli taraflarını araştırır, ortaya çıkartır. Evinde bile olsa onun ayıp tarafını, çıplak tarafını ortaya çıkartır.” buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Şimdi biraz izah edelim.
Müslüman Müslümanı ezalandırmayacak. Dili ile aleyhinde konuşmayacak, hakaret etmeyecek, çimdirmeyecek, tekmelemeyecek, yumruklamayacak, saçını çekmeyecek, onun “Ah vah!” etmesine, üzülmesine sebep olacak işleri yapmayacak. Müslümanın Müslümana kanı, canı, malı, ırzı, namusu haramdır. Bunlara zarar veremez.
Bizim zavallı kardeşlerimiz, Allah ıslah etsin; açıyor ağzını yumuyor gözünü, yükleniyor Müslümana... Bir kendisi Müslüman, veryansın ediyor, ezalandırıyor.
Cezasını çeker. Kendisi çeker. Öyle şey yok. Müslümanı ezalandırmak yok.
Sonra ikinci tavsiyesi; “Onları ayıplama.”
Eğer bir kusuru varsa bir Müslümanın, günah işlemişse dua edeceğiz. “Yâ Rabbi! Bu kardeşim şaşırdı, senin rızana uygun olmayan şu işi yaptı, başına ne haller gelecek; koru yâ Rabbi! Affet yâ Rabbi! Islah eyle yâ Rabbi...” diye, ayıbını gördüğü zaman Müslüman Müslümanın ıslahına dua edecek.
Ayıplarsa; “Vay be, vay hacı efendiye bak, neler yaptı, gördün mü? Bir de geçen sene hacca gitmişti, şu yaptığı işlere bak...” Herkese de söylüyor. Ayıbını ortaya döktü, bunun cezası nedir?
Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz ki;
“Kim kimi ayıplarsa o ayıpladığı şeyi kendisi yapmadan Allah onun canını almaz.”
Ceza olarak o ayıpladığı şey onun elinden çıkar. O kötü işe o düşer. O ayıpladığı duruma kendisi takılır, aynı şeyi yapar.
Neden yapar?
Allah celle celâlüh ceza olarak yaptırtır. Ona ceza olarak; “Sen misin Müslümanı ayıplayan; hadi bakalım, düş de aynı duruma, gör bakalım belanı cezanı!” diye ayıpladığı duruma düşürür.
Ne yapacağız? Ayıplamayacağız, dua edeceğiz.
Günah çok kötü bir şeydir, fena bir şeydir. Neden fenadır?
Ayıplarsın, başına gelir. Ayıpladığın şey başına gelir. Razı olursan günaha ortak olursun. “Ben de yapardım, oh iyi yapmış!” dersen sen de günaha girersin. Söylersen gıybetini etmiş olursun; “Ahmet Efendi şöyle yaptı, Mehmet Efendi böyle yaptı...” dersen gıybet olur. Günah çok fena bir şeydir.
Allah günahı yaptırtmasın, günah yapana karşı da bizi uyanık bulundursun. Öyle ayıplamaya, gıybet etmeye, razı gelmeye, o durumlara düşmeyelim.
Ayıplamaya gelmez. Bak burada da Efendimiz buyurdu ki:
“Allah’ın kullarına eza etmeyin ve onları ayıplamayın.”
Ne yapacağız?
Ayıplarını örteceğiz, saklayacağız, düzeltmeye çalışacağız. Sessizce söyleyeceğiz, tenha yerde söyleyeceğiz. Mektup yazacağız, işaretle anlatacağız. Peygamber Efendimiz’ in ve ondan sonra din büyüklerimizin terbiye sistemlerine bakılacak olursa; işaretlerle söylemişlerdir, kibarca söylemişlerdir, isim zikretmeden söylemişlerdir. Başkasının yanında, onu feci duruma düşürmeden söylemişlerdir. Bizim büyüklerimizin usulü böyledir. Siz de ayıplamayın.
Velâ tatlubû avrâtihim. “O Allah’ın kullarının açık taraflarını araştırmayın.”
Avret, “insanın örtülmesi gereken tarafı” demek.
Başka insanlardan sakladığı gizli işlerini, gizli hallerini, kusurlarını araştırmayacaksın. “Ahmet Efendi çıktı gidiyor, nereye gidecek bakalım? Bakalım şu gazinoya girecek mi? Bakalım şu lokantaya girecek mi? Bakalım karısıyla nereye gidiyor?..”
“Bir kusurunu yakalasam, ah ben ona bir yakaladım mı gösteririm...” Kusurunun peşine düşmeyin.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
“Açık taraflarını araştırmayın. Gözünüzü kapayıverin, görmezlikten geliverin.”
Görmeyiverin. “Benim yanımda arkadaşlarımın kusurunu söylemeyin, ben onların kusurlarını bilmeyeyim.” deyin. Bu cemiyet böyle düzelir.
Araştırdıkça... Bu gazetecilerin yaptığı iş... Herkesin, gidiyorlar özel hayatından en gizli şeyini bulup ortaya seriyorlar. “Aa filanca şöyle yapmış, falanca böyle yapmış...” Gazetelerde boy boy resimler, bilmem neler... “Vah! Tüh! Rezalet! Skandal!..” böyle gidiyor.
İslâm’da ne var? İslâm’da ayıbı örtmek var, göstermemek var, saklamak var.
Neden?
“Kim bir Müslüman kardeşinin bir kusurunu örter, göstermez, saklarsa Allah da kıyamet gününde onun kusurlarını örter.”
Açarsa ne olur?
Bu hadis-i şerifte buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
“Kim Müslüman kardeşinin açık saçık tarafını araştırır da gizli sırlarını fâş etmeye gayret ederse Allah da onun açık tarafını araştırır.”
Tabii bulur. Allah’ın araştırmaya ihtiyacı yok; onun ciğerinin köşesini bilir ne zaman ne yapacağını bilir ve evinde bile olsa onu rezil rüsva eder. Evinden dışarı çıkmasa bile evinde rezil rüsva eder.
Onun için kusurları örtücü olacağız.
Kendimiz çok mal mıyız, matah mıyız?
Nasreddin Hoca ata atlamış; öbür taraftan becerememiş, bu taraftan becerememiş; “Ah gençlik ah!..” demiş. Ondan sonra da şöyle etrafına bakınmış, hiç kimse yok; “Ben senin gençliğinde de ne olduğu biliyorum ya...” demiş.
Şaka ama biz kendimizin ne olduğunu herkesten daha iyi biliriz. Onun için başkasına kusur bulmaya bakacağımıza kendi kusurumuza bakalım, onu düzeltelim. Çünkü Allah bizim kusurlarımızı biliyor. Biz o kusurlarımızı düzeltmeye çalışırsak sevap kazanırız. Başkasının kusurlarını görüp de onu skandallarla ortaya dökmeye çalışırsak, demek ki Allah da bizi rezil rüsva edecekmiş. İlâhî kaide böyleymiş.
O halde kusur örtücü, göz yumucu, kusurları bağışlayıcı, insanların hatalarını kapayıcı olacağız. Çünkü bazı şeylerin söylenmesi olmasından daha büyük zarar meydana getirir. Söylememek lazım. Söyleyivermemek lazım. Saklayıvermek lazım. Anlatmamak lazım. Bildirmemek lazım. Bir kimse bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah büyük mükâfatlar verir.
Lâ tü’zîimraetün zevcehâ fi’d-dünyâ illâ kâlet zevcetühû mine’l-hûri’l-iyni: Lâ tü’zîhi kâteleki’llâhu indeki dahîlün yûşiku en yüfârikeki ileynâ.
Bu hadis-i şerif de erkeklerin lehine bir hadis-i şerif.
Bazı erkekler bazı kadınlarla evlenir. Takdir; bir kadın çıkar nasibine ki pabuç kadar dili, çaçaron, huysuz, dünyayı zindan eder, evlendiğine pişman olur. Bazen de aksi olur; melek gibi bir kadın bir ayyaş, bir serseri insana düşer, mahvolur. İkisi olabiliyor.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Bir kadın kocasını, eşini ezalandırmasın, ona eziyet etmesin.”
Adamcağızın dışarıda zaten bin bir türlü işi var, o da başında ayrıca beyin törpüleyip onu ezalandırmasın.
“Eğer böyle yaparsa, o iyi kulsa, salih kulsa, o da onu ezalandırırsa...”
“Bak başkaları karısını kızını yazlığa götürüyor, sen bizi götürmedin. O ona ipekli aldı da sen bize almadın da bilmem ne de...”
“Ya Hanım, kazancım bu kadar, ne yapayım, gücüm yetmiyor...”
Hayır, o boyuna “Şunu da isterim, bunu da isterim... Takı isterim, şunu isterim, bunu isterim...” zorluyor. “İlle şunu yapalım, bunu yapalım...”
Eğer böyle bir huysuz kadın bir salih erkeği böyle zorlarsa, iyi bir insan, Resûlullah’ın yolunda gidiyor, cennet ehli bir adam, karısı ona eza ederse ne olur?
Kâlet zevcetühû mine’l-hûri’l-iyni. “Hurilerden olan zevcesi der ki; ‘Ona eza verme. Allah seninle savaşasıca, ey Allah’ın kendisiyle mukatele edesice kadın! - ‘Ey Allah cezanı veresice!’ diyelim, Türkçe [daha iyi ifade etmek] için.- Onu ezalandırma. O senin yanında bir müddet sığınmış, kalmış, yakında bize gelecek.’”
İnsan dünyada huysuzluk eder de haksızlık ederse gök ehli o mağdur olanın yanında yer alır, ötekisine beddua eder. Bu iş böyledir.
Onun için herkes insafı eline almalı, insafsızlık etmemeli. İki taraflı bu. Bazen öyle oluyor, bazen öyle oluyor. Huysuz bir kadının elinde salih bir adam gariptir, boynu bükük gariptir, fukaracıktır; yazık olur. Huysuz bir adamın elinde sâliha bir hatun gariptir; fukaracık, orada eza cefa çekiyor, Allah sabır versin.
Allah iyilerle karşılaştırsın, iyilerle hayat arkadaşı etsin. Salihi salih ile iyiyi iyi ile bir araya getirsin, ibadetlerini güzelce yapsınlar, Allah’ın yolunda güzelce yürüsünler.
Allah hepinizden razı olsun. Dünyanın ve ahiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarını sizlere ve bizlere ihsan eylesin. Dünyanın ve ahiretin bildiğimiz bilmediğimiz her çeşit şerlerinden sizleri ve bizleri korusun. İki cihanda yüzü ak, alnı açık, mesut bahtiyar olarak hayırlara nail eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
29.03.1987 -
Meftaya Hürmet, Beyaz
