12.11.1993 - Cuma Gününün Faziletleri, Temizlenmek, Camiye Erken Gitmek, Cuma Günü Salavat-ı Şerife Getirmek

12.11.1993 - Cuma Gününün Faziletleri, Temizlenmek, Camiye Erken Gitmek, Cuma Günü Salavat-ı Şerife Getirmek
Bismillahirrahmanirrahim
Bize bahşettiği sonsuz nimetlerinden dolayı Allah’a hamd ü senâlar olsun.
Bu nimetlerin en büyüklerinden birisi de bizim Allah’ın sevdiği, razı olduğu, kabul ettiği, doğru ve güzel, sağlam ve dürüst, İslâm dinine bağlı olmamız, müslüman olmamız, mü’min olmamız. Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu güzel dinden, bu nurlu yoldan, bu imandan ayırmasın. Huzuruna mü’min olarak, mü’min-i kâmiller olarak, salih kullar olarak, tam müslümanlar olarak varmamızı nasip eylesin.
Salât ve selâm önderimiz ve rehberimiz, O’nun bize gönderdiği, âlemlere rahmet olan peygamberi Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem üzerine olsun.
Peygamber Efendimiz seyyidü’l-evvelîn ve’l-âhirîndir; gelmişlerin ve daha sonraki asırlarda geleceklerin, bütün insanların en hayırlısıdır. Eşrefü’l-verâdır ve âlemlerin Rabbi Allahu Teâlâ hazretlerinin habîbidir, habîbullahtır. Allahu Teâlâ hazretleri bizi, onun nurlu yolundan ayırmasın, âhirette ona komşu olmayı cümlemize nasip eylesin.
Değerli Akra dinleyenlerine cuma gününün önemini hatırlatmak istiyorum. Bizim çok kıymetli, alfabetik hadis kitabımız Râmûzü’l-ehâdîs’imizi açalım, oradan cuma günüyle ilgili hadîs-i şerîflere bir göz gezdirelim.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, kendisinden bize rivayet edilen birçok hadîs-i şerîfte cuma gününün en hayırlı gün olduğunu bildiriyor. Bunlardan bir tanesini, mübarek kelimelerini de okuyarak arz etmek istiyorum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki;
إِنَّ يَوْمَ الْجُمُعَةِ سَيِّدُ الْأَيَّامِ وَأَعْظَمُهَا عِنْدَ اللَّهِ وَهُوَ أَعْظَمُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ يَوْمِ الْأَضْحَى وَيَوْمِ الْفِطْرِ.
İnne yevme’l-cumu’ati seyyidü’l-eyyâmi ve a’zamühâ indallâhi ve hüve a’zamü indallâhi min yevmi’l-adhâ ve yevmi’l-fıtr.
Mânası şöyle ki: “Hiç şüphe yok cuma günü günlerin seyyididir, efendisidir, en asilidir, en soylusudur ve Allah katında en büyüğü, en ulusudur. Ve Allah katında Kurban bayramından ve Ramazan bayramından daha büyük değere sahiptir.”
Bu değerli oluşun çok derin sebepleri var. İnsanlığın tarihiyle ilgili, hatta insanlıktan önceki dünyanın, kâinatın yaratılışıyla ilgili hatıraları ihtiva ediyor cuma günü. Âdem aleyhisselam atamızdan başlayan bir özel gün. Ehemmiyeti oralardan kaynaklanıyor. Fakat düşünecek olursak, Allahu Teâlâ hazretlerinin bu güne neden önem verdiğinin tahlilini yapacak olursak, İslâm’ın birlik ve beraberliğe çok önem vermesi dolayısıyla bu günün öne çıktığını da fikren buluyoruz. Müslüman olmuş bir Kanadalı diplomat ve yazar Thomas İrving niçin müslüman olduğunu şöyle anlatıyordu:
“Ben Güneydoğu Asya’da bulundum.” diyordu. Güneydoğu Asya dinler bakımından, inançlar bakımından zengin bir bölge. Budizm, Brahmanizm, Hindistan’ın çeşitli mezhepleri ve inançları var o tarafa tesir etmiş olan. Oraları fethetmiş olan ve oralarda hüküm sürmüş olan müslümanlar var. İrving’in kendisi Kanadalı olduğu için Hristiyanlığı tanımış. Diyor ki: “Ben oradaki diplomatik görevim esnasında bütün dinleri inceleme fırsatı buldum. Bu incelemelerim sonunda İslâm’ın insanlara emrettiği ibadetler bakımından son derece hikmetli, mâkul, akıllı emirler veren, mantıklı, mantığa dayalı ve insanlara faydalı hükümler ihtiva eden bir din olduğunu gördüm. Öteki dinlerden üstünlüğünü, ibadetlerinin hikmetlerle dolu olduğunu gördüğüm için müslüman oldum.”
Bu yönden dinimizin emirlerine ve ibadetlerine baktığımız zaman, Thomas İrving’in çok haklı olduğunu biz de derhal anlarız. Bakın dünyada, senede bir defa müslümanlar hac ve umre dolayısıyla dünyanın her yerinden toplanarak mukaddes belde Mekke-i Mükerreme’ye gidiyorlar ve orada toplanıyorlar. En sıhhatli, en zengin, en üstün zümreden olan insanlar, senede bir Mekke-i Mükerreme’de toplanıyor. Çünkü Allah celle celâluh haccetmeyi müslümanların üzerine farz kılmış. Bu hikmetli ibadet dolayısıyla dünya üzerindeki bütün insanların kardeşliği ve işbirliğini sağlayan bir ortam İslâm tarafından hazırlanmış oluyor.
Bunun gibi bir beldenin insanları da her gün kendileri şahsen Rableri ile kendi aralarında olan ibadetlerini yapacaklardır. Her mü’minin ibadet ehli bir insan olması lazımdır. Namazlarını kılması, zikrini yapması, Kur’ân-ı Kerîm’i okuması, hayır ve hasenâtını yapması, sadaka vermesi gerekir ama her cuma günü müslümanlar bir araya gelmek zorunda. Cuma namazını kılmak, müslümanların erkek olanları için bir vecibe, farz, mecburiyet...
Böylece senede bir defa dünya üzerindeki müslümanların Mekke’de toplandığı gibi, bir belde içindeki müslümanlar da Cuma namazı dolayısıyla camilerde toplanmış oluyorlar. Bu da Thomas İrving’in haklı tercihini gösteriyor. İslâm insanları bir araya getiren, onların birlik ve beraberliğini sağlayan, onları birbirleriyle kaynaştıran hükümleri ihtiva eden, böylece toplumun mutluluğunu, işbirliğini hazırlayan çok güzel hükümler ihtiva ediyor.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ’ya sormuşlar. Biliyoruz Abdullah b. Abbas Peygamber Efendimiz’in yeğeni; sevdiği büyük amcalarından Hz. Abbas’ın oğlu. Genç ve çok zeki, alim bir müslüman. Efendimiz’in hayatını ve hadîs-i şerîflerini o genç zekasıyla yaşamak, görmek, duymak ve anlamak fırsatına ermiş olan, güzel yüzlü, alim sahabi. Ona soruyorlar:
“Günlerin en hayırlısı hangisidir? Ayların en hayırlısı hangisidir? İbadetlerin en hayırlısı hangisidir?” diye. O da hadîs-i şerîfleri, Peygamber Efendimiz’in hayatını, İslâm’ı iyi bilen bir alim olarak günlerin en hayırlısının cuma günü olduğunu; ayların en hayırlısının Ramazan ayı olduğunu, ibadetlerin en hayırlısının da vaktinde kılınan beş vakit namaz olduğunu bildiriyor.
Okumuş olduğum hadîs-i şerîfi anlatmaya devam edelim:
“Allah indinde cuma günü Ramazan ve Kurban bayramından dahi daha kıymetli, sevabı daha büyük, hürmeti daha ulu.”
Hafızamızı ve hatıralarımızı göz önüne getirelim: Ramazan bayramında nasıl güzel bir telaş içine gireriz? En güzel elbiseler giyilir, çocuklar süslenir, evler hazırlanır, tatlılar pişer, müslümanlar sabah namazından sonra bayram namazını kılarlar, birbirlerini ziyarete giderler. Büyükler, kabirler ziyaret edilir. Müslümanlar birbirlerine hediyeler verirler.
Kurban bayramı da Mekke’de hacıların hac vazifelerini yaptığı günler. Ama Mekke’nin dışında, bütün müslümanlar yine o bayramın neşesini yaşarlar. Senede iki defa gördüğümüz bu bayramlar Allah tarafından müslümanlara ikram edilmiş. Fakat Allah’a ne kadar hamd ü senâlar etsek azdır ki Allahu Teâlâ hazretleri bize iki bayramdan ayrı, onlardan sevabı daha da büyük olan, her hafta bir cuma günü ihsan ve ikram etmiştir. O halde bu cumanın da ne kadar büyük bir gün olduğunu, bayram olduğunu hatırlamanın şuuru içinde olmasını bütün müslümanlar için temenni ediyorum.
Cuma namazı müslümanların erkekleri için bir mecburiyet. Müslümanlar cuma günü olup da Cuma saati geldiği zaman işlerini bırakacaklar; minarelerden Hayya ale’s-salâh! diye camilerden nida edildiği zaman, sa’y ederek, koşarak camilere gidecekler. Hatiplerimizin okumuş oldukları hutbeleri dinleyecekler, Cuma namazını kılacaklar.
İslâm’ın haftada bir müslümanlar için bayram olarak bildirdiği günü ortaya koyması ve o günde müslümanların toplanarak ibadet etmesi, hocalarının, alimlerinin minberlerden söylediği sözleri, bilgileri dinlemesi, eğitim bakımından, sosyal hayatın düzene girmesi bakımından ve müslümanların bilinçlenmesi bakımından ne kadar önemli olduğunu derhal takdir edersiniz.
Tabi dinleyicilerimiz arasında muhakkak ki erkekler var, belki otomobilinin içinde radyosunu açmış bizi dinleyen kardeşlerimiz var, belki evinde iş yaparken radyoyu açıp bu bilgileri dinleyen kardeşlerimiz var. Cuma namazı erkeklere farz. Erkeklerin işlerini ona göre ayarlayarak Cuma namazı vakti geldiği zaman camiye gitmeleri ve bu vazifeleri yapmaları boyunlarının borcudur. Fakat cuma gününün fazileti sadece erkeklere mahsus değildir. Kadınlar ve erkekler için cuma günü ve gecesi en kıymetli gündür ve en hayırlı gecedir. O günün ve gecenin güzel bir şekilde istifade edilen, faydalanılan bir şekilde geçirilmesi; o günün feyzinden, bereketinden istifade edilmesi gerekiyor. Müslüman erkeklerin işlerini bırakarak cuma günü Cuma namazına koşmaları lazım! Tabi, Cuma namazına ne kadar erken giderse, erken gidenin daha sonra giden müslümandan daha çok sevap alacağını, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîflerinde bildiriyor.
İstanbulumuz’un medâr-ı iftihârı, mübarek Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri var. Eyüp Sultan semtinde camisi, türbesi olan; Peygamber Efendimiz’i, Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği zaman evinde aylarca misafir etmiş olan Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî hazretleri.
Bu şahsı hepimiz seviyoruz, tanıyoruz. Çünkü inşaallah âhirette cennete o mübarek, o nurlu zâtın bayrağı arkasında, onun önderliğinde gideceğiz. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, ashabı nerede vefat ederse o belde ahalisinin onun izinden cennete gireceğini hadîs-i şerîflerinde bildirmiş. Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri, şu türbesini bildiğimiz, ziyaret ettiğimiz, sevdiğimiz büyüğümüz buyuruyor ki;
قاَ لَ سَمِعْتُ رَسُولَ الله صلي الله عليه وسلم يَقُول مَنِ اغْتَسَلَ يَوْمَ الْجُمُعَةِ وَمَسَّ مِنْ طِيبٍ اِنْ كاَنَ عِنْدَهُ وَلَبِثَ مِنْ أَحْسَنِ ثِياَبِهِ ثُمَّ خَرَجَ حَتَّي يُصَلِّي كاَنَ كَفَّارَةً لِماَ يَيْنَهَا وَ بَيْنَ الْجُمُعَةِ الْاُخْرَي.
Kâle semi’tü resûlallâhi sallallahu aleyhi ve sellem yekûl: Men’iğtesele yevme’l-cumu’ati ve messe min tîbin in kâne indehû ve lebise min ahseni siyâbihî sümme harece hattâ yusalliye kâne keffâreten limâ beynehâ ve beyne’l-cumu’ati’l-uhrâ.
Mânası şu: “Kim cuma günü yıkanırsa.”
Demek ki müslümanlar cuma günü camide dînî bir toplantı yapacakları için Peygamber Efendimiz o müslümanın tepeden tırnağa güzelce yıkanmasını tavsiye buyuruyor. İğtisâl; yukarıdan aşağıya, bir iğne ucu kadar su değmemiş kısım kalmadan güzelce yıkanmak. Türkçe’de buna gusül abdesti almak diyoruz.
“Kim cuma günü gusül abdesti alırsa, hamamda yukarıdan aşağıya tertemiz yıkanırsa.”
Kiri, teri, pis kokusu kalmayacak, maddeten pırıl pırıl olacak. Mânevî bakımdan da ruhu temizlenecek. Bir ibadet yapmış olduğu için rûhî bakımdan da pırıl pırıl, tertemiz, nurlu bir kimse olacak.
Ve messe min tîbin in kâne indehû. “Eğer evinde varsa bir de güzel koku sürmek.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu dünya eşyası içinde sevdiğini bildirdiği şeylerden birisi de güzel kokuydu. Peygamber Efendimiz çok güzel kokular sürerek gezerdi ve gezdiği sokaklarda kokusu kalırdı. Uzaktan, Efendimiz’in oradan geçtiği, geldiği kokusundan anlaşılırdı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisi kokuyu sevdiği gibi, bize de çeşitli vesilelerle o güzel kokuları sürmemizi tavsiye eylemiştir. Cuma gününe giderken de müslümanlar güzel kokuları sürünecekler. Eğer evlerinde güzel koku varsa üzerlerine sürecekler. Hem tertemiz olacaklar hem de başka insanları da mest eden, hoşuna giden güzel kokuları sürmüş olacaklar. Bu da İslâm’ın temizlikle beraber estetiğe, güzelliğe, başkalarını hoşnut ve memnun edecek olan işlere ne kadar değer verdiğini bir bakıma gösteriyor.
Ve lebise min ahseni siyâbihî. “Cuma gününe giderken en güzel elbisesini de giyecek müslüman.”
Çünkü cuma bayram günüdür. Nasıl Ramazan, Kurban bayramında terziye yeni elbise yaptırıyorsak, çarşıdan yeni elbiseler alıyorsak, en güzel tarzda giyiniyorsak cuma günü de öyle giyineceğiz. Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tavsiye ediyor; cuma günü yıkanacağız, en güzel kokuları süreceğiz, en güzel elbiselerimizi giyeceğiz, tertemiz, camiye gideceğiz. Bizim yanımızda oturan bir kimse memnun olacak. Bizden çirkin koku çıkmıyor, giyimimiz tertemiz, üzerimizde güzel kokular var, saçlarımız tertemiz, tırnaklarımız kesilmiş, her bakımdan güzel bir durum üzereyiz. Kendimiz için rûhî bakımdan bir rahatlık ve çevremizdeki insanlar için de bu güzel durum memnuniyet verici bir hâl.
Sümme harece hattâ yusalliye. “Sonra evinden çıkar, namazını kılarsa.” diyor Peygamber Efendimiz.
Güzel kokuları süründü, yıkanmış olarak tertemiz giyindi, sonra camiye giderse.
Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz, camiye yaya gitmeyi tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Uzaktan bineğe, deveye, ata binmesi ve camiye öyle gelmesi mümkün olan kimseye dahi mümkünse yürümesini tavsiye etmiş. Bunun bir sebebi vardır. Çünkü cumaya giden bir erkeğin attığı her adımın kendisine faydası vardır. Her adımda günahı bağışlanır, sevabı artar, derecesi yükselir. Her attığı adımdan dolayı bir sevap kazanır. Onun için yürüyerek gitmesi efdal. Fakat bugün, özel şartlar özel hareket etmeye müsaade eder. İnsan yapabilirse yürüyerek, ağır ağır, dualar ederek, zikir yaparak camiye gitmeli. Ama bu imkânı yoksa bir taksi çevirip, o taksiyle de hızlı bir şekilde gitmek istediği camiye gidebilir.
كاَنَ كَفَّارَةً لِماَ يَيْنَهَا وَ بَيْنَ الْجُمُعَةِ الْاُخْرَي
Kâne keffâreten limâ beynehâ ve beyne’l-cumu’ati’l-uhrâ. “Böyle güzel bir hazırlıkla, bir ibadet şuur ve duygusuyla, tatlı hisler içinde, derûnî hazlar içinde bir müslüman Cuma namazına giderse; bu, öteki cuma ile aradaki günahlarının affolunmasına; istemeyerek, hata ederek veya kendisini tutamayarak yaptığı kusurların, dînî bakımdan günah dediğimiz hataların affına sebep oluyor.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize müjdelemiştir: “Bir namaz, günde kıldığımız beş vakit namaz, bir önceki namaz ile aradaki hataların, günahların silinmesine, bağışlanmasına sebeptir. Cuma namazları, bir önceki cuma ile aradaki hataların, günahların Allah tarafından affedilmesine, bağışlanmasına sebeptir. Ramazan, bir önceki Ramazan’la arada yapılmış olan hataların, günahların affedilmesine sebeptir. Hac ve umre de bir önceki hac ve umre ile arada yapılan hataların, günahların affına sebeptir.”
Demek ki ibadetler bizi hatalardan, günahlardan temizliyor. Bizi Allah’ın sevdiği bir kul hâline getiriyor. Üzerimizde birikmiş olan kusurların silinerek mânevî lekelerin temizlenmesine sebep oluyor.
Onun için aziz ve değerli ve sevgili dinleyicilerim erkek ise ve sorumluluk yaşına gelmişse, dînî vazifeleri yapması kendisine bir mükellefiyet olmuş, büluğa ermiş, âkil ve bâliğ bir müslüman olmuş kimse seve seve bu çok kıymetli ibadeti yapmaya gidecek.
Cumada, Cuma namazının kılınmasından önce, yarım saat 45 dakika kadar devam eden bir hutbe var. Din görevlisi, minber dediğimiz yere çıkıyor. Bütün camide toplanmış olan o muazzam kalabalığa bir konuşma îrâd ediyor. Herkesin bunu dinlemesi gerekiyor. Her cuma günü bir konferans demektir bu modern anlayışla. Her cuma günü bir konferans dinleyerek dininin inceliklerini veyahut o anda, o günde, o ayda, o bölgede, o şehirde, o mahallede oradaki müslümanların, cemaatin yapması gereken görevleri hatırlatan, onlara yön veren, onların dînî hayatlarını tanzim eden bir konuşma, konferans dinliyor. Düşünün böyle bir sosyal düzen, sosyal bir tedbir, eğitim çalışması, insanların, toplumun nasıl intizama girmesine sebep olur.
Onun için, hutbe okumak için minbere çıkmış olan din görevlisinin konuşmasını müslümanların büyük bir dikkatle dinlemesi tavsiye edilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde diyor ki;
“Müslüman Cuma namazına camiye gidecek ama lağv ile meşgul olmayacak.”
Lağv etmeyecek. Lağv etmek demek, lüzumsuz, faydasız bir şeylerle meşgul olmak demektir.
Eskiden camilerde halı yoktu. Mesela, Efendimiz’in Cuma namazını emrettiği zamanda belki caminin zemini, oturulan yer kumluktu veya küçük taşlar vardı. Bu taşları eliyle sürtmek, bunlarla meşgul olmak, ileriye geriye itmek veya dizine, eline yapışmıştır, onları silkelemek, onlarla meşgul olmak dahi lağv etmektir. Buna benzer hareketlerin örneği olsun diye Peygamber Efendimiz bildiriyor. Böyle bir hareket dahi olursa cumanın sevabı kaçacak.
Peygamber Efendimiz bizden ne istiyor?
Cuma namazına gitmemizi istiyor. En güzel şekilde giyinerek, kokular sürünerek, temizlenerek gitmemizi ve pürdikkat cuma hutbesini okuyan din görevlisinin sözlerini dinlememizi istiyor. Elimizi toprağa, çakıllara bile sürtmemizi istemiyor. Başka bir şeyle uğraşmamızı istemiyor.
Hatta yanımızdaki birisi, birisiyle konuşsa da biz, “Konuşmayın, susun! Bakın işte cuma hutbesi okunuyor, konuşmak günahtır!” desek, biz bile yine bu lağv denilen işi yapmış oluyoruz, sevap kaçmış oluyor. Demek ki kimse kimse ile meşgul olmayacak, başka bir iş yapmayacak, konsantre olarak pürdikkat konuşmacıyı dinleyecek. Düşünün böyle bir disiplin içinde din görevlisi Allah’ın emirlerini, Peygamber Efendimiz’in tavsiyelerini cemaate anlatıyor. Cemaat de çıt çıkartmadan dinliyor.
Bu anlatım bana bir sahneyi hatırlattı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in zamanını hatırlattı. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz konuştuğu zaman, sahâbe-i kirâm rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn… Peygamber Efendimiz’in Asr-ı Saadetinde müslüman olmuş, onu tanımış, onun çevresinde olan, etrafındaki müslümanlara sahabi diyoruz.
Sahâbe-i kirâm Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i nasıl dinlermiş?
Tasvir, anlatım, tarif şöyle:
“Sanki başlarının üzerine ürkek bir kuş konmuş” gibi. Sanki kıpırdandıkları zaman bu kuş ürküp kaçacakmış gibi. Bu kuş kaçmasın diye, hiç kıpırdamadan, nefesini bile dikkatle alıp vererek Peygamber Efendimiz’i öyle dinlerlerdi.
Anlıyorum, bir sahabi, Peygamber Efendimiz’in ashabından bir mübarek kişi, Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini bize naklediyor. Başka bir kimse de bir başka hadîs-i şerîf naklediyor. Daha başka bir kimse de... Bakıyoruz, kelimeleri dahi aynı. Rivayetler sapasağlam, birbirleriyle uygun, tetabuk ediyor. Birbirlerinden farkı olmuyor.
Neden?
Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz konuşurken tane tane konuşurdu. Ağzından sözler inci gibi dökülürdü, bütün sözleri anlaşılırdı. Peygamber Efendimiz son derece fesahatli konuşurdu. Fesahatli, doğru ve güzel konuşurdu. Telaffuzu da çok güzeldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Arab’ın efsahı idi, en fesahatli konuşan, en güzel, en beliğ konuşan kişisiydi. Sözleri anlaşılırdı. Üstelik Peygamber Efendimiz sözlerinin hatırda kalması için bazen, eğer önemli ise üç defa aynı sözü tekrar ederdi. Böylece dinleyen kimse de başının üstünde sanki bir kuş konmuş, “Aman ürkmesin, kaçmasın!” diye, hiç kıpırdamadan durup dinliyor gibi, konsantre olmuş bir şekilde dinlerdi. Bunun için bakıyoruz sahâbe-i kirâm Peygamber Efendimiz’in birçok hadîs-i şerîfini kelimesi kelimesine, -bizim tabirlerimizle- noktasıyla, virgülüyle bize nakletmiş.
Neden?
Konsantre olarak dinlediği için.
İşte aynı konsantrasyonu, bütün dikkatini toplayarak dinlemeyi Peygamber Efendimiz bu cuma günü hutbesini dinlemede de bize tavsiye ediyor. Günümüzdeki Cuma namazlarında şöyle göz ucuyla, yine konsantrasyonumuzu bozmadan etrafa bakacak olursanız, bazı üzücü veya komik durumlarla da karşılaşabiliyorsunuz. Cuma namazında hatip minberdeyken, hutbe okurken dinleyen şahıs uyuyor. Hatta horladığı için uyansın diye yanındaki dirseğiyle onu dürtmek zorunda kalıyor.
Bu nedendir?
Peygamber Efendimiz bunu da bildiriyor:
“Cuma hutbesi esnasında uyumak şeytandandır.”
Demek ki kişi uyumamaya da dikkat edecek. Eğer çok rahat oturmaktan dolayı kendisine bir rehavet geliyorsa, o halde daha dikkatli bir şekilde otursun. Diz çökerek, çok rahat olmayan bir şekilde otursun. Ama kendisine uyku gelmesin ve bu sevabı kaçırmasın. Çünkü lağvettiği, boş bir şeyle meşgul olduğu zaman, cumanın sevabını da kaçırmış oluyor.
Kişi Cuma namazına erken gidecek. Hadîs-i şerîflerde sıralama yapılmış: Melekler cuma günü caminin kapısında, ellerinde defterlerle gelenleri beklerler. İlk gelenlere, Cuma namazının kılınmasından çok önceden camiye gelenlere, sanki bir deve kurban etmiş gibi sevap verileceğini Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Biliyorsunuz, deve yedi kurban yerine geçer. Eğer Kurban bayramında kendisine kurban kesmek gerekli, vacip olmuş olan yedi tane insan, tek bir deve alsalar, niyetleri aynı olmak üzere o deveyi kurban etseler, yedi kurban kesmek sevabını almış olurlar. İşte cuma günü de erken giden kimse böylece yedi kurban kesmiş gibi, bir deve kurban etmiş gibi sevap alır.
“Daha sonra gelen, bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Daha sonra gelen bir tavuk kesmiş de bunu fakirlere dağıtmış gibi sevap alır. Daha sonra gelen fakirlere bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır.” diyor Peygamber Efendimiz, sonra da buyuruyor ki hadîs-i şerîfin son cümlesinde;
فَاِذاَ خَرَجَ الْاِماَمُ خَضَرَتِ الْمَلئِكَة يَسْتَمِعُونَ الذِّكْرَ.
Fe-izâ harece’l-imâmü hadarati’l-melâiketü yestemi’ûne’z-zikre. “Artık imam minbere çıktığı, hutbe okumaya başlayacağı zaman, melekler o zaman defteri kapatırlar ve o hatibi dinlemek üzere vaziyetlerini değiştirirler.”
Demek ki hatip hutbeye çıktıktan sonra artık sevabı kalmıyor. Sahabeden birisi Peygamber Efendimiz’e sormuş:
“Yâ Resûlallah! O zaman, hatip minbere çıktıktan sonra camiye gelen bir kimse, Cuma namazının sevabını hiç almamış mı oluyor?”
“Hayır! Cuma namazını kılmış oluyor ama faziletini kaçırmış oluyor.”
Daha önceden gelseydi büyük sevaplar alacaktı. Sevabı kaçırmış oluyor. Görüyoruz ki burada da müslümanın cuma gününde camiye erken gitmesi lazım.
Erken camiye gidildiği zaman ne olabilir?
Eğer bir vaiz dinimizi anlatan bir güzel konuşma yapıyorsa o dinlenir. Eğer vaizden önce gidilmişse Kur’ân-ı Kerîm okunur. Cuma günü geçmişlerimizin ruhları için Yâsîn-i şerîf okuruz. Kehf sûresini okumak on günlük günahın affına sebep olur. Kehf sûresini okuruz, tesbih çekeriz ya da salât ü selâm getiririz.
Salât ü selâm getiririz deyince, bu noktada, hususta da size bir açıklama yapmak istiyorum; Cuma günü salât ü selâm getirmeyi, Peygamber Efendimiz bizlere kendisi tavsiye buyuruyor:
“Cuma gecesi nurlu bir gecedir. Cuma günü nurlu bir gündür. Bu gecede ve bu gündüzde bana salât ü selâmı çok getirin!” diye tavsiye buyuruyor.
Onun için, cuma gününün özelliklerinden birisi de müslümanın Peygamber Efendimiz’e salât ü selâmı çok getirmesidir. Size de tavsiye ediyorum: Fırsatı değerlendirin, cuma gününde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e salât ü selâmı çok söyleyin! Sair günlerde de söylemeniz sevaptır ama cuma gününde özellikle büyük sevabı vardır. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunu tavsiye etmiş.
“Peki ben Peygamber Efendimiz’e: es-Salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Resûlallâh dediğim zaman, yahut da Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed dediğim zaman ya da bir başka salât ü selâm ile salavat getirdiğim zaman ne olur?”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
“Melekler tarafından bana sizin selâm ettiğiniz, salât ü selâm ettiğiniz bildirilir, tebliğ olunur.”
Sahabeden birisi sormuş:
“Yâ Resûlallâh! Hayattayken sana bildirileceğini anlıyorum. Sen vefat ettikten sonra, kabrinde toprak olduktan sonra da mı bildirilir.” deyince Peygamber Efendimiz o şahsa buyurmuş ki:
“Allahu Teâlâ hazretleri yeryüzüne peygamberlerin vücutlarını toprak etmeyi haram kıldı.”
Bir peygamberin mübarek vücudu toprak olmaz, öyle kalır aynen. Bunu bazen sizler de veya içinizdeki büyükler de anlatmışlardır, görmüşsünüzdür, duymuşsunuzdur. Evliyâullahın kabirleri herhangi bir vesileyle açılmışsa görülüyor ki aynen vefat ettiği gibi, bozulmadan duruyor. Evliyânın en büyüğü olan peygamberler de kabirlerinde öylece dururlar.
Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mânevî bir hayat ile hayattadır. Onun için salât ü selâm getirilince, o da salât ü selâmı alıyor. Kendisine salavat getirene, o tebliğ edilen salât ü selâmın karşılığını veriyor.
Burada bir hatıramı size anlatmadan geçemeyeceğim. Gerçek bir olay. Sizi de sanıyorum memnun edecek, duyduğunuz zaman siz de duygulanacaksınız. Bana Almanya’da çalışan bir işçi kardeşim anlatmıştı, kendisinin başından geçen bir olayı, salât ü selâm ile ilgili bir olayı: Bu işçi kardeşimiz Almanya’da bir fabrikada çalışıyor ve çok çalışkan bir kimse. Mesleğinde ilerlemiş, fabrikanın müdürü kendisini seviyor. Para da kazanmış. Para kazanınca bu işçi kardeşimiz, “Benim hacca gitmem lazım!” diye düşünüyor. Hac zamanını tespit ediyor. “Yazın şu aylarda hacca gideceğim!” diye patronu olan Hans’a çıkıyor, diyor ki:
“Ben şu aylarda, bir ay izin almak istiyorum!”
Gideceğim!
“Olmaz!” diyor Hans. “O günlerde çok sıkışık durumdayız. Fabrikamızda mutlaka senin bulunman lazım. Sen de çok önemli bir elemansın. Sana o aylarda müsaade edemem, başka zaman müsaade edeyim, kışın git.”
Diyor ki:
“Hayır, Kışın gidemem izne, bu ayda gitmek zorundayım.”
“O zaman, sana müsaade etmem!” diyor.
“Müsaade etmezsen, ayrılıp gitmek zorundayım.”
“Ayrılırsan işinden olursun, tazminatından olursun, mahrum kalırsın.”
“Mahrum kalsam da gitmek zorundayım.”
“Peki, bu kadar ısrar etmenin sebebi ne?” diyor.
Söylemek istemiyor. Karşısındaki Hans Alman olduğu, gayrimüslim olduğu için söylemek istemiyor bu arkadaşım, kardeşim. Fakat ötekisi ısrar edince diyor ki:
“Benim dînî görevim var, ben müslümanım. Müslüman olduğum için bu aylarda -belli bir zamandadır hac- hacca gitmem lazım! Onun için izin almak zorundayım.”
“Olur. Madem öyle, o halde dînî bir görev olduğundan sana izin vereyim. Artık fabrikanın işlerini de ayarlarız, başka birisini çalıştırırız. Sen git!” diyor.
Bizim işçi kardeşimiz hazırlıkları yapmış kendisinin bana anlattığına göre. Ve vedalaşmak üzere müdürü Hans’ın yanına, patronun yanına girmiş, demiş ki:
“Ben o söylediğim seyahate çıkıyorum, Allah’a ısmarladık! Auf Wiedersehen!” diyorlar Almanlar.
“Peki, güle güle. Muhammed’e benden selam söyle!”demiş Hans, Alman. Bizim kardeşimiz Mekke’ye, Medine’ye gidecek. Mekke’de haccını yapacak, Medine-i Münevvere’de de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i ziyaret edecek. “Muhammed’e selam söyle!” deyince afallamış.
Haccı yapmış. Medine-i Münevvere’ye geldiği zaman, Efendimiz’in Türbe-i Saadeti’ni ziyaret ederken, hatırına gelmiş patronu ve selamı. Gözü kapalı, Peygamber Efendimiz’in türbesinin parmaklıkları karşısında hürmetkâr bir şekilde dururken, içinden demiş ki:
“Yâ Resûlallah! Ben Almanya’dan geliyorum, müdürüm Hans selam söyledi. Gayrimüslimdir ama selam bir emanettir, bu emaneti tebliğ etmem lazım diye düşünüyorum. Bilmiyorum hata mı ediyorum, edebe aykırı mı doğru mu yanlış mı? Yâ Resûlallah Hans’ın sana selamı var!” diyor.
Ziyaretini tamamlıyor, sonra Türkiye’ye geliyor. Türkiye’ye geldiği zaman, daha Almanya’ya gitmeden, -memleketine uğrayacak, akrabasını görecek, ondan sonra Almanya’ya gidecek- Almanya’dan bir telefon geliyor, “Hans müslüman oldu!” diyorlar.
Bu beni çok duygulandırdı, onu da duygulandırmış. Anlatırken o da duygulu olarak anlatmıştı. Ben düşünüyorum, Hans niçin o anda müslüman oldu? Kendi kendime şöyle karar veriyorum ki: Peygamber Efendimiz’e salât ü selâm gönderdiği için Peygamber Efendimiz de mânevî bakımdan onun selamını aldığından, “Sana da selam olsun” diye Hans’a selam edildiğinden Peygamber Efendimiz tarafından, o da selamete eriyor, İslâm’a giriyor, böylece ebedî saadetin yolu kendisine açılmış oluyor.
O bakımdan sevgili dinleyiciler, daha cuma günü hakkında söylenecek o kadar güzel müjdeler, o kadar güzel sözler var ki… Ama hepsini birden söylemek de mümkün değil.
Kısaca, cuma günü bir bayram günüdür. Kadın dinleyicilerim, erkek dinleyicilerim hepsi cuma gününün önemini hiç unutmasınlar. Cuma gününün feyzinden, bereketinden istifade etsinler. Cuma gününün gündüzünü ve gecesini, perşembe akşamından cuma gününe kadarki geceyi, güzel geçirmeye dikkat etsinler. Kur’ân-ı Kerîm okusunlar, zikirle, salât ü selâmla meşgul olsunlar. Geçmişlerinin ruhlarına Yâsînler okusunlar, Fâtihalar göndersinler.
Erkekler mutlaka en güzel şekilde hazırlanarak, müslümanların çok önemli bir ibadeti olan Cuma namazına gitsinler. Hatta erken gitsinler büyük sevap kazanmak için ve pürdikkat, bütün konsantrasyonlarıyla hatibin sözlerini iyice dinlesinler ve onlardan istifade etsinler.
Cuma namazı bittikten sonra da yeryüzüne dağılıp yine Allah’ı düşünerek, Allah’ı zikrederek hayırlı faaliyetlerine devam edebilirler.
Değerli Akradyo dinleyicilerim,
Bu cuma gününüzün sizler için hayırlı ve feyizli olmasını dilerim. Nice böyle mübarek günlere, mânevî bayramlara mutlu ve bahtiyar olarak, sevdiğiniz kimselerle, sıhhat ve afiyet ile ulaşmanızı dilerim. Allah’ın mü’min, sevgili kullarına, iyi ve salih kullarına bahşettiği, vaat ettiği nimetlere, ikramlara, sevaplara hepinizin nâil olmasını dilerim. Dünya ve âhiretiniz mâmur olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizleri iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin sevgili dinleyenlerim.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh.
24.12.1993 -
İlmin ve Alimin
09.12.1993 -
Hamd Etmek, Allaha
